işçi

 Doğrudur. İnkara hacet yok. Karanlık bir kadınım. Anamın saçlarındaki ışık da karanlıktır. Toprak da karanlıktır. Okumadığımız kitaplar da karanlıktır. Cinlerin ülkesidir karanlık. Karanlığı seviyorum. Çekiyor beni. Halis aşkların rahmi neresidir?  Karanlıktır. Aşkı karanlıkta bulacaksın, aydınlıkta değil. Aşk, karanlıksa aşktır. Ben o zamanlar da böyle düşünüyordum. Kafam ağırdı. Başıma fazladan iş almak istemiyordum ama aldım işte, aşık oldum. Güzeldim. Babamın kitaplarını okumuştum. Benimle birlikte yaşayıp da acı çekmeyecek hiçbir erkeği sevmeye hazır değildim. Gezer tozardım. En büyük korkum, başkaları tarafından anlaşılmaktı. Sonunda buldum işte. Beni anlamaz diye buldum. Daha doğrusu o beni buldu. Haddinden fazla uzun boyluydu, kıllıydı. Zavallıydı. Okumuştu ama silemediği şeyi karalayan bir tipte benziyordu. Bütün büyük dağları kendisinin yarattığını söylüyordu. Tamamımı ele geçirmek diye bir derdi de vardı zaten. Ağzımı açmaya kalkışsam susturuyordu. İzin vermiyordu küçük dağları yaratmama. Kadınlara çok bakıyordu. Zinacı bir nefse sahipti. Kıskançtı da. Her insanın boynuzlu olduğunu söylüyordu. Haksız da değildi. Herkes süsleniyor, bakınıyor, hoşlandığı birçok insanla hayalen zina gerdeğine giriyordu. Bu bakımdan herkes boynuzluydu. Şimdi de öyle ya. Kıllı çok açık konuşuyordu. Hoştu. Şeffaf değildi. Akvaryum gibiydi. Girmiştim işte. Yüzüyordum içinde. Yüzüyordum ama camını da hep su sanıyordum. Vura vura burnum yassılaştı beş yılda, yassılaştıktan sonra da terk etti beni..

   Boşluğumu terk edildiğimde fark ettim. Hiçbir aşkımı sonuna kadar yaşama niyetinde değildim zaten. O terk etmese ben edecektim. Bu benim en güçlü, en kadın yanımdı. Bilmiyorum. Fasa fiso ayrıntı işte, ne yapacaksın. Ayrıntının yarattığı acı tatlı oluyor.

   Evsizdim. Kıllı evde kalmış, ben çıkmıştım. Meteliksizdim. Aradım, çok aradım, iş bulamayınca, çalışmaya başladım mecburen. Siftah yaptığım aylarda, her gün birkaç müşteri buluyordum. Ucuz, döküntü tayfasından. Sonra Fazlı’yı aracı yaptım. Sağ olsun, onun sayesinde müşterilerim çoğaldı. Seçiciydim artık. Süreyi kısa tutuyordum. Fazla kalmıyorlardı güvertemde, martılar gibi konup kalkıyorlardı. İlk yıl sıkıntılıydım. Alışmak kolay olmadı. Zamanla alıştım. 

   Geçenlerde bir yazar geldi. Çok sıska, çok karaydı. Topkapı surlarının ötesinde gezinen kimsesiz, zayıf bir eşek vardı. Onu andırıyordu. Kulakları düşmüştü. Biraz sohbet ettim. “Sen ferasetli bir adama benziyorsun,” dedim. “Geldin, kendini bana koydun, şimdi de beni bir yere koy. Bir akıl ver, işim nedir benim? Bir işim, bir mesleğim, bir ünvanım var herhal bu cümbür cemaat dünyasında?”

   Düşündü. Gözlerinde geyik insafı vardı. Sağ gözlük camındaki ince çatlak, kalbine aitmiş gibi geldi bana. Gülümseyemiyordu.  Kıllı değildi ama zavallıydı. Daha kötüsü nezleydi. Mendiline sümkürüyordu burnunu ikide bir. Acıdım.

   “Sen işçisin,” dedi. 

   “İşçi miyim?” dedim. 

   “Evet,” dedi, “işçisin. Hayatta herkes bir iş yapıyor. Bak ben yazarım. Düşünce, duygu ve hayal emeğimi satıyorum. Kardeşim fabrikada çalışıyor, o da kol emeğini satıyor. Sen ise cinsel emeğini satıyorsun. Bu kadar basit.”

   Çok hoşuma gitti düşüncesi. İnsan işte. Nakışlı mendil gibi. Farklı. Bereketli. Hani taze incirin kızarmış kabuğunu çizdiğinde ak bir süt sızar ya, insanı berekete çağırır. Bereketli insan da öyledir. Dokundun mu bereket sızar dokunduğun yerden.  Bir kahve yaptım. Almadım vizite ücretimi. Kanım kaynamasın birine, kaynadı mı almam.    

Ocak-2020