Yazarlar Dizisi 5: Henry Kingsley

Kingsley, Hristiyan Sosyalistler Topluluğu’nun kurucularından ünlü romancı Charles Kingsley’nin kardeşidir. Papaz, asker, kaşif ve aynı zamanda yazar olan insanların oluşturduğu bir ailede doğup büyüdüğü için kalemine bu mesleklerden, belirgin renkler sindi. Çocukluğu, papaz babanın zengin kütüphanesinde geçti. Kitapların ve insanların anlattığı hikayelerle biçimlendi ruhu. Kolej hayatını, bilinmeyen yaşamlara açılma, avarelik ve eğlence ile renklendirdi. Güçlü arzuların zebunu oldu. Gözleri çoğaldı, içindeki sınırlar silindi. Kadın düşmanlığı ile sigaraya, içkiye ve spora olan düşkünlüğünü derinleştirdi. Arkadaşı Arnold ile beraber, kadına nefret, bekarlığa bağlılık temelinde, Fez Kulübü’nü kurdu. 

  1853’te altına hücum furyasını duyunca, akıl ve duygu melaikeleri altınlaştı, bağlı olduğu her şeyden kopup Melbourne’a geldi. 23 yaşındaydı. Gelir gelmez, iki ayağını bir pabuca soktu ve altın arama işine girdi. Madeni taslar, su gölcükleri, kumlar, çadırlar, şömineli ahşap kulübeler, Çinliler, Avustralyalı yoksul göçmenler, Avrupalılar ve hastalıklar içinde buldu kendini. Rüyalarında altın külçeleri gören insanların, karınca köresi gibi kaynadıklarını ve açlığı hep birlikte, kendilerini yiyerek sürdürdüklerini acı bir şekilde anlayınca, altın arama sahalarını terketti.

İş sahaları, köleleştirilmiş Aborjinler, mahkumlar, fahişeler, eşkiyalar dünyasında gezinip durdu. Geçici işler buldu. Sydney Atlı Polisi tarafından istihdam edildi. Toprak işlerinde çalıştı. Stok şoförü bile oldu. İçkiye, sigaraya ve kadınlara ancak yetiyordu ücreti. Arayışa çıkmış ama arayışını yitirmiş, aç, duyumsuz ve doyumsuz bir dünyanın hayal kırıklığına düşmüş gibi hissediyordu kendini. Boyunlarından birbirlerine kendirlerle bağlanmış dizi dizi Aborjinleri seyrediyor, adalardan gemilere bindirilen Aborjin erkeklerin kollarının kesilerek denize atıldıkları gibi acılı haberleri duyuyordu.

Barınma ve beslenme sıkıntısının had safhaya vardığı bir anda, ailesine, Londra’ya dönmeye karar verdi. Serde yazarlık varsa, ve de insan yaşamın acısını özümler, aç kalırsa hayat onu yazarlığa çağırır. Adam altın sahalarında gezinirken ve terlerken yeterince yarılmıştı zaten. Cinayetler, ahırlar, sürüler, işlenmemiş bakir topraklar, Aborjin, kanguru, koala kırımları, kaçak mahkûmlar, fahişeler, direnişler dünyasında yarılmamak elde değildi zaten.

Henry’den beş yıl haber alamayan ailesi onu öldü sanıyordu. Abisi Charles’in yazarlıkta ününü iyice artırdığı ve Hristiyan sosyalist olduğu için işçi desteği aldığını öğrenince, babasının da  teşvikiyle kendisini yazarlığa adadı. İki iyi romanın yanında, edebi dokusu zayıf romanlar yazmaya başladı. Adolph Huxley, George Meredith ve Lewis Carroll gibi yazarlarla arkadaş oldu. 


Eleştirmenler, Kingsley’in yirmi romanı içinde ‘Ravenshoe’yu en güçlü eser olarak değerlendirdiler. 1862’de yayımlanan bu roman, Ravenshoe’nun aile yaşamı etrafında dönen, Protestan ve Katolik inançları arasındaki çelişkilerin de karmaşık hale getirdiği melodramatik bir olay örgüsü olarak ortaya çıktı. Ama Avustralya’da büyük ilgi gören, Avustralya’nın ilk romanı ve hatta tüm zamanların en büyük Avustralya romanı olarak sunulan, “The Recollections of Geoffry Hamlyn” (Geoffry Hamlyn’in Anıları) adlı roman oldu. 1859’da yayımlanan roman, İngiltere’de başlayıp Avustralya’ya uzuyor ve Kingsley’in sıkıntılı yaşamından besleniyor. Aristokrat İngiliz yerleşimcilerinin yeni bir kıtada, yeni bir yaşamı ne tür sıkıntılar, acılar ve yağma duygularıyla kurduklarının romantik bir anlatımı olarak ortaya çıkıyor. Yeni Güney Galler’de çobanlıktan İngiltere’ye dönüşe kadar, koloni dönemini karakterize eden olaylar okuru sarıp sarmalayacak güçte. Orman korucuları ve yangınları, seller, kaybolan çocuk ve Aborijinlerle karşılaşma, çalı ve sığır atmosferi, kanguru avı…. Bıktırıcı yerleri olsa da, yerleşimcilerin acılı, kahırla dolu yaşamlarının yalın ve ironik bir anlatımı.

Bu iki romanın yanında, 1865’te yayımlanan, dikkat çekici bir diğer roman da, zengin Hillyar ailesi ile bir işçi ailesi olan Burtonların değişimlerini, karmaşık yaşam ilişkilerini anlatan ‘Hillyar ve Burton Aileleri’ adlı romandır. Yaratılan mizahi doku, trajedi, kareterlerin sahici ve sempatik özelliği, iç içe geçen yerli sömürge dili ile sömürgeci aristokrat dilinin kullanımındaki ustalık romanı renklendiriyor.

Ün, rekabet ve okura göre yazma duygusu, yazım hızını yükseltince  romanlarında kalite düştü, kırtıpil bir durum çıktı ortaya. Bir yazar, yazarlar arasındaki rekabetin ve okur eğiliminin seline kapılmasın, kapıldı mı kurtaramıyor kendini. 1868’den sonra Kingsley, kurtaramadı kendini, sürüklendi ve aşağılarda, bir burgaçta boğuldu.  

Ün ve zenginleşme derdinin yerini geçim derdi aldı bu kez. Gazete yazarlığından 1870’de Sedan savaşına katılarak savaş muhabirliğine geçti ve Fransa’nın yenilgisini canlı civelek yazılarla anlattı. Savaştan sonra yazdığı romanlar da Kingsley’i kurtaramadı. Alkolizm, zihinsel dengesizlik ve kötü sağlık kemirdi, telef etti onu. Anasının ölümünden kalan para, durumuna biraz yaradıysa da  kendini toparlayamadı. En iyisi, gidip kendini bir uçurumdan atmasıydı ama bu hayırlı işi de akıl edemedi. Sigara izmaritleri, içki şişeleri ve yazdığı son kalitesiz romanının el yazmaları arasında, gözlerini kapatma gereği bile duymadan öldü. Tarih, 1876’yı gösteriyordu. Tabutçunun ve kazıcıların dışında ciddi bir kıpırtı yoktu.

Kingsley, esas olarak İngiliz edebiyatı içinde yer alır ama birkaç romanı hariç, Avusturalya edebiyatı içinde yer alamaz. Avustralyalılar kusura bakmasınlar, bu benim nacizane görüşümdür. 

22 Nisan 2021 
Gazete Öneri