Habib Hoca

Göz kapaklarını hafif aralayıp, gözlerimin içine, niyetime baktı. Sorumu ciddiye almıyormuş ve gözlerimin içinden, insan gerçekliğinin ötesine bakıyormuş gibi bir hali vardı.

16. Oktober 2019

Habib Hoca, ölen anasının gözbebeği gibi koruduğu, Ishak Şimmes Hindi zamanından kalma, nakışlı, ince bir Süryani keçesine uzanmıştı sırtüstü. Akıl öksürükleri, kaşıntılar, boş hayaller ve miskinlikle geçen yılların yarattığı pelteleşme, dili hariç, tüm varlığına sirayet etmiş, hareketsiz bir duruma düşürmüştü. Sorularımı, bu kez, her nedense, zorlanarak, sitayiş ve sitem yüklü bir sesle yanıtlamaya çalışıyordu. Bakışımı, ağarmış saç yığınıyla sakalının arasında çillenen, buruşan ve küçülen yüzüne dikmiştim. Göz kapaklarını, sorduğum kritik sorunun üzerine indirmiş bir durumda düşündüğü için bekleyemedim daha fazla:

 “Uyuyor musun Habib Hoca? Sorumu duymadın galiba.”

Göz kapaklarını hafif aralayıp, gözlerimin içine, niyetime baktı. Sorumu ciddiye almıyormuş ve gözlerimin içinden, insan gerçekliğinin ötesine bakıyormuş gibi bir hali vardı. Hırdavat dükkanını andıran evinin karanlık köşesinde, dünyayı her gün yıkıp, yeniden kurma çabası içinde olduğunu bildiğim için, ‘yine küçük sorularla meşgul ediyorsun beni,’ diye mırıldanacağından korkuyordum, öyle olmadı. 

“Duydum,” dedi, isteksizce. “Kafayı takma. Savaş Kürde işlemez, kaybedeceği bir şeyi yok çünkü. Savaş mağrur ve haksızsa, kendine karşı işler. Şimdiye kadar, Kürdün üzerine düzenlenen Türk seferlerinin çetelesini titizlikle tuttum. Her savaşta Kürdün yenildiğini ama pes etmediğini gördüm. Bu durum, beni var etti.”

Çetele metele tutmadığını, bu durumun da onu var etmediğini çok iyi biliyorum. Konuşuyor işte. 

“Savaşan ama devlet kurmayı da hiç akıl etmeyen bir halkla karşı karşıyayız,” dedim, gayri ihtiyari.

Göz kapaklarını usulca indirdi, kafasına lök gibi çöken rüzgar uğultusuna daldı. Eksildi çoğaldı. Birkaç dakika bekledim.

“Öyle görünüyor, ama öyle değil,” diye yeniden başladı. “Her Kürt, silahıyla doğar. Kalabalık doğar. Hangi taşı kaldırsan altından bir Kürt çıkar. Fırat’ın ötesinde gezinirken, kazara sıkışsan, uçkur çözüp herhangi bir deliğe çömelsen, kıçın, delikten çıkan namlu deliğiyle karşılaşır. Böyle bir duruma ben devlet derim. Yasasız, firari devlet.”

Acıma, endişelenme, merak etme duygusundan oldukça uzak, özgür, sallapati bir ruhla konuşuyordu. 

“Kürt halkı, kuzeyde harekete geçer, Türk halkı da savaş karşısında memnuniyetsizliğini açığa vurursa, güneydeki savaşın kaderi değişir,” dedim.

Acı acı gülümsedi. Elini, içinde çoğalan, harlanan, derinlik doğuran çelişkilerin gerilimiyle alnına bastırdı. “Halkı geç,” dedi. “Halk, ciddi bir vesiledir ama tefsilattır. Çalışır, yaratır, boyun eğer, ayaklanınca da ayrım yapmadan her şeyi yıkar. Seciyesi belirsiz, kara bir uğultudur halk. Dünyanın her tarafında bu böyledir. Savaş, halkı heyecanlandırır, gazilik, şehitlik derken, kendine doğru çeker. Savaşı, coşkuyla, kahramanlaşma arzusuyla destekler halk. Savaş uzayıp ölüler çoğalmaya başlayınca, şehitler sıradanlaşır, coşku yerini, homurdanışa bırakır. Hele ekmek azalıp, sofra kesata kesmesin, kesti mi, sancılı, habis bir ur haline gelir ve savaş şahinlerini korkutur halk. Halktan nefret ederim ve halkı ziyadesiyle severim. Halk, alçaktır. Gayet iki yüzlü, zalim, merhametli, cömert ve sefildir. Halk, yaratıcıdır maalesef. Vicdan abidesidir. Korkaktır ayrıca, cesur ve işkillidir. Güvenemezsin. Halk sözcüğünü bu odaya sokma.”

Yine sustu. Apış arasını kaşırken, kalçalı kadınları düşündü, esnedi derin derin. Doğanın tanımakta güçlük çektiği, tanıdık bir kokuya teslim oldu oda. Bahçeyi saran gül ve hanımeli rayihası, açık pencereden içeri giremedi. Hoca susunca ben, “halk yıkıcıdır,” diye söze girdim. “Tarihteki tüm devrimler, halkın eseridir.”

İrkildi. Gözlerini devirip, yargı makasına aldı beni. “Gafil olma,” diye homurdandı. “Halkın eseri olan tek bir devrim gösteremezsin bana. Halkın cüzi ve çılgın bir kesiminin eseridir devrim. Halkın yüzde beşi harekete geçer de, yüzde doksan beşi seyirci kalırsa, devrim olur. Bu yüzde beş de devrimin öznesi değil, nesnesidir. Özne, yüzde beşi harekete geçiren, önünde yürüyen, onu sevk ve idare eden seçkin kesimdir.” 

