KHATU ZEEN

 KHATU ZEEN

Kocası ölüm döşeğindeyken, “Çocuklarımı nasıl geçindireceğim,” diye düşünüp duruyordu. Cesedi toprağa verdikten sonra kenti bir baştan bir başa gezmeyi akıl etti. Kent ona yoksul ve yalnız bir kadının ekmeğini nasıl kazanabileceğine dair bir fikir verebilirdi.
Akşamdan çocuklarına “aşê tirş” hazırladı. Kenti gezip geleceğini, merak etmemelerini söyledi. Yorganını üzerine çekti. Şehri örten karanlığı, içine almış gibi karamsarlaştı. Yitik seslerini, korku, kuşku ve endişelerini dinledi. Rüyası onu, gençliğinin dağlarına, Zağroslara götürdü. Dağlar balçıktandı ve güneşte fırınlanmış gibi parlıyorlardı. Akasya, ceviz ve meşe kümelerinin dibinde dinlenen leoparlar, ceylanlar, dağ keçileri, yaban koyunları ve domuzları da balçıktandı. Saldırmıyorlardı birbirlerine. Nasıl olduysa, gelin tülü gibi ince bir sis çöktü birden. Balçık hayvanlar canlandı. Vadinin derinliğinden dağın zirvesine doğru, birinin damı diğerinin avlusunu oluşturacak şekilde basamak basamak yükselen taş evler de canlandı. Rengarenk çaputların bezediği yeşil kubbeli mezarında Pir Şalyar çıktı. Tüm hayvanları ve taş evleri, etrafında toplayarak geldi, Khatu Zeen’in karşısına dikildi. Sol elinde ceviz ve buğdaydan yapılmış, güneş renkli bir ekmek vardı. ‘Akıl ve hesap kadınısın, bu ekmeğe iyi bak,’ diye mırıldandı. ‘Bu ekmeğin anası topraktır. Çocuklarının rızkını toprakta ara.’
Uyandığında terlemişti. Sırtını duvara dayadı. Anlamanın beylik yollarını izleyerek anlamaya ve yorumlamaya çalıştı rüyasını. Anlayamadı. Sokaktaki ayrıntının endişesine kaydı dikkati. Kuş öttü. Kedi, kapı aralığında belirdi, yaşamın mahrumiyetini tümüyle bakış açısına aldı, açıyı küçülttü, olmayana baktı. Işık pencereden yerde uyuyan çocukların çıplak ayaklarına doğru taştı. Ayaklar camlaştı, ayna gibi içine aldı kadının iç ağırlığını.
Kalktı. Çocukların yorganını düzeltti. Azığını kocasından kendisine yadigar kalan deri torbasına koydu. Sütle ıslanmış bir parça ekmek verdi kediye. Evin havasız loş karanlığı ve dertleriyle birlikte dışarı attı adımını. Sokağın pejmürde halini, yalın ama kavranması zor seslerini, sürekli geriye dönüşler yapan düşünme tarzını tarzına katarak yürümeye koyuldu. Ne tür bir iş bulmalıydı? Temizlik veya yaşlılara bakım işi olabilirdi. Bir fabrika veya halı tezgahında çalışabilirdi. Ama bunlardan birini bulmak zordu. Ekmek küçülmüş, dara düşmüştü.
Kendini satan öksürüklü kadını gördü dükkanların önünde. Yanında, ona haber getirip götüren, gözcülük yapan sıska bir sokak çocuğu duruyordu. Kendini kadının yerine koydu bir an. İzbeler, harabeler, köprü altları, içkili nefesler, hoyrat eller, eksik verilen, verilmeyen paralar canlandı hayalinde. Ürperdi. Bu şehirde borçlarını boşluğa havale eden ve kendini satan duyguların kaderi, dünyayı şaşırtacak bir şekilde tecelli ediyordu. Ne kadar zordu ekmek kazanmak bu şehirde.
Hawramani, Ermeni, Ardalan, Süryani, Fars ve Sorani dillerin iç içe geçtiği, iş aradığı, lak laka daldığı Özgürlük Meydanı’na geldi. Müzisyen gençleri, seyyar satıcıları geçti. Meydanın merkezinde bağdaş kuran kentin en yaşlı delilerinden Azad’ı görünce geldi karşısında durdu. Nerde bir savaş haberi duysa, “Allah’ı uyandırın kalksın araya girsin,” diye bağıra bağıra sokakları kolaçan eden Azad’a karşı garip bir ilgisi vardı. Şehrin her yerde görünen ama hiçbir yerde anlaşılmayan yüzüydü o.
