VEGAN ABLA

Tartışma, dili soğuruyor, anlam kırılıp kayboluyor. Odamın kapısı açılıyor birden. İçeri giren delikanlı, “Vegan Abla seni çağırıyor, abi,” diyor. Yıkıntılarımı yüklenip gidiyorum. Koltuğunda hece taşı suskunluğuyla oturan Vegan abla,
“Beni bu kör uğultudan kopar, ormana götür, daralıyorum,” diyor.
Daralan ses, kör uğultuyu içine alıyor, daraltıyor beni. Ayakkabı yığınının üzerine atılan bastonunu getirip veriyorum. Bastonun h harfi şeklindeki tutamağına dayanarak ayağa kalkıyor. Eve karşı bir çıkış tavrıyla çıkıyor evden. Düşebilir diye, yanıbaşında, istim üzerindeyim. Kendi ‘hayır’larına dayanmayı aşk haline getirdiği ve bastonuma bile dayanmak istemiyorum, diye düşündüğü için koluna girmeme izin vermiyor.
Türklerin, aynı anda, tüm duygularını ayaklandırarak, hep birden bağırtılı konuştuklarını; zamanlarını, modern yaşamın hızına ve mekanın parçalanışına göre ayarlamadıklarını; plansız, programsız halklar kategorisine girdiklerini; yaşarken değer verilmeyen, öldükten sonra da güç ve toteme dönüşen yaşlıların oluşturduğu bir kültürden geldiği için, kendi gerçekliğini duyumsatmaktan ziyade dayatan toplumları çok iyi anladığını anlatmaya başlıyor, yamalı bir sesle. Dinliyorum çaresiz. Göğün mavi menevişinde karanlık ağıyor içime. Beş dakkalık yolu, kaplumbağa hızıyla yarım saatte alıp, ormana giriyoruz.
Dev okaliptüs ağaçlarının dibinde, kara bir yılan gibi kıvrılan patikaya girince, yan yana yürüme imkanı ortadan kalkıyor. “Arkama geç,” diyor. Yaşamı boyunca, kadının arkasına üç kocanın geçtiğini, üçünü de tekmeyle savurup attığını düşünerek, geçiyorum arkasına. Önden değil, arkadan daha biçimli ve genç görünüyor.
Ormanın iç içe geçen, iç yaratan, karmaşık ruh dili, sessizleştiriyor kadını. Biraz ilerledikten sonra duruyor, “şurda oturalım,” diyor. Bastonun gösterdiği kayalıklara doğru yürüyoruz..
Minnacık kertenkele ışıltılarının görünüp kaybolduğu, kınalı bir kayanın üzerinde oturup, karşı tepeleri saran ormanı ve kuş florasını seyre koyuluyoruz. Yosun, kavrulmuş ot ve yabani şalgam kokusuna kayıyor dikkatim.
“İnsandan uzak, ağaç ve hayvan toplumuyla iç içeyiz,” diye mırıldanıyor. “Bu türler mahşerinde hiçbir şeyin sınırı yok. Bu güzel varlığın, tek bir türe, insan türüne de çok fazla ihtiyacı yok. İnsanlığımdan sıyrılmak için geliyorum buraya. Sıyrılamıyorum. En büyük sorunum, insanlığım.”
Tam bu sırada, cep telefonum zırlıyor. İnsanlığın gereksiz ve geveze takımından biri. Kısa kesiyorum.
Telefon kullanmadığı ve kızına, gideceği yerin telefonunu verdiği için, “Kimdir o, Mary mi?” diye soruyor.
“Hayır,” diyorum. “Sydney’den bir arkadaşım. ‘İŞİD tamamen yok edildi,’ diye kutluyor beni.”
“Korkunç bir yanılsama, boş bir kutlama,”diye mırıldanıyor.”
“Neden?” diyorum. “ Zalim bir örgüttü. Akıl almaz kırımlar yaptı, tarihi eserleri yıktı, kadınları sattı.”
“Sahip olmak, satmak ve öldürmek. Bunlar, görülmemiş şeyler değil ki. İnsanlık tarihini karakterize eden bunlardır.”
“Katılıyorum. Ama bunlar, insanları yığınlar halinde mülk edindiler, sattılar ve katlettiler.”
“Şaşmana şaşıyorum. Biz bu değil miyiz? Mülk sahibiyiz. Mülküz. Mülk, mülkün hem tüccarı, hem de katilidir. Sadece nesnelerin değil, öznelerin de birer mülk olduğunu unutuyorsun galiba. İnsan insanın, ailenin, devletin, mülk sisteminin ve tanrının mülküdür. Babayla ana birbirlerinin, çocuk ise her ikisinin mülküdür. Yaratan ve yöneten insan, yarattığı ve yönettiği mülkün sadece bir sahibi, öznesi değil, aynı zamanda onun bir nesnesi ve mülküdür.”
“Mülkün, mülkü olmak, yani sahip olduğu ve yönettiği mülkün kölesi olmak ve onun tarafından yönetilmek. Mesele bu mu sadece?”
“Evet bu,” diye diretiyor. Orman susuyor. “”İnançta, siyasette, gerçek ve sanal yaşamda ortaya çıkan tüm ideolojilerin üzerinde yükseldikleri biricik zemindir bu. Tarih budur.”
“Tarih, öz itibariyle bir sınıf mücadeleleri tarihidir,” diyorum, sırf bir şey söylemek, susmamak için.
