Korona


MUZAFFER ORUÇOĞLU
Korona
1. April 2020
Melbourne – Kadınla araya bir buçuk metre mesafe koymuş, maskesini takmış, koltuğa uzanmıştı sırt üstü. Ciğerinde, Behlül Dana gibi ikide bir kabirleri anımsatan, tiyneti belirsiz bir karıncalanma vardı. Bakışlarının ruh ve ışık erozyonuna uğrayarak çatallaştığını, her yutkunuşunun ise, yaşam tutkusuna ağrılı bir delik açtığını hissediyordu. Tüm bunların sebebi ona göre kadındı. Kadını, tilki yüzlü olduğu için, uçan tilki adlı yarasaya benzetiyor, yarasa kılıklı kadınlarla ilişkisinden dolayı, koronayı eve onun soktuğuna inanıyordu. Yaşamı, ölüm kuyruğuna sokan bu kadından kurtulmanın bir yolu yok muydu? Korku ve kuşku kaynağıydı bu kadın.

“Korona virüsü de sonuçta, canlılar aleminin bir parçasıdır”, diye mırıldandı, kendine moral vermek istercesine. “Renkli, vantuzlu bir domdom kurşununu andırıyor. Yemeklerden en çok çiğ ciğeri seviyor; fuzuli illetler geçirmiş, dumanlı, mor ve de serkeş ciğerleri daha çok seviyor.” Sustu. Ciğerlerini dinledi. “Ciğerlerim temizdir. Yine de test olmam gerekiyor.”

Karşı duvarın dibinde, bir boz ayı postunun üzerinde, kendisi gibi et ve yağ yığınını andıran bir kadın uzanmıştı sırtüstü. Koronanın ciğer yiyişi ile adamın çok sevdiği tava, tavuk, sote ve Arnavut ciğerleri yiyişini kıyaslıyordu hayalinde. “Bir ciğerci de sensin”, diyecekti ama sürekli kovulma tehditi altında yaşadığı ve defalarca kovulduğu için diyemedi.

Çatışmama arzusu ile eleştiri arzusunu dengeleyerek, “Ciğercilikte, insan, koronodan daha beterdir”, dedi. “Korona, ciğeri tepeliyor ama kendi türünü tepelemiyor. İnsan hem ciğeri, hem de kendi türünü tepeliyor. Bana öyle geliyor ki, koronanın insan korkusu, insanın korona korkusundan daha güçlüdür.”

Kadının, laf sokuşturarak, sıkıntı ve ölüm korkusunu kronikleştirmek istediğini düşündü adam. 

“Nerden biliyorsun, koronanın insandan bu denli korktuğunu?” diye çıkıştı. Göz kapaklarını araladı. Sol böbreğindeki titreyişi izlerken, karşı duvarda asılı duran av tüfeğine, tilki postuna, yavru keçi kellesine ve tüm bunları sarıp sarmalayan anılara  verdi kendini. “İnsandan korkan hayvan var, korkmayan hayvan var. Bir dağ keçisi, bir tilki, bir vaşak, bir keklik veya bir ayı, insandan korkar. Korona korkmaz.”

“Sen nerden biliyorsun koronanın korkmadığını?”

Adam, kendisine yönelen sorunun hesapçı ve küstah duygularla döllenmiş olduğunu düşündü.

“Kırk beş yıldır avcılık yapıyorum”, dedi. “Hayvan dünyasını benim kadar bilemezsin. Köpek gibi bazı hayvanlarda, insan sevgisi, insanınkinden daha derindir; yılan gibi bazı hayvanlarda da, insan korkusu, ölüm korkusundan derindir.” 

Vurduğu yaralı hayvanların bakışlarıyla kuşatıldı birden. Sırtının terlediğini duyumsadı. Duvardaki keçi kellesine kaydırdı bakışlarını yeniden. Uçurumdan düşüp kara saplanan yaralı keçinin kafasını gövdesinden ayırırken, anasının, diş diş yükselen kayalara tırmanışını ve acılı sesler çıkarışını anımsadı. 

