Murtaza'nın Karısı


   Anam beni Murtaza’ya verdi. Ben o günden sonra farklı bir gün oldum. Kendime uğramadım. Murtaza’nın oldum. Murtaza, evliliğimizin üçüncü ayında, arkadaşına bir sır söyledi: “Kadir’in dul karısına arkadan bir düdük aşısı yaptım ki bütün Çaycuma rahatladı,” dedi. Duvarın ötesinden gelen bu sırrı duydum ya Murtaza benim olmadı. Yalnızlaştım. Uykum delindi. Huzurum başını aldı gitti. Ben de peşinden gittim anama söyledim. “Her erkek düdük aşısı yapar, dert etme,” dedi. Düşündüm. Çok düşündüm. “Haklıdır,” dedim sonunda. Dert etmedim. Anamın dert etmediğini ben etmem. Dertten doğmuş bir kadındır, derdi bilir. 

   Sonra gün günü, ay ayı kovaladı, civcivler yumurtalardan çıktı. Murtaza’nın küçük kardeşi, yavaş giden trenin vagonundan kömür aşırırken düştü öldü. Gittik iki rayın arasından ceseti aldık getirdik. Kömür torbasını almadık, orda kaldı. Murtaza o günden sonra eşyalara kötü davrandı. Yemek yediği kaşığı attı. Su içtiği maşrapayı attı. “Sana rızk veren eşyalara hor davranma,” diyecektim, diyemedim. Malay tenceresini devirdikten dört ay sonra Murtaza öldü. Kimseye haber vermeden öksüre öksüre öldü. Gittim anama söyledim. “Yazık,” dedi. “Eli, kömürden toprağa hiç değmedi. Babanı öldüren toz hastalığı sonunda onu da öldürdü.” 

   Murtaza’nın dul bacısı, kocaları madende ölenlere gitti. Ne kadar dipte köşede kalmış dul karı varsa hepsini topladı getirdi. Oturduk, biz bize ağladık. Ağladık dedim de ne,  herkes kendi ölüsüne, kendi kısmetsizliğine ağladı. Ben kediyi dışarı çıkardım. Bir evde kedi ağlarsa herkes ölür. Odada bir yokluk vardı. İçinde ölülerin gezindiği bir yokluk. Onu çıkaramadım. İçime girdi, çıkaramadım. Allah kimsenin yokluğunu varlığına denk etmesin, ettikten sonra çıkaramazsın. 

   Maden çavuşu Köse Hızır, her zamanki işini yaptı. Mezarı kazmak için iki madenci gönderdi. Biri Meremetçi Yusuf’un, yanlış sünnet olan kekeme oğluydu, öbürünü tanımıyordum. Beli eğriydi. Armut sapı gibi incelmişti boynu. Burnunda burnu kadar kara bir maden uru vardı. Her bir eli ekmek küreği kadardı. Kimseye bakmıyordu. İnsan, bakarsa insandır, yoksa ne olacak. Her neyse, gitti, tabut Ali’den tabut sırtlayıp getirdi. Tabut Ali, tabutları çürümüş tahkimat direklerinden kesip yaptığı için Murtaza’nın dul bacısı kabul etmedi, “gardaşımı maden öldürdü, ben onu maden direğinden yapılmış bir tabuta koymam,” dedi de başka bir şey demedi. Bu söz, karıların zoruna gitti. Zaten her şey onların zoruna gidiyordu. Zordalardı. Hepsinin kocaları, yıl be yıl, bismillaha sarılmış, Tabut Ali’nin tabutlarına konulmuştu. Murtaza’nın dul bacısı bunu düşünmedi. Düşünme rızkından yoksundu. Elif karının ağzından, “götü kazıklı” sözü çıktı. Ben duydum. Murtaza’nın dul bacısı duymadı. Kazık aklıma çakıldı. Elif karı ağlayan bir kadındı, iyi ağlar, ağlamayanı ağlatır, yalandan ağlayanın ağlayışını da essaha çevirirdi. Ne hikmetse, Murtaza’ya hiç ağlamadı. Bu da aklıma çakıldı, dert oldu. İçimden, “bir götü kazıklı da sensin,” dedim. Dedim de neye yarar, karı duymadıktan sonra. Her neyse, Murtaza’yı tabutsuz götürüp gömdük. İnsan kocasını gömdükten sonra taşınır; kendine mi bir başka yer mi belli olmaz. Ben bir başka yere değil, anama taşındım. Ev Murtaza’nın dul bacısına kaldı. Kadının sağ gözü de duldu zaten. Sekiz çuval kömür, iki çuval mısır unu, folluğuyla beraber bir de tavuk verdi bana. Allah razı olsun. Murtaza’nın en çok fırlatıp attığı yamuk tencereyi de sormadan ben aldım.

