Maya



Seni seviyorum Maya. Umarım çoğalır, dünyaya maya olursun.

Maya vardı. Öğretmen. Çift gamzeli, iri gözlü bir kadın. İnsanlığın özgür ve cevval bir yanı gibi görünüyordu. Yeni gelmişti Queensland‘daki çıplaklar kampından.

   “Sen her şeyin üzerine resim çizen bir adamsın. Donumu çıkarsam, üzerine çizer misin?” dedi.

Yeteneğim harlandı, renklenir gibi oldu. Yutkunamadım.

   “Çıkarman gerekmiyor, yanaş çizeyim,” dedim.

Pantolonunu çıkardı, geldi dikildi önüme. Duygularımı anlatamam. İnsan, anlatamadığı duygularının eseridir. Şuh, saygıdeğer, sakin bacakları vardı. Bu tip bacaklar, bu mahallede, sadece Shoping Centre’nin tuvaletlerini temizleyen Arap Ayşe’de vardı.

   “Arkanı dön,” dedim. 

Gülerek döndü. Kalçayla yüz yüze gelince, yaşamın çağırgan, iğfalkar gücünü hissettim kalbimde. Kaçıncı çaresizlikti bu bilemiyorum. Acıdım kalbime. Akrilikleri açtım, kalçanın bir yanağına kitap, diğer yanağına da kalem tutan bir el çizdim. İkisi de minnet duygularıyla dolu ama çaresizdi.

   “Dön,” dedim. 

Tanımadığım, farklı bir gülüşle döndü. 

   “Biraz çukur, çizemezsin,” dedi. İstersen çıkarayım.

Terekemeler gibi “Arxeyin ol,” dedim, “ben hep çukurlarda yaşadım, çukurlara çukurların acılarını çizdim.”

İlk fırça hamlesinde, haklı olduğunu anladım kadının. Dövmelerle renk cümbüşüne kesen göbeği, taşkın bir gül demeti gibi hafif öne hörelenmiş, çukur derine düşmüştü. Don da haddinden fazla kıvrımlı ve şallaktı. Fırçayı daha dün almıştım, yeni ve gençti, ama don, don değildi, hor kullanılmış gibi bir hali vardı, ruhsat vermiyordu yeteneğime. 

   “Fırçam, gerilmiş tuvale alışkındır, lütfen biraz yukarı çeker misin donunu,” dedim. 

   “Ben sana demedim mi çizemesin, diye. Çukur ustası olmadığın belli.”

Don, kasığın kuzey yamacına doğru çekilince gerildi. Bir şarap şişesiyle, Van kedilerininki gibi renkleri farklı bir çift göz çizdim. 

   “Bitti,” dedim.

   “Merak içinde bıraktın beni,” dedi. “Bakayım ne çizdin.”

Bir adım öteye çekilip, donunu çıkardı. Arkalı önlü resimleri izlerken, ben de onu izledim. İnsan izlemesin, izledi mi gizil seslerle nakışlanır. Eteğini tıraş etmemişti. Köprü altında yatan kimsesiz dervişin sakalı gibi kınalı ve kıvırcıktı.

   “Eteğini tıraş ettiğinde, kılları atma, bana getir,” dedim.

   “Ne yapacaksın?”

   “Tuval üzerine çizdiğim portrelerin kafalarına yapıştıracağım.”

Işıklanmış, dalgalı bir gülüşle canlandı. Ben, kendimi bu gülüşün şahsında anlatamam.

   “Benim portremi çiz, benim kafama yapıştır,” dedi. “Ben öldükten sonra, gelişen gen teknolojisi, beni kıllarımdan yeniden doğursun.”

Edasını ve söyleyişini çizmek geldi içimden. İlişkim olmadığı halde, kadının bu açık ve samimi davranışı etkilemişti beni. Dayanamadım.

   “Tamam,” dedim. 

Bir hafta geçti. Papağanlar, ormanın yağmur sonrası yanığını ve acısını yüklenerek balkonuma üşüştü. Onları dinlerken bir baktım yine o. Üzerinde, kara, dumani renkler, kokular. Elinde bir torba. İçinde bir şişe şarap, Patric White’e ait bir kitap, bir kalem ve ağaç kutu içinde etek kılları. Oturur oturmaz, telefonunu çıkardı, donunun çerçeveletilip duvara asılmış halini gösterdi. 

   “Kitabı okudum, umarım sen de okursun. Kalemle bir şiir yazdım, umarım sen de yazarsın. Şarabı birlikte içeceğiz şimdi.” 

Şubat-2019