Dağ Güvercini

O zamanlar, hiç olmayacak birine aşık oldum. Kime, biliyor musun? Kantocu Şamram Kelleciyan’a. Platonikti. Emin değildim. Binamın temelindeki taşların oynadığını, bu aşkın beni, hakikatime taşımadığını, oyaladığını, ziyan ettiğini hissediyordum. Gittim, ahvalimi, Leon Hancıyan’a açtım. Keramet hazinesiydi Leon. Bana, “Bırak bu aşk- muhalı,” dedi. “Sen keman çalan birisin, hakikatin aşkına, musikiye yönel.”  Böyle deyince, düşündüm, hevesimi erteledim biraz. Meşke, kemana ve neye vurayım kendimi, dedim. 

O zamanlar İstanbul, cazip bir aşüfte gibiydi. Fingirdiyordu. Yalındı, yamalıydı, rengarenkti. Ben de az değildim. Zamanı gözleyen, anlamaya çalışan göçmen bir kuş gibiydim. Hanlarda kalıyordum. Leon böyle deyince, kemanımı alıp, Yenikapı’daki mevlevihaneye takıldım. Neyzenlerle tanıştım. Bununla kalmadım, kevaşehanelere de takıldım. Her ne kadar Şamram’ı unutmaya çalışsam da, Şamram’a benzer birini arıyordum. Zincirlerini ruhen kırmış, kevaşehanelere düşünce yeniden zincirlenmiş, envaiçeşit dilberlerle ahbap oldum. Akıl ve duygu melaikelerim şenlendi. Amaçlarım, meşgalelerim berraklığını kaybetti, sislendi. Daha önemlisi, Şamram’a olan aşkımla dilimi prangalayan korkum sislendi. Sadeleştim. Sadeliğin hayali ve sadeti zengindir. Otuzuma kadar sürdü bu durum.

Otuzuma geldiğimde, taş plaklar çoğaldı. Kadınların içli seslerine, hayal kırıklıklarına meylettim. Bu durum, dünyanın bahtına taşıdı beni. Kadına has bir acının, zerre zerre parelenip, gök kubbeye yayılması halini hayal ettim sık sık. Bu hayal, keşhanelerle Beyoğlu ve Yenikapı meyhanelerine yöneltti beni. Kırk beşime kadar buralarda ayak işleri gördüm. Şişelere, sarhoş, yaralı hayallere, hatıralara güvenle yaslandım. Sessizleştim. Acı ve ihtiyaç kırıntılarını hatmetmeye çalıştım. Meyin yarattığı hudutsuz hürriyet, inancımı mayıştırdı, sildi. Korkudan dolayı masum bir nefret vardı yüreğimde. İnancım silinince, o da silindi

Kırk beşimde, kaldığım handa, bir meşk anında devlete, Talat ve Enver paşalara galiz küfürler salladığım için jurnallendim. Yatağımın yanında, Nor Lur ile Jamanak gazetesinin birkaç sayısını buldular. Polis, komünist olduğumdan kuşkulandı. Nor Lur’da, “Kapitalizm beşeriyet için felâket âmilidir,” başlıklı bir yazı vardı, onu gösterdi. “Komünist değilim, olsam söylerim,” dedim. “Devlete ve devlet büyüklerine küfretmişsin,” dedi. “Sarhoştum, ettim,” dedim. Samimiyetime inandılar. Her neyse, mahkemeye çıkardılar, ayrı ayrı hakaretten tevkif edildim. Avukatsızdım. Ellime kadar kodeslerde kaldım. Sevdiğini, sevmediğini hacamat eden bir yığın mahkumun içine girdim. Bununla kalmadım, tek tek, her mahkumun iç dünyasına girdim, orada bir yığın iyi duyguyla ve kurban isteyen bir yığın tanrıyla tanıştım. Kodesler, nefsimin hartasını, haritasını biçimlendirdi, bir nice çelebi kişilikleri tanıştırdı benimle.


