Mağara

Gönlümde yatan, rahmetlinin güzel kızı Nil ile bir mağarayı mesken tutmaktı ama sansım yaver gitmedi. Gün döndü, rüzgâr tersinden esti, Nil, Ali Kıpti’ye, anası Raziye hanım da bana nasip oldu. O zamanlar, “açlığın ve düşkünlüğün kemirdiği bu mahalleden git, kalbini doğanın diline aç, rahatla,” diyen doktorumu dinlemiş, anıları zengin bir dağın eteğine yerleşmiştim. Gök, yorganım; yer, döşeğim gibiydi. Kelebek ve karınca kolonileriyle birlikte yaşıyordum. Mağaramın zeminine, kuru semer otu ve yaban darısı sermiştim. Yanı başında, çevresini hoş kokulu ıpar yavşanlarıyla yarpuz kümelerinin sardığı bir kaynak suyu vardı. Su, ruh arılığıdır. Sık sık kıyısında oturuyor, karşı kayaları saran şırlağanları ve dağ keçilerini seyrediyordum. İyiydim. Sürekli kendimleydim ve kendimdim. Göçmen kuş kafileleri konuyordu yöreme. Dinliyor, sezinliyor, dünyaya niçin geldiğime ve niçin arasatta kalmış keçiye döndüğüme dair ciddi sorular soruyordum kendime. Bir tomar kitabım vardı. Okuyor, düşünüyor, okuduğuma şükrediyordum. Hayal dünyam renklenmiş, meraklanmıştı. Sağlam bilişsel arzular, arayışlar içindeydim. Bu beni mutlu ediyor, kuşkuya düşürüyor ve fena halde geriyordu. Raziye hanımla birlikte yaşamaya başlayınca, mağaram daraldı; dil vermek, konuşmak zorunda kaldım. İki insanın darlığı çekilmiyor. Beni mağaramdan kasabadaki evime yerleştirmek istiyordu. Yeni bir durumdu bu. Didişmeliydi. Susunca eziliyordum varlık zilletinin altında; konuşunca, hiçliğin karşı durulmaz özgür gücü sarıyordu benliğimi. Kadına âşık değildim. Hayat, alttan alta fısıldamıştı bunu bana. Aşk zaten bana göre değildi. Geçmişimi ziyan etmişti aşk. Âşık olduğum zaman, mala mülke tamah etmiş, küçük düşünmüş, hazin hatalar yapmıştım. Âşık olmadığım normal zamanlarımda ise maldan mülkten elimi eteğimi çekmiş, sadeleşmiş, büyük düşünmüş, küçük ama muhterem işler yapmıştım. 

Raziye hanım, ellisine gelmiş olmasına rağmen, endam olarak otuzunu gösteriyordu. Dişiliğinde dil zenginliği vardı. Ateşine ve hissettirişine hayrandım. Tüm organlarını ve duygularını aşk cephesine cömertçe sürüyor, insana insanlığını hissettiriyordu. Hislerimi öğrendim ondan. Filozofun tersine, insanın, varlığın çobanı değil, sürekli değişen renklerinden biri olduğunu ondan öğrendim. Yaban ördeklerinin yıkandığı dereye iniyor, birlikte suya giriyor, can cana, ten tene fingirdeşiyorduk. Bu durum, doğayı berhudar ediyor, akıl ve zevk sağlığıma iyi geliyordu. Sulu ve bol çiçekli bir arazide yaşamama rağmen uzun yıllar kadın bulamamıştım. Bunu bulduğuma pişman değildim. Varlığımı değil, noksanlığımı tamamlıyordu. Ama, ceremesi ağır bir kadındı. Leğen kemiğimi zorluyordu.

Bir ay sonra, çocukluk arkadaşım, canım ciğerim Ali Kıpti geldi mağaramıza. Gülümsedi, göz kırptı, sordu, soruşturdu. Anlattım. Düşündü. “Güzel bir kadınla güzel bir yerdesin, sanatı bul, sanatın kıçına parmak at,” dedi. “Özgürlüğün nesepsiz çocuğudur sanat. Anasından emdiği süt acıdır, sever seni, şenlendirir mekânını sanat.”

