Babaannem

Hayatını, dinledikleri öykülerle biçimlendiren kaçık insanlara ilgi duymamın nedeni sanırım babaannemin geçmişimize
dair anlattığı acılı hikâyelerdir. Babaannem, incesesli, karga burunlu hoş bir kadındı. Kendisi dâhil, hiç kimseye güvenmez, sesini ise zırh gibi kuşanır, o zırhtan pek dışarı çıkmazdı. Kırıkları çoktu. Aldatan kadını bir bakışta dürüst kadından ayırır, tavrını aldatandan yana kordu. Ona göre dünya, sefihlerin ve madrabazların dünyasıydı ve böyle olduğu için de yaşamaya değer enteresan bir yerdi. Çevrenin tüm ünlü dedikoducu,şırfıntı ve döküntü kadınları ona gelirlerdi. O, bu kadınların piri gibiydi. Hepsini dinler, çenelerini
teşvik eder, kışkırtır, çevrenin ne kadar duyulmamış, olmuş, olmamış, yanlış duyulmuş, biçim değiştirmiş habis dedikodusu varsa açığa çıkarır,
toplar, onlardan o kadınlara içinde keyifle yaşayabilecekleri yapay bir dünya kurardı.
Babaannem kocasının, kafasının satırla kesildiğini, bir çok insanla birlikte bir kuyuya atıldığını, kendisinin ise bir Amerikalı misyoner tarafından satın alınıp
kurtarıldığını ve misyoner okulundaki yetim öğrencilere yemek
yapma, hizmet etme işlerinde görevlendirildiğini söylüyordu. Her
anlatışında da kuyuya atılanların şanslı olduklarını, bir satır darbesiyle bir anda öldüklerini, bir kuyuda yalnızlık çekmeden koyun koyuna gömüldüklerini, yollarda eziyet çeke çeke ölmekten
kurtulduklarını belirtmekten geri durmuyordu.
Küçük gözlü, açık
sözlü ilginç bir kadındı.
Bir müddet Beyrut’ta
yaşadığını, sonra Yunanistan’a geçtiğini, orada
iki yıl kaldıktan sonra İtalya’ya yerleştiğini,
İtalya’da tutunamadığını, kerhaneye düşmek
üzereyken Lyon’a gittiğini, orada beş yıl yaşayıp
soluğu Amerika’da aldığını, Amerika’da Ermenilerin sığındıkları sekiz şehirde tutunma gayreti gösterdiğini, tutunamayıp İran üzerinden Ermenistan’a geldiğini anlatıp duruyordu.
Babaanneme göre yeryüzünde yaşayan herkes her an sürgün halindeydi. İnsan sürgün halindeyken âşık oluyor, evleniyor, çoluk çocuğa
karışıyor ve sürgün halindeyken ölüyordu.
Ölümü önemsemiyordu pek. Her ölüm haberini, basit bir habermiş gibi karşılıyordu. Ölenin
zamanında ölüp ölmediğine ilişkin görüşlerini
açıklıyor, açıklamadan sonra ya gülüyor, ya da somurtuyordu. Kim ne derse desin, büyük kadındı.
Hiçbir şeyi önemsemiyordu. Hayatın en güzel
yanı da zaten, hayatta önemsenecek hiçbir şeyin
bulunmamasıdır.
Ölüm döşeğindeyken babam, annesinin rahat
ölmesi için, onun uzun yıllardan beridir çevresinde toplayıp dedikodu yaptığı kadınları
çağırdı. Kadınlar ilkin
üzüntüden olsa gerek
sustular, sonra mırıldandılar,sonra dayanamadılar, yakın
çevreden ölenlerin
ölüm anlarına dair sohbete başladılar. Sohbet,
ölüm merasimleri, papazlar, ölü yemekleri ve
ölenlerin hasımlarına kadar uzayınca tam bir dedikodu sofrasına dönüştü. Babaannem,göz kapaklarını hafif aralayarak dikkatle dinlemeye koyuldu ve gözkapaklarını kapatmadan, tarifsiz bir hoşnutlukla öylece öldü.

İMECE ZAMANI