Tablo: Muzaffer Oruçoğlu
Bunların himmetiyle, kitap merakı aşıladı bana kodesler. Kapaklarını açıp, sayfalarını çevirince, ışığım arttı, karanlığımı ziyadesiyle kaybettim. İç seslerim zenginleşti, dineldi, dinginleşti. Kodeslerde, bir yığın gereksiz, bir yığın da güzel muhabbete katıldım kemanımla. Kumkapılı kemani ve neyzen Kirkor Çulhayan’dan, Serkis Efendi’den, Tatyos’dan, Zekai Dede’den parçalar okudum. Müdür bey, maltada değil, koğuşta çalmam şartıyla kemanımı vermişti. Baba adamdı. Maltada çalmam durumunda, kuşların geleceğinden, kuşları müzik eşliğinde seyreden mahkumların da firar hevesine kapılacaklarından korkuyordu.

Mahkumların sık sık firar rüyaları gördüklerini duymuştu. Bu rüyaların çoğalmasını istemiyordu. Ben hiç firar rüyası görmedim. Ama çok güzel rüyalar gördüm kodeslerde. Bir kadını gördüm, ona âşık oldum. Yıllarca gezinip durdu rüyamda. Ziyaretime geldi, koğuşuma, koynuma bile girdi. Ayrıca, hayatımda hiç görmediğim anamı gördüm bu rüyalarda sık sık. Kurtlar, anam ağladığında, “Maryam! Maryam!” diye  uluyor, anam sustuğunda ise  susuyorlardı. Bu durum, korkuma olan saygımı güçlendiriyor, korkum, güvenlikte tuttuyordu beni. Kodeslere minnettarım velhasıl. Bundandır ki, her sabah uyandığımda kodeslere, en çok da beni oraya sokan küfürlerime şükrederim. 

Tahliye olduktan bir müddet sonra, rüyamda tanışıp sevdiğim kadını aradım. Samimiydim. Bulamadım. Sokak köpekleriyle arkadaş oldum. İzbelere, sefilhanelere takıldım. Dedemin ömür tükettiği bu melceler, beni büyülüyor, çekiyordu. Yaşamı ruhsatsız kılan yerlerdi buralar; kendi üstüne yıkılan, yıkılmakla kalmayan, aynı zamanda yıkan yerlerdi.

Şu anda, 85 yaşındayım ve gördüğün gibi şu sefilhanedeyim. Halimden memnunum. Gencim. Yaşamak, hiçbir zaman ceza halini almadı bende. Yüksüzüm. Öldüğümde, arkamda bırakacağım, bana ait tek bir çöp yoktur; olsa bile hakkımı helal etmem ona. Sıkıntılarım oldu, olmadı değil. Bunlar en çok duygu sıkıntılarıydı. Yıllardır rüyamda gördüğüm, unutamadığım, her an hissettiğim tek bir duyguyla öleceğim. Elinde karne, alnında ekmek damgasıyla benim için didinen, beti benzi solmuş evler arasında onun bunun yükünü taşıyan  o güzelim kadının bende yarattığı duyguyla öleceğim. Rüya kadını da olsa, bu bir sıkıntıdır. Bir gezintidir bu. Sevmek, sevdiğinin iç dünyasında çıplak bir gezintiye çıkmaktan başka nedir ki… Yüreğini mekkare sırtı etmiş, “Tutkunum, gel bin,” demiş; kuyruklara girmiş, beklemiş, eza çekmiş, dik durmuş, dil vermemiş, korumuş, güçlendirmiş dilini. Kavuşmaya çalışmış. Kavuşamamış.

Her neyse o bahse girmeyeyim. Rüyadır diye alay edersin benimle.

Şu kadarını söyleyeyim ki, her canlı doğar, yaşar, ölür. Bunu herkes söyler. Ama, dünyanın da böyle olduğunu çok az insan söyler. Dört buçuk milyar yıl yaşındadır dünya. İnsana benzetirsen, şu anda elli yaşındadır dünya. Yaşlıdır. İki milyar yıl sonra, suyu iliği çekilecek, tek bir canlı dahi kalmayacak dünyada. Gidecek yer de olmadığı için insan soyu, yarattığı tanrılarıyla birlikte, bir varmış bir yokmuşa karışacak. Gidecek yeri olsa ne yazar. ‘Onu kır, bunu sür’le ne kadar yaşayacak. Sonsuza kadar yaşayacak değil ya, bir biçimde yok olacak. Mantığım en az altmış yıl böyle işledi. Onun için iyimser kaldım, çalışmadım. Uzak durdum maldan mülkten. Bir dağ güvercini gibi yaşamanın hayalini kurdum hep.

…………………………………………….
Melbourne, Nisan 2020