Ali Kıpti iyiydi. Gazeli ince, divanı kalındı. Ömrü, alçaklara, alçaklığın âlâsını öğretmekle geçmişti. Yapması gereken şeylerin sırtına bindiği için hiçbir şey yapamamıştı otuz yıl. Bir yığın şiirin yanında bir yığın şey biliyordu ama zeminsizdi. Zeminini bulması için, bildiklerini iğfal etmeye çalışıyordu. Hayata, bir kum zerreciğinin diğerinden tamamen farklı olduğunu söyleyerek başlamış ama sonunu getirememişti. Karısı Nil’den ayrılmak istiyordu. Nil ile mutluydu. Kalbiyle bakan biriydi Nil. Kasabanın en çok konuşulan endamına sahipti. Gelgelelim ki, bir insanın, bir ömür, kesintisiz mutlu olma hali, ürkütüyordu Ali Kıpti’yi. Nil, ceylan sezgisine girmiş, durumu sezmişti; “bu adam, balık gibi suyun dışını merak ediyor, bir gün karaya atlayacak, atlayınca da ölecek debelene debelene,” diyordu. 

Mağaramıza geldikten birkaç hafta sonra Nil’den ayrıldı. Bizim orada ayrılmak, ayrıldığı insana minnettar olmak değil, lanet okumak anlamına geliyordu. Ali Kıpti’yi, ayrıldığından bir ay sonra, belediye zabıtaları, kasabanın üstü açık lağımında hoşaf kişmişi gibi şişmiş olarak buldular. Gazetenin ilk sayfasında resmi çıkmıştı. Yolsuzluktan içeri atılan ve daha sorguya çıkarılmadan, müteferrikada kalp krizinden ölen devlet başkanlarını andırıyordu. Acıdım. Benden önce öldüğü için de sevindim. Ailesine teslim edildiğinde kokuyordu. Koku, İspirli imam Kamik’e kıblesini kaybettirmiş, cami avlusunu da cemaatten arındırmıştı. 

Ali Kıpti’nin, benden önce ölmüş olmasına sevinmeme rağmen, durumum iyi değildi. Onun hazin ölümü, derinime inmiş, düzenimi sarsmıştı. Her saniye ve her salise, yaşadığımı ve öldüğümü hissediyordum. Ölümle hemhal olmadan, ölüme doğru yürümenin azabıydı bu. Ali Kıpti, beni etkilemiş biriydi. Tavsiyelerini ciddiye almış, okurun içinde yankılanan, orada çiçeklenen, yol olan yazılar yazma hevesine kapılmıştım. O ölünce, dilimin kör kuyusuna düştüm, konuşmaya başladım kendi kendimle. Raziye hanım, dikkatle izlemiş olmalı ki, “ben sana, kendime gelmek için geldim, niye böyle yapıyorsun, Halit?” dedi. Anladım, istemeyerek de olsa, hak verdim tabii. Kendimle saatlerce iç sohbete daldığım için, sessiz bir adam haline geldiğimi sanıyor, dilimi, onun en hassas yerinde, alengirli ve de müptezel sözcüklerle kurduğumu fark edemiyordum. 

Sonbahara doğru, Ali Kıpti’nin mağara perilerini andıran, güzel karısı, benim eski göz ağrım Nil ile yakışıklı kardeşi Sermet geldi. Nil, yaşadığımız ortamı beğendi. İç dünyama işleyen munis bakışlarla halden hale soktu beni, biçimlendirdi. Kadın, biçimlendirmiyorsa, geç gitsin. Biçimlenince terledim tabii. Ustanın biçimlendirdiği her demir terler. Ustanın teridir o. İyi oldu. Gelmiş geçmiş ne kadar sesim varsa, hepsi değişti, içime yayıldı. Halde olmadan, ruh halimden ve kendime ait imkânlardan bağımsız olarak anladım Nil’i. “Bu mağara, tam bana göre,” dedi. Yerinde ve iyi dedi. Dünyam, yumaklandı, büyüdü.

Bizimle altı gün kaldılar. Raziye ile Sermet, altı gün içinde, altı kere dağın ötesine, ceviz toplamaya gittiler. Halvete girmeden, altı gün dinledim Nil’i. Kimyam, formüllerinden kurtuldu. Hafifledim. 

Mağaradan ayrılacaklarının son günü, yani son ceviz toplama günü, dağın ötesinden gelirlerken, ben, bir kayanın dibinde, kadim zaman dervişleri gibi seccademi suya sermiş, üzerinde derin hayallere dalmıştım. Nil, mağaradan şilte almaya gitmişti. Raziye’nin, Sermet’e: “senin, içime yol açan ateşin çok etkilidir, beynime kadar işliyor, düşüncemi ırgalıyor,” dediğini duydum. Ses etmedim. 

İkindiye doğru, gitme hazırlıkları yapılırken Raziye, “ben burada daha fazla yaşayamam, kızımla birlikte kasabaya gidiyorum,” dedi. Nil, gülümsedi, “o zaman siz beraber gidin, anne” dedi, “ben biraz daha kalmak istiyorum. Doyamadım buraya.”
12. Dezember 2019