Öykü } Takvim yaprakları

MUZAFFER ORUÇOĞLU
Öykü } Takvim yaprakları
7. März 2020
Melbourne – Çevrede, filozof şair olarak tanınıyordu. Şiirlerinde, filozofi bir büyü vardı. Belki de başka bir şey vardı. Bilemiyorum. Tını ve çağrışım gücü olmayan her silik sözcük, onun dizelerine girdiğinde büyüleniyor, şaşırtıcı bir yeteneğe kavuşuyordu. Güzel bir kadın değildi. Çirkin de değildi. Kalenderdi.  Davranışlarında dermansız, sade bir ruh vardı. Bana yangındı. Sürekli ilgi üretiyordu benim için. Parçalı bir bilince sahip olduğumu, her parçanın bir diğeriyle didişip, kuşku ve haset üretttiğini ve bu durumun beni ilginç kıldığını söylüyordu. Çevremizdeki akıllı, ipsiz adamlar, hakikat aşkıyla biçimlenmiş bir kadın, hakikatin kadını diyorlardı, onun için. Bana öyle gelmiyordu. Zeminsiz sanıları  vardı. Benim, kendisini bellenmiş duygularla değil, doğal duygularla sevdiğimi sanıyordu. Seviyor muydum? Hangi duygularla seviyordum? Hasis ve hain olduğum için bilemiyorum. Galiba seviyordum. Gönül ahengim güzeldi. İştahım açılmış, eski altın çağına kavuşmuştu arzumanım.

O günlerde,  bir başka kadını da seviyordum. Trieste’liydi. Bir zamanlar, etkisi altında kaldığım fütürist hareketin güçlü olduğu bir yer. Kadını belki de bundan dolayı sevmiştim. Ressam olsaydı, daha çok sevebilirdim. Sevdiğimin ilgi alanı, ilgi alanımdır. İlgi alanını sevmediğim hiçbir kadını sevmem. Tries’telinin başka cevherleri vardı tabi. Hakim ve mahkum dillerle ilgileniyordu. Kuantuma, DNA ve atomik çözünme ayrıntılarına dair, ciddi bir bilgiyle de donanmıştı. Nedendir bilemem, beni en çok sevdiğim kadının güçlü yanı değil, iç çelişkileri ve zayıf yanları ilgilendiriyor. Beni, bunlar var ediyor biraz. Onun da benim gibi birbirlerini var edemeyen, şiddetle tepen, iki zıt zırıltı vardı içinde. Biri ahlaktan, diğeri özgürlükten azade. Aynı anda sarılıyordu bunlara, sevgilisine sarılır gibi. Böyle var etmeye çalışıyordu kendini. Ama var edemiyordu. Biricik trajedisiydi bu onun. Ambulansız, doktorsuz, yaralı bir kazazade gibi, ikisinin ortasında kaldığının farkında değildi. Güzeldi.

O günlerde, eski dostum Gül’den tamamen kopmayı düşünüyordum. Dünyanın mecali, bu iki kadının varlığı ile Gül’ün varlığını, aynı anda kaldıracak durumda değildi. Gül, katmanlı bir cehaletin, çekilmez bir fabrika hayatının dibinden gelmiş, ömrümü yemişti. Nefret etme ihtiyacından dolayı bulmuştu beni. Rahatlaması, bütünlük duygusuna kavuşması için, birinden nefret etmesi gerekiyordu o günlerde. Tabiatım kör olsun, ihtiyacım vardı, kadın bulamıyordum, kurbanı ben oldum. Böyle bir duruma filozoflar ne der? Tinin kör hakimiyeti ya da mağduriyeti, der mi bilemiyorum.

Büyük bir cesaret örneği gösterdim, gittim, her iki olayı da ağırlığı ve darasıyla birlikte açıkladım. Saldırmadı. Ummadığım, hayran kaldığım bir tavır sergiledi Gül. 

 “Kıçı kılçıklı, geçimsiz kadınları bulmuşsundur sen gene,” dedi. “İki diyorsun ama sayıları ikiden fazladır. Ömrüm senin yalanlarını yüzleştirmekle geçti. Ne halin varsa gör. Git, ete göte tamahkarlığının tadını bir kere daha yaşa. Benim o kadınlarla yapacağımı da aklının ucundan geçirme. Ben onlarla yapamam. Onlar, takvim yapraklarıdır, zamanı gelince düşerler takvimden. Sen de duvarda, asılı kalırsın, yapraksız. Eşyalarını topla git. Allah işine faraş versin. Sen yoluna, ben yoluma.”

Tarifsiz bir duyguyla ben bana kaldım. Saygı duydum Güle. Eşyalarımı bavula doldurup, tren istasyonuna gittim. Kıta baştan başa yanıyordu. Duman basmıştı her tarafı. Kangurular, keselerindeki yavrularıyla birlikte ormandan çıkıp, köprü altına sığınmışlardı. Papağan çığlıkları geliyordu karşı tepeden.
www.toterwinkel.at