“Orasını bilmem,” diye çıkışıyor. “Tarih, insanlığın bir bölümünün, yığınlar halinde, akıl almaz bir sahiplik ve egemenlik duygusuyla, -yarattığı kendi tanrısını da yanına alarak,- bir başka bölümüne saldırısının, esir edişinin ve esirlerini satışının bir tarihidir. Ben bunu bilirim. Satan, satıştan gelen paranın kölesi haline geldiği için, kendisini de satmış oluyor aynı zamanda. ”
“Ben senin kadar karamsar değilim. Şu an, daha gelişmiş, daha ileri bir tarihi, farklı ve nisbeten daha uygar bir tarihi yaşıyoruz.”
“Evet, farklı bir tarihi yaşıyoruz,” diyor kararlı ve alaycıl bir sesle. “Çünkü yapılanlar, daha uygarcadır. Fabrikalar ve tekeller, orada çalışanlarıyla birlikte satılıyor. Kadınlar, kendilerini sokaklarda ve kerhanelerde, anlık, uygarca satabiliyorlar. Millet vekilleri, gazete yazarları, din adamları, kumaşı özgün olan veya olmayan herkes, pazarlarda, açıkça ve uygarca satabiliyorlar kendilerini.”
“Saldırılar barbarcadır ama.”
“Hayır,” diye itiraz ediyor. “Saldırılar uygarcadır. Daha çok, askeri hedefler esas alınıyor. Öldürme biçimleri daha narindir. İŞİD’in yaptığı gibi kafa kesme, göz oyma, yakma sahneleri pek yoktur. Güçlü bir bomba ile anında, acısız yoketme yöntemi izleniyor. Geride kalanları saymazsak, Hiroşima ve Nagazaki’deki halk, acısız bir şekilde, uygarca ölmüştür.”
Yapılanları savunuyor mu, eleştiriyor mu, diye kuşkulanıp gözlerinin içine bakıyorum. “Uygar bir insanın yapabileceği şeyler değil bunlar,” diyorum, laf olsun, torba dolsun diye.
“Hayır, tam tersine, uygar insan yapıyor bunları. Seyreden uygar insanın da bu tip kırımlara fazla bir itirazı yoktur. İŞİD gibi yeter ki kafa kesmesin, göz oymasın, yakmasın ve kadınları yığınlar halinde, pazarlara sürüp satmasın. Uygar insan, haklı olarak, kadının bir başkası tarafından satılmasını hoş karşılamaz. Eğer bir satış söz konusu olacaksa, kadın kendini değil, belirlenen yerlerde, cinselliğini uygarca satmalıdır.”
“O zaman ben kendime uygar diyemem.”
Bir tutam ak saçın bulunduğu kel fafasını kaşırken, gülüyor. “Hayır,” diyor yeniden. “Hepimiz şu veya bu ölçüde uygarız; sahip olma, satma ve öldürme duygusuna sahibiz. Kendimize özgü bir var olma ve yaşam hukukumuz var. Bizim gibi düşünmeyen veya bize benzemeyen birisini tutuklayabilir, öldürebiliriz. Kurduğumuz hukukta, bir domuz ile bir insanın yaşam hakkı eşit değildir. Bu hukuku, hiçbir canlının fikrini ve onayını almadan biz kurduk. Onun için bir insanı öldürürken duyduğumuz vicdan sızıltısını, ürpermeyi, bir domuzu veya bir kara sineği öldürürken duymayız.”
“İşimizi uygarca yapmanın bunda bir etkisi var mıdır?”
“Tabi ki vardır. Eskisi gibi ezerek, barbarca değil; spreyle, uygarca öldürüyoruz. Eskiden baltayla kesiyorduk ağaçları. Her vuruşta bir çığlık duyuyorduk sağır değilsek. Şimdi anında, uygarca bitiriyoruz işini ağacın. Testere zırıltısında çığlığı da duyulmuyor.”
Aklımı, kusurlarımda dolaştırırken, “öldürmeyen insan da vardır ama,” diye mırıldanıyorum.
“Hayır, yanılıyorsun,” diye çıkışıyor. “Öldürmeyen insan yoktur. Öldürmek bizim işimizdir. Sofralarımız, ölülerle doludur; ama uygarcadır. Eskiden biz öldürüp biz yiyorduk. Şimdi başkaları öldürüyor uygarca, biz yiyoruz.”
Kadının sesinde, sağlam bir bütünlük, tamlık ve özgüven duygusu var. Ama bana ve kendisine karşı yükselen, derin bir itiraz ve düşmanlık ikliminin bu duyguya zaman zaman hakim olduğunu da düşünmeden edemiyorum. Ormanı saran çelişkiler, hırslar, ihtiyaçlar, sevinçler, umutlar, çaresizlikler hörelenip, çelişkilerimi sarıyor.
“İŞİD’e kızmakta haklı değil miyiz şimdi?” diye soruyorum.
“İŞİD’e kızmakta kesinlikle haklıyız. Çünkü işini uygarca yapmıyor, barbarca yapıyor.”
“Farkımız ne?”

“Her şeyden önce barbar değiliz. Farkımız bu. Uygar bir İŞİD’in, uygar mensubuyuz. Tüm insanlık tarihi zaten, istisnalar ve yaşılan güzellikler hariç, bir İŞİD tarihidir. İki döneme ayrılır: barbar ve uygar.''
Mart 2019
GAZETE PATİKA