Yazarlara Susmayı Öğreten Bir Yazar; Ahmet Altan

Susuyoruz. Atatürkçü olduğumuz için susuyoruz. Tayyipçi olduğumuz için susuyoruz. Okurlarımızı kaybetmekten korktuğumuz için susuyoruz. Yaratılan ağır suskunluğun saldırısına uğramamak için susuyoruz. 
   Ahmet Altan, sakalının ötesinden bakan bir adama benziyor. Tanımam. Demir parmaklıkların ötesinden bize susmayı öğretiyor.
   Zamanın behrinde, “Kürdiye” ülkesinin haklarını, tam hak eşitliği iklimi içinde savunduğu ve gazeteden atıldığı zaman sustuk.
   Ermeni Soykırımının kurbanlarına adadığı bir makalesinden dolayı, Türklüğe hakaretle suçlanıp tecrit edilmeye çalışıldığı zaman sustuk.
   Darbeci generallere açıktan meydan okuyunca da sustuk.
   Tutuklandı, tahliye oldu, sıcak tahliye iklimi içinde yine meydan okudu, yine tutuklandı ve yine sustuk.
   Tip ve mizaç olarak rahat duran, susan bir adama benzemiyor. Birbirlerine benzeyenlere, kendine ve kendi benzerine aynı anda isyan eden tipleri çağrıştırıyor. Roboski katliamı günlerinde, bir damla kana baktı ve devletin kandaki seciyesini görünce, Başbakan Recep’e “Devlet Yardakçılığı ve Ahlak” başlıklı yazısı ile saldırdı. Sonuç: 1 yıl 2 ay hapis cezası.
   Mülayim bir ruha sahip olabilir ama çenesi ve kalemi mülayime benzemiyor. Bizim gençlik yıllarımızda babası da öyleydi. Hatta daha fazlasıydı. Bilgisini ve irfanını eyleme dönüştürme seciyesine sahip bir insandı. 68’in, -henüz 68 patlamadan önceki-siyasal zeminini hazırlayan yazarların başında geliyordu. Onlar Uyanırken şafağı içindeydi hep. Dikti, cesurdu. Alkış ve slogan tufanı içinde kürsülere çıkıyor, eleştiri sağanağını başlatınca da savcıları, bilirkişileri, hafiyeleri harekete geçiriyor ve terlemiş bir alınla indiğinde, “enseyi karartmayın” diye selamlıyordu dalgalanan iç dünyamızı.
   Biz şimdi, Ahmet Altan yaşama bir şey katmadı diyoruz. Güzel. Kitaplarını okumuyor, yeni romanlarını da basmıyoruz. Güzel. “Harfleri bize unutturdu, gramerimizi bozdu, bırakın kalsın kodeste,” diyoruz artık gönül rahatlığıyla. Bu da güzel. Gelgelelim ki, “hiç mi bir şey öğretmedi?” diye ısrarla soran bir yaşam var. Susuyoruz. Suskunluğumuzu dinliyor acı acı ve kendi sorusunu kendi yanıtlıyor bu yaşam:
   “Öğretti,” diyor. “Bir yazar, düşüncelerinden dolayı demir parmaklılar ardına kapatıldığında, yazarları başta olmak üzere bir ülke nasıl susar ve nasıl karşı çıkamaz hale gelir. Bunu öğretti.”
   Öğretilen bu suskunluğa biz alıştık. Suskunluk da bize alıştı. Artık çekebiliyoruz onu. Ne var ki, bizim çekebildiğimizi, yaşam denilen kuşku yumağı ve onun aydınlanmış asi yanı çekemiyor. Ayağa kalkmış, sezdirmeden geziniyor ve arıyor; elli yılda kurulan sağlam bir dostluğu, bir anda kazanılan yüz milyonluk bir kitle desteğine tercih eden has yazarları arıyor feneriyle. 
8 Mart 2021