   O günden sonra çok düşündüm, çok hayal kurdum. Kendimi oydum durdum. Bir gün lağımcı Çalakaşık Emmi geldi, beni anamdan istedi. Karısı Anşa elden ayaktan düşmüş, hışırı çıkmış biriydi. Gurka yatmış tavuk gibi yatağındaydı hep. Ben kendimi bildim bileli, o kadın, kendinden hiç çıkamadı, kendinde kaldı hep. Aklı sıcak değildi zaten, ayazdı. Her neyse. Çalakaşık Emmi, beni yedek karı niyetine istedi. Anam, ben kızımı kuma etmem, dedi. Çalakaşık Emmi üsteledi. Sana bir inek veririm, dişlerini yaptırırım, dedi. Anam kabul etmedi, “sen git kendi dişlerini yaptır evvela,” dedi. “Senin karı sert, benim kızım yumuşaktır. Dişşiz erkek, yanındaki sert karıyı damağıyla yiyemeyince, yumuşaklara meyleder.” Çalakaşık Emmi, dişlerini yaptıracağını söyledi, çok üsteledi. Yedi bardak çay içti. Üç şeker yedi.  Biri üsteledi mi, ne eder eder, anam üste çıkar. Çalakaşık Emmi hep üsteledi, mecel vermedi. “Bu kızın dedesiyle benim babam, Karamahmutzadelerin ocağında 25 yıl beraber çalıştı,” dedi. “Ben de bu kızın rahmetli babasıyla on dört yıl aynı ocakta çalıştım, bu kıza iyi bakarım,” dedi, demedi, anamın zıvanası çatladı. Ayağa kalktı hemen. Arbede çıkacak diye ödüm koptu. Adamın tepesine dikildi:

   “Allah Allah, belaya mı geldin!” diye bağırdı. “Lafına yekun tut da bas git, benim sana verecek kızım yok!” dedi.

   Çalakaşık Emmi, ses etmedi. Göçük altında kalmış gibi baktı. Acıdım. Lafına yekün tutamadı, bastı gitti. Ayıp oldu, ama anama da itimadım arttı.

   Bir yıl sonra anam beni Mürsel’e verdi. Onun da hırıltısı vardı ama soluk alan ela gözlü bir adamdı. Anama, “bu yaşamaz,” dedim. 

   “Dert etme,” dedi anam. “O herifte ölüm korkusu olmadığı için uzun yaşar.” Dert etmedim ama bir başka dert çıktı. Mahallede herkes bana, “Murtaza’nın karısı,” diyordu. Kaderim ters dönmüş, adım, Murtaza’nın Karısı’na çıkmıştı. Kimse Mürsel’in Karısı demiyordu. Bu da Mürsel’e dert olmuştu. Anasına, babasına, kardeşlerine de dert olmuştu. Adım vardı ama kimse söylemiyordu. “Murtaza’nın karısı da ordaydı”, “Murtaza’nın karısı güzel helva yapar”, “yardım için Allah razı olsun Murtaza’nın karısını çağırdım” Her neyse, uzatmayayım herkesin ağzında ben, Murtaza’nın karısı olmuştum. İnsaf gitmişti. Ben Murtaza’nın karısıydım ama Mürsel benim kocamdı.

   Bir gün Bastoncu Veli, benim kayınbabama, “senin gelin, benim torunumu sillelemiş,” dedi. Kayın babam da dört gelini olduğu için, “hangi gelin,” dedi. O da “Murtaza’nın karısı,” dedi. Sen misin bunu diyen, açtı ağzını, yumdu gözünü kayınbabam. Haklı. İki aksakal arasında başlayan kavga iki aileye yayıldı. Birbirlerine demediklerini bırakmadılar. Bizimkiler onları, Ermeni dönmesi, onlar da bizimkileri Bulgar dönmesi diye suçlayıp durdular. Aile işin içinden çıkamadı. Her şey boka sardı. Sonunda Mürsel beni boşadı. Eşyalarımı topladım, anamın evine geldim.

   Dert etme,” dedi anam, “kocanın köküne kıran girmedi ya.” Düşündüm. Dert etmedim.

