AFGANİSTAN (Sovyet İşgali) KİTABININ İKİNCİ BASKISINA ÖN SÖZ

13 yıllık cezaevi yaşamımda, değişik devrimci örgütlerin mensuplarıyla en çok tartıştığım, suçlanıp köşeye sıkıştırıldığım konuların başında gelir Afganistan işgali. İşgal, 1979’un 24 aralığında başladığında Niğde Cezaevindeydim. Çok yakında bulunan, filitresiz çimento fabrikasının tepemize yağdırdığı çimento tozuları tarafından işgal edilmiş bir cezaeviydi burası. Zaman, kendi kalbini yemekle meşguldü. Sovyet işgali başlayınca, zerreciklerim harekete geçti, hemen araştırma çabaları içine girdim. Dergi, gazete, radyo, ansiklopedi, ne tür kaynak bulduysam, kim ne biliyorsa, not aldım. Sineğin kanadından yağ çıkarma işiydi bu. O zamanki felsefem de zaten, “bir yavru karınca sidiğinin, deryaya faydası var,” felsefesiydi. İnsan, yokluğu varlığa, olanaksızlığı olanağa dönüştürebilirdi. 

Üç aylık bir didinmemin sonucunda bu kitap çıktı. Bizleri viranhanemizde zaman zaman ziyaret eden, harçlık veren Süleyman Cihan’a verdim yayınlanması için. 12 eylül darbesinden iki ay önce, yayınlandı. Bununla birlikte yayınlanan iki kitabım daha vardı: Ferman Padişahın Dağlar Bizimdir (Huruç) ve İşkencehanelerde Kızıl Direnme Ruhunu Yaşatmaya Hazır Ol (Mengene). Her üç kitabın da dağıtımı yapılmakta iken darbe geldi. 

Ben çıktıktan üç yıl sonra, 1989’da sona erdi işgal. Bu, Sovyetlerin çöküşüne denk gelen bir tarihtir.

Dokuz yıllık işgalin bedeli oldukça ağırdı. Sovyet rakamlarına göre, dokuz yıl içinde Afganistan’a ayak basan Sovyet askerinin sayısı 620 bindir. 14 bin 751 Sovyet askeri kaybedilmiştir. Bu rakamlara, Sovyet yanlısı yerli Afgan ordusunun ağır kayıpları dahil değil. Savaşta yaralanan, sakat kalan, Sovyet ve onunla birlikte hareket eden Afgan ordusuna mensup asker sayısı ise 470 bin civarındadır. Yine resmi rakamlara göre 451 helikopter ve uçak, 147 tank, 443 top, 11 bin 369 kamyon ve petrol tankeri kaybı vardır. Savaşın Sovyetlere toplam maliyeti 50 milyar dolar civarındadır.

Tarihte genel olarak, işgalcinin zararı, işgale uğrayan ülkenin zararı yanında, devede kulak gibi görünür. Afganistan’da da öyle oldu. Bir milyonun üzerinde kayıp, yüz binlerce dul ve yetim, İran’a ve Pakistan’a sığınan beş milyon mülteci. Yaralı ve sakatlarla akli dengesini yitirenlerin ise sayısını kimse bilmiyor. Harabeleşen köylerin, ölen, yaralanan ve de mültecileşen hayvanların, yanan ormanların, terk edilen tarlaların, bağların hazin hikayesini kimse ağzına alıp anlatmak bile istemiyor.

Afganistan işgalinin Sovyetler açısından siyasal etkileri yıkıcı oldu. Bürokratik devlet kapitalizminin iç dünyası daha bir görünürlük kazandı. Sovyetler, dünya kamuoyu karşısında prestij, diğer emperyalistler karşısında ise güç kaybına uğradı. Uzayan savaş, ekonomiyi sarstı, tarımı atıl hale getirdi, ihtiyaç maddelerini daralttı, bürokratlar ile teknogratlar arasındaki çelişkiyi kızıştırarak, sistemdeki çürümeyi derinleştirdi; Doğu Avrupa, Kafkas ve Orta Asya uluslarının bağımsızlık arzularını güçlendirdi ve giderek, Sovyetlerin çöküşü ve parçalanmasında rol oynayan temel etkenlerden biri haline geldi.