Azad kafasını kaldırdı, kırışıklıklar arasında parlayan gözlerini Khatu’nun gülümseyen insafına dikti. Kafasında ‘kiş’ denilen sarığın sardığı bir ‘takile’ vardı. Saçları iyice ağarmış, ‘takile’nin altından tel tel akıvermişti yüzüne. Halk bu yüzü, Baba Tahirê Uryan'ın Gorani ve Lori dilinden aşk gazelleri ve dubeytîleri yazdığı gazal derisine benzetiyordu. Khatu çömeldi, hayranlıkla izlemeye koyuldu yüzü.
“Abidar Tepesi’ne mi gidiyorsun?” dedi Azad.
“Bilmiyorum nereye gittiğimi.”
Elini keçeden yapılma, “feresi” denilen yeleğinin cebine soktu, bir parça kil çıkardı Azad.
“Al bunu, götür Abidar Tepesi’nde sulara at, Newroz’un kulağı çınlasın.”
Kili aldı Khatu, mendiline sarıp cebine koydu. Yaklaştı, elini öptü Azad’ın.
Meydanı arkada bıraktı. Abidar’a giderken dükkanların, seyyar satıcıların dünyasına girdi yeniden. Önünden geçtiği iki katlı kagir dükkanın girişinde argaçlanmış iplik tomarlarıyla halılar gördü. Üst kattan halıcıların hevenk sesleri geliyordu. ‘Eski debbağlar, hallaçlar, demirciler, dantelciler devrinde yaşasaydım aç kalmazdım,’ diye iç geçirdi. Az ilerde, sahibiyle konuşmaktan ve seyretmekten zevk aldığı dükkanın önünde durdu. Tahta mutfak malzemeleri, toprak testiler, kabartmalar, garip hayvanlar ve okuyamadığı yazılar.
Öğleye doğru Abidar’a vardı. Merdivenlerde oturan yaşlıları izledi. Yukarlardan akan sulara verdi kili. Elini yüzünü yıkadı. Tepeye çıktı, şehri ve ağaçsız, çıplak dağları seyreyledi. Şehir kil renkli bir çanak içinde, herkes kendi içinde, birbirine muhtaç ve yoksun. Şehir dilsiz, sır küpü. Kendisini Abidar’a yönlendiren gücü düşündü. Kille yıkanan ve öldüğünde de kendisi için kazılmış mezar çukurundan kil çıkan kocası, biricik aşkı canlandı gözlerinin önünde kilden bir heykel gibi.
Abidar Tepesi’nden eve geldiğinde karanlık çökmüş, ayakları külçeleşmiş ve kararını vermişti. Eve kil yığacak, fırın yapacak, kili biçimlendirip halka sunacaktı. Kararını çocuklarına açıkladı. Onların anlaşılmaz, garip, yönsüz ışıltılarla büyüyen ve her şeyi sevinçle karşılayan bakışlarına baktı. Sevinç ve huzur yüklü duygularla yatağına girdi. Çocukluğunda dinlediği masallardan, efsanelerden Elo Dîno‘lar, Xanê Çengzêrin’ler (Altın Elli Han’lar), Rostemé Zal’lar, kanatlanmış yılan kuyruklu boğalar, insan kafalı sığırlar, Simurglar, talihsiz tekeler çıkıp kile girmeye, kilde biçimlenip fırından geçerek Sanandaj halkının içinde dolaşmaya başlayınca gülümsedi.
Ertesi sabah ve onu izleyen günler içinde evin avlusuna kil yığdı, kilden bir fırın yaptı. Sokaklardan toplayıp getirdiği odunları, tahtaları kırıp bir köşeye istif etti. İlk olarak kilden mutfak eşyaları, daha sonra ise efsanevi hayvan ve insan figürleri yapmaya koyulunca kaderinin değişmeye başladığını duyumsadı. Bir sabah kalktı, gece gördüğü rüyayı yorumladı, her iki kolunu ilkin kil yığınına, sonra fırına soktu, günlerdir yapıp avluya dizdiği eserlerine doğru yürüdü, onların önünde durdu ve kollarını sabah güneşine doğru kaldırıp duasını okudu. Ellerini yüzüne bastırırken, “Bu kutsal nurun altında çok şükür ben de varım artık,” diye mırıldandı.
Mart-2018