Avusturalya Koloni Edebiyatı

 Melbourne –Avustralya edebiyatının ilk yüzyılına damgasını vuran, yalnızlık ve meraktır. Bu iki sözcüğün çocuğuyum ben. Neden İngiliz edebiyatının soluk ve titrek bir parçası olarak kaldı bu edebiyat bu ilk yüz yılda? Çıkamadım içinden. Çok çay içtim. Anlayamadım. Yıldım bu hayata kendimi anlatamamaktan.

Papağan yuvalarının iç içe ormanlaştığı bir kasabadaydım. Bu, Amerika edebiyatı için de böyledir sanırım. Lanet olsun. Yeni keşfedilen ve sömürgeleşen ülkelerin kaçınılmaz bir kaderidir bu. Benim kaderime benziyor. Dilin, orospulaşan özgür tarihini hangi dil yazacak bilemiyorum.

Avustralya edebiyatı, ilk yüzyıl içinde, dil ve üslup olarak, İngiliz edebiyatının sadık bir izleyicisi olmasına rağmen, konu itibari ile farklılığını ortaya koydu. İrlanda ruhu farklıdır. Yeter ki ayaklarında zincir olsun. Onlar, gemilerin dehlizlerinden çıkıp, ayaklarını üç renkli Aborjin toprağına bastıklarında, akıl almaz kuş, papağan, hayvan ve bitki çeşnisi kıtayı kırıp geçiriyordu. İşte bu farklılıktır, farklılığı yaratır. Bugün gelen possum yüzlü kadın da aynı şeyi söyledi. Farklı bir kadındı. Burda yaşayan her kadın, bir dilin veya kalbindeki bir kıtanın gerçeğinden bakıyor insanın kalbine. Bana bol bol baktı ve gitti. Yorumlarım ve ateşim çoğaldı.
Tablo: Muzaffer Oruçoğlu

İlk yüzyıl içinde, İngiliz edebiyatçıları Avustralya’ya taşınmadığına göre, leziz bir edebiyatçı kuşağının oluşması, hayli zaman aldı bu kıtada. Kanguru, koala ve Aborjin avlamaktan zaman ayıramamanın da payı var bunda. Dedim ya, kıtaya ilk gelenler, Amerika Bağımsızlık Savaşı’ndan sonra Amerikan kolonilerine götürülemeyen İrlandalı ve bilmem nereli kürek mahkumları ve onları getiren askerlerdi. Firar etmeyi, kadın aramayı, avlanmayı ve isyan hayali kurmayı seven yaratıklardı bunlar. Bunları yoksul kitleler, küçük tarımcılar ve giderek İngiliz buharlı dokuma sanayisinin yün ihtiyacını karşılamak için koyun sürüleriyle gelen acentalar izledi. Çiftliklere kızartılmış et kokusu ile yeni topraklara ve yaratıklara dair hikâyeler hakim oldu.

1788 ile 1880’e arası, arzu ve hırs dönemiydi. Bu ilk döneme, kıtayı keşfetme, verimli alanlara yerleşme, iş kurma çabaları damgasını vurdu. Çiftliklerdeki kadınlar yalnızlaştı. Bekleyiş, arayış ve intahar arasındaki ilişkiler gelişti. Siyah ve beyaz kadınlardan melez bebekler çıktı. Bu durumun doğasına uygun olarak, Avusturalya koloni edebiyatı ‘ha gayret,’ diye yekindi. Keşfedilen yeni bir dünyayı öğretme arzusundan kaynaklanıyordu bu yekinme. Bir bakir gerçeklik aktarımı, bir tasvir dili olarak gülümsemeye başladı edebiyat. İngiltere’den getirilen dil ve üslup canlandı. Gazeteci anlatımını çağrıştıran yazılar, denemeler çoğaldı. Bunlar estetik inceliği, derinliği ve de yeni bir dil ve üslup yaratma çabasını ıskalıyordu tabi. Güzel kadınların çoğalmamasının nedeni de bu yazılardı sanırım.

Belgesel bir anı iklimiydi bu. Bunalımı katmerleştirdi, terleyenler çoğaldı, evlere gazeteler, dergiler, deniz aşırı hikâyeler ve kitap rafları girdi. İlk yüzyıla hakim oldu bu. Sürgüne ve fethe dayanan koloni yaşamının, inkâr edilmiş, hiçleşmiş kanayan yanı diyebilirim buna. Karınca köresi gibi sözcük, imgelem ve metafor kaynıyordu. Eksik olan bu durumu inceliğe, yeni bir yaşama, bir büyük imgeleme dönüştürecek olan yazarlardı. Onlar da ortada görünmüyorlardı. Kadınların okumalarında dikkate değer bir canlanma vardı. Tüm bunlara rağmen, yine de dikkate değer yazarlar çıktı bu dönemde; bizleri, ilk yerleşimcilerin, kürek mahkumlarının, altın ve kömür madencilerinin, haydutların yaşamına taşıyan yazarlar; dönemin el değmemiş doğal güzelliklerini, büyük kuraklıklarını, yangınlarını ve hayvan dünyasını bize yaşatan yazarlar… Bu yazarların ilki, William Charles Wentworth’tu.

18 Kasım 2020