   Beş altı ay sonra Çalakaşık Emmi geldi. Karısı Anşa ölmek üzereydi. Çok dirayetli davrandı. Beni anamdan bir daha istedi. “Gel etme eyleme bu kızı bana ver. Karım ha bugün ha yarın ölür, bu kız evin hanımı olur. Ben bu kıza gözümün bebeği gibi bakarım. Ben öldükten sonra da ev buna kalır,” dedi. Anam, ufak tefek bir sesle olmaz, dedi. Çalakaşık Emmi, anamın olmazını hemen anladı. Dilini yumuşattı, anamın canevine girdi, tatlı söz döktü peş peşe. Anam sonunda, “düşünmem lazım,” dedi. Çalakaşık Emmi anamın düşünmesini anladı, üstelemedi, gitti. Anam o gece düşündü, beni yanına çağırdı. 

   “Seni uzağa vermem,” dedi, “burda da adın Murtaza’nın karısına çıktı, kimse almaz. Hele hayırlı bir sabah olsun bakalım.”

   Sabah oldu. Anam, komşumuzun çocuğu Cemal’i, Çalakaşık Emmi’yi çağırması için gönderdi. Baş başa konuştular. Ne konuştularsa bilmiyorum. Anam beni verdi. Eşyalarımı torbama doldurup gittim. Hayırlısı.

   Ev, dağınıktı. Pasaklanmıştı. Pasağını yemiş doymuştu. Eşyalar perişandı. Büyük horoz küçük horozu, herkesin gözünün önünde dövmüştü. Kan revan içindeydi, kör olmuştu. Herkes memnundu. Ben acıdım. Herkesin kör olduğuna inandım. Ortalığı Temizledim, düzen dirlik verdim. Anşa Kadının durumu küçük horozdan da kötüydü. Altını temizledim, çimdirdim ovdum, üç öğün yemek yaptım, yedirdim. Her sesine koştum. Bir dediğini iki etmedim. Dört ay sonra, cana kana geldi, yanakları allandı, sağlığına kavuştu, yatağında pirü pak uzandı, öldü. Ölmeden on gün evvel, “Allah razı olsun, kumamın bu hizmeti beni tez öldürür,” demişti zaten. Ben de bu sözü anama ulaştırmıştım. Anam düşünmüş, “hizmetini artır da çabuk ölsün,” demişti. 

   İstanbul’dan oğlu Musa geldi. Kadını gömdük. Helvasını anam yaptı. Çalakaşık Emmi de anamın dişlerini, dişçi Niyazi’ye yaptırdı. Bir inek verdi. Anam üsteledi. Çok üsteledi. Çalakaşık Emmi mecburen dişlerini yaptırdı. Dişlerini tamam ettirdikten iki hafta sonra sol yanağı şişti. Şişlik kafasını sardı. Morardı, kızardı, küçük horoz gibi kör oldu. Hastaneye kaldırdılar ama orda da her tarafı şişti. Hastanede herkesin şiştiğini sandım. Bir sabah gittiğimde, dediler ölmüş. Anama haber verdim. “Dert etme,” dedi, “Allah sevdiği kulunu şişirir, sevmediğini de indirir.” Dert etmedim ama çok acıdım, çok ağladım. Çalakaşık Emmi tanıdığım en iyi insanlardan biriydi.

   İstanbul’dan oğlu Musa geldi. Çopurdu. Gözlerinde bir ışık vardı, her tarafı hesap eden çopur bir ışık. Çalakaşık Emmi’yi gömdük. Helvasını anam yaptı. Musa, iyi bir adama benziyordu. Beni mecburen evden çıkardı. Ev beni sevmiş ama inat etmiş, bana alışmamıştı. Meğerse, bilmediğimiz bir şey varmış. Çalakaşık Emmi ile iki kardeşinin üzerineymiş. En büyük pay da büyük kardeşi Yakup’unmuş. Ben eşyalarımı topladım, kör horozu da aldım, anamın evine gittim. Mahallede herkes, “Murtaza’nın Karısı, bir eve girmesin, girdi mi herkes ölüyor,” demeye başladı. Mahalle anama dert oldu. Anam hastalandı. Bir şey demedi, bir şey de yemedi. Herkese lanet okuya okuya eridi. İki ay sonra yüzüstü düştü, öldü. Ben bir şey diyemedim. Ağladım. Yalnız kaldım, anasız kaldım, dahası, bir ömür boyu ersiz kaldım. Gün döndü, akşama doğru inek böğürdü, anladım. Götürdüm, Musa’ya verdim.

Şubat-2021