“Uçurum kıyısında vurup yaraladığım şu dağ keçisi yavrusu, üzerine geldiğimi görünce, kendisini uçurumdan aşağı attı. Korku, o anda ölüme ağır bastı. Sen hiç can çekişen bir keçinin, bir vaşağın, bir ayının, bir tilkinin gözlerine baktın mı yakından? Bakmadın. Ama ben yıllarca baktım. O gözlerdeki insan korkusunun, ölüm korkusundan daha güçlü olduğunu defalarca gördüm. O korku, onların yaratılışında var.”

Seyrini, keçi kellesinden, adamın, kendi içinde yarattığı korkuya doğru kaydırdı kadın. “O korku, onların yaratılışında yok”, diye çıkıştı korkuyla. “O korkuyu yaratanlar, onlara saldıranlardır.” 

‘İnsanı anlamadığı için hayvanı da anlayamıyor bu kadın’, diye iç geçirdi. ‘Hep genelleştiriyor, dikine gidiyor. Boşuna bedel ödedim, bayındır hale getirdim. Ömrümü kemirdi sırtlan gibi.’

“Genelleştiriyorsun. Kuzuda insan korkusu var mı? Yok.”

“Duruma bağlıdır bu”, dedi kadın, sakin bir havayla. “Kuzuyu, kuzunun yanında yıkar boğazlarsan, kuzu korkar. Her yıl milyarlarca hayvan öldürülüyor. Bu durumun ürettiği korkuyu hayvanların hissetmediğini mi sanıyorsun? Korona, insandan daha masumdur.”

Kadının eve hem virüs getirdiğini, hem de virüsü, bulaştırdığı kocasından daha masum gördüğünü düşündü adam. 

“O zaman çık sokağa, niye çıkmıyorsun?”

“Haftada bir çıkıyorum ya! Bu, eve yiyecekleri sen getirmiyorsun, ben getiriyorum.”

Koronayı masum ilan eden kadın, şimdi de yaptığı hizmetleri başa kakıyordu.

“Tüm dünyada sekiz milyara yakın insan yaşıyor”, diye sürdürdü kadın. “Korona, bunların 30 binini öldürmüş. Çok mu? Bir yılda en az elli milyar hayvanı öldürenler, neden bu kadar korkuyorlar. Utanç verici bir korku bu.”

“Hem eve virüs getireceksin, hem de virüsü bulaştırdığın adamın korkusunu, utanç verici olarak değerlendireceksin öyle mi! Böylesi bir hayasızlığa daha fazla dayanamam. Defol git, bir daha da gelme! Senin getireceğin yeni koronaların kurbanı olmak istemiyorum.”

Ayı postundan usulca kalktı kadın. Gitmemesi durumunda, adamın zora baş vuracağından korkmuştu. Apış arası fena halde kaşınıyordu. Banyoya girdi. Islak, sabunlu bir bezle silerken, sekiz milyar insanın korkudan kaçıp apış arasına sığındığını aklından geçirdi. Kuruladı, çıktı. Hiçbir şey almadı odalardan.

“Koronayı bu eve getirmiş olsaydım, ilkin ben hastalanırdım”, dedi evi terkederken. “Koronanın değil, hayvanlarda yarattığın korkunun kurbanısın sen.”

Evi arkada bırakıp, birbirini yiyen iç seslerinin ağırlığı altında otobüs durağına yöneldi. Durakta cep telefonunu çıkardı. İlk kocası sınıkçı Ali’den olan oğluna telefon etti, durumu bildirdi. 

“Gelme anne”, diye çıkıştı delikanlı. “Kovsa da ayrılma evden. Kaç kere söyledim sana, o herif birkaç yıl ancak yaşar. Ölünce, ev sana kalacak. Ömür boyu kirada yaşayamam ben.”

“Korkma oğlum”, dedi kadın, titrek bir sesle, duraktaki yaşlı kadını süzerek. “Şimdiye kadar sekiz kere kovdu beni, sekizinde de çağırdı. Yine çağırır.”
1 Nisan 2020
www.toterwinke.at