Savaşın ideolojik etkileri de ağır oldu. Sovyet merkezi bürokratik devlet kapitalizmini, dünya halklarına komünizm, sosyal-emperyalist yayılmayı da komünist yayılma olarak lanse eden batı emperyalizmi, Afganistandaki yıkım ve katliamları bir propaganda aracına dönüştürerek, komünist ideolojiye karşı tam bir haçlı seferine girdi. Bu haçlı seferi, küreselleşme furyası ve tarihin sonu teorisiyle birlikte etkili oldu, dünya komünist partilerinin çözülüşünü, işçi hareketlerinin de gerileyişini beraberinde getirdi.

Afganistan işgali, sosyalizmde sınıf mücadelesine ve geriye dönüşe ilişkin olarak ortaya çıkan teoriyi de somut olarak, bir kez daha doğrulamış oldu. Kapitalist devleti yıkan sosyalist devrim, özel mülkiyeti kaldırıyor, onun yerine, toplumun tüm mülk varlığını devlet mülkü haline getirerek, değer yasasının varlığını sürdürdüğü, oldukça merkezileşmiş, modern bir devlet kapitalizmi kuruyordu. Bu devlet kapitalizminin tepesinde ve tabanında yer alan bürokrasi, devletin dönüştürücü, iğfal edici doğası gereği, süreç içinde dönüşüp, bürokratik kapitalistler haline geliyordu. Özel mülkü olmayan ama devlet mülkünü incelikli biçimlerde tasarruf eden bu sınıf, devlet güçlendikçe sermaye ihraç etmeye, kapitalist- emperyalist devletlerle dünya ölçeğinde hegemonya mücadelesine girmeye ve giderek sosyal-emperyalist bir hat izlemeye başlıyordu. İşgal de bu siyasetin zorunlu bir sonucu olarak ortaya çıkmış oluyordu.

Savaş, ortaya bir yıkıntı ülke çıkarmakla kalmadı, emperyalistlerin verdikleri silahlarla donanmış savaş ağalarını çoğalttı ve buna ek olarak, hem batıdan, hem de İslam ülkelerinden gelen cihatçıların gruplar halinde ordulaşmalarına yol açtı. Sovyet işgali böylece, kendinden sonra ortaya çıkacak olan iç savaşa da analık etmiş oldu. Peki iç savaş ne yaptı? Taliban, El-Kaide,  Eş-Şebab (Somali), Boko Haram(Nijerya) ve hatta İŞİD gibi örgütlerin çıkış şartlarını yarattı. Yüz yılın başında gerçekleşen Amerikan emperyalistlerinin yirmi yıllık işgali ise yıkıntıyı derinleştirdi.

Yaşamım, işgallere karşı çıkmakla geçti. Çekoslavakya işgaline karşı çıktım. Amerika’nın Vietnam, Vietnam’ın Kamboçya işgaline karşı çıktım. Çin’in Vietnam’a saldırısına karşı çıktım. Afganistan ve Irak işgallerine karşı çıktım. Ermenistan’ın Azerbaycan topraklarını işgal etmesine karşı çıktım. Azerbaycan’ın Artsak-Karabağ’ı ilhak etme politikalarına karşı çıktım. Adım, Karşı Çıkan’a çıktı. Ulusçu olacaktım nerdeyse. Kim bilir, belki de oldum. 

Hiçbir ülke, bir başka ülkenin toprağını, bağımsız yaşama hakkını, dilini, kültürünü ve ruhunu işgal etme hakkına sahip değildir. Ulusların kendi kaderlerini tayin etme hakkına saygı duymayan bir güç, kendisi dahil, hiçbir şeye saygı duymaz. Her ülke devrimi, o ülke halkının işidir. Halka, halk iradesine dayanmayan hiçbir devrim ayakta duramaz. Halklar, kendi zalimleriyle baş başa bırakılmalıdır. Devirirler mi, devirmezler mi, bu onların işidir. Bu sorunda, ileriliğe, modernliğe pek bakmadım. Haklı mı, değil mi, buna baktım. Napolyon, Fransız devriminin ateşini, Avrupa ve Rus mutlakiyetinin bağrına taşıyordu. Oldukça modern ve ileriydi ama istilacı, haksız bir savaşın yürütücüsüydü. Rus topraklarında Napolyonu değil, Kutuzof’u destekledim. Cumhuriyetçi, modern Türk burjuvazisinin karşısında, sarıklı Şeyh Sait’i destekledim, çünkü haklıydı. Birisi köle sahibiydi, diğeri ise kendi kaderini tayin etme hakkını kullanmak için ayağa kalkmış bir köleydi.

Modernlikte haklılık yoksa, modernlik de yoktur.