Seçkincilere özgü bir derinlik ve otorite hakimdi sesine. Tüm dünya devrimcilerinin, halk konusunda, baltayı taşa vurduklarını ima ediyor gibiydi. Hamam böcekleri geziniyordu keçenin çevresinde. Tatlı tatlı gevişleniyordu, sobanın yanında yatan oğlak.

“Ben senin gibi düşünmüyorum,” dedim. “Her şeyi yaratan, en başta da tarihi yapıp eden halktır. Cehaletine rağmen, güçlü bir sağ duyuya, vicdana ve yaratıcı dehaya sahiptir.”

“Ben senin yerinde olsam, dalkavuklar gibi konuşmam,” diye mırıldandı. “Halkın yaratıcılığını anlat, eyvallah bunu dinlerim ama tarih yapıcılığını bana değil, külahıma anlat. Her şeye, alışkanlığının, en başta da kendi köleliğine alışkanlığının, inancının, kısa vadeli çıkarının penceresinden bakar, halk. Gerçeği görür mü? Görür. Ama inancının penceresinden gördüğünü esas alır. Buna rağmen taktir ederim, gerçekle ilişkisini kesmez çünkü. Vicdanını ve sağ duyusunu bu ilişkiyle canlı tutar, narinleştirir. Halkı zevkle dinlerim. Halk beni güldürür, düşündürür, çoğaltır, yaşam sevincine taşır. Ben, asker bir aileden gelmeyim. Kürt bir baba ile Süryani bir anadan türemeyim.”

“Asker aileler, halkın gerçek ve derin dünyasından uzaktırlar. Hikayesizdirler.”

“Askerden ne anlıyorsun sen?” diye kafasını hafifçe kaldırdı. “Asker her şeyden önce, üniformalı halktır. Halkın gerçek dünyası, kendini en çok, askerlik alanında açığa vurur. Ömrüm, o alana dair hikayeleri dinlemekle geçti. Ak sakallı bir Beko usta vardı. İnce taş işçisiydi. Duygusunu sezinlediği her taşı ciddiye alan, ona biçim ve duygu veren bir insandı. Midyatlı Memo’nun, Yemen hikayelerini hep ondan dinlemişimdir. Memo, Arap asilerine karşı tepeleme hareketine giren Daltaban Ali Paşa’nın kolordusundaymış. Muharebe esnasında, paşanın korkudan kılıcının kınına işediğini, sidiğin, kının ucundan damla damla, paşanın çizmesine aktığını görür. Gelgelelim ki, gördüğüne inanmaz Memo. Bu durumu, paşanın kılıcından kan damladığına ve muharebeyi kazanıp, gazilik mertebesine nail olduğuna yorar. Bu inanç tüm orduya yayılır. Paşanın kulağına gider, o da inanır. Çocukluğumda duyduğum bu hikaye hiçbir zaman terk etmedi beni. Yine Yemen’de, çöle mevzilenen taburu, Zeydiler defalarca basar. Barınakları, sahra çadırları tahrip olur, yanar. Bir çukur kazarlar, kokmasınlar diye, ölen askerlerle, at ve katırları, ayrım yapmadan birlikte gömerler. Gömülen yere de şehitlik diye bir lehva dikerler. Aylı bir gecede Memo, nöbetteyken, mülazımın çadırından çıktığını, yarı yarıya yanmış bir direğin dibinde hacetini gördükten sonra, kıçını, alay sancağının yanmış parçalarından biriyle sildiğini görür, bunu arkadaşlarına söyleyince, haber bölüğe yayılır, bölük, ‘peygamber ocağında böyle bir şey olmaz,’ diye Memo’yu linç edercesine döver, mülazıma da Sancaklı lakabını takar. Çocukluğumda duyduğum bu hikaye de hiçbir zaman terketmedi beni. Yine Memo, bir kol ağasının, tam sınır çizgisi üzerinde, bir kadını altına aldığını görür. Gidip, bir başka kol ağasına, ‘kanımızla çizdiğimiz mübarek bir sınır üzerinde bu yapılır mı kumandanım,’ deyince, kolağası, ‘peygamber ocağında böyle bir şey olmaz,’ diye döver, nezarete atar Memo’yu.”

Anlattıkları, canlandırmış gibiydi hocayı. Susmaz, anlatır gayri, diye düşünürken, birden sustu. Sakallı çenesini kaşımaya başladı. Dışardan gelen papağan sohbetine kaydı dikkatim.

“Benim  bildiğim halk budur,” diye yeniden başladı. “Bundan dolayıdır ki halkı ziyadesiyle severim. Yıllar önce bu hikayeleri Coburg’da bir Türk kahvesinde anlattım. Gece çıkarken milliyetçi bir grup peşime takıldı. Munro St. ile Sydney Road’ın kesiştiği yerde yakalayıp, hacamat ettiler beni. Ağzım burnum kanadı. “Türk müsün lan?” dediler. Öldüreceklerinden korktum, Kürt ve Süryani olduğum halde, “Sapına kadar, Türküm,” dedim, bununla kalmadım, “Türk milletine de sapına kadar bağlıyım,” diye de ekledim. Tazı bacaklı, yumruğu sert bir herif vardı, “Ulan pezevenk,” dedi, “öyle şeyler anlatıyorsun ki, ortada bağlanacak bir millet kalmıyor.”