BİLGİ

Sabah güneşi tarifsiz bir hazla gülümsüyor. Çaylak çığlıkları düşüyor boşluğun can evine. Arılar oğul veriyor. Güvercin bahtı gibi parlıyor, ışığı özümledikçe demlenen kaya kınası, kadının saçlarında.
“Gerçeğin silik ve eksik bir yönüyüm,” diye mırıldanıyor kadın. “ Varlığımın karmaşık iç ilişkilerini, bağlantılarını, çatışkılarını, bilincime çıkarıp keşfedince, garip bir kesinlik duygusuna kapılıyorum. Ne komik.”
Aşağıda, çiçekli vadide, bufalo sürüsünü andıran, sakallı, çıplak bir filozof sürüsü dolaşıyor. Her kafada sürü kadar düşünce, neşter ve kör düğüm. Dağdan inip, sürüye katılmayı, kendini ve kadın düşmanı olan bu sürüyü, haz ve bilgi halesi içine çekip, değiştirmeyi arzuluyor kadın.
“İnsan, sadece belirli koşullar altında değil, koşullara bağlı olmaksızın da insanı değiştirebilir, değişebilir.”
İzlemeye koyuluyor, kayaların dibinden çağlayarak inen suyu.
“Bilgi geliyor,” diyor, sürünün en yaşlı filozofu, yanındaki en genç filozofa.
Başını kaldırıp, Bilgi’nin dağdan inişini izleyen genç filozof, “Bilgi gerçeğe bağlı olarak değişir ama bu kadının değişimi bu kurala uymuyor,” diyor.
“Her filozof, bu kadının dağdan inen ateşini gözlemeli, gönül deneyine tabi tutmalı ve kendi ateşini yaratmalıdır o ateşten,” diyor bir üçüncüsü.
Yaşlı duruyor, aşısız ağaçların salkım salkım sarkan meyvelerine bakıyor:
“Ben, tüm olanca körlüğümle bakmak, gözlem ve deneye tabi tutmak istemiyorum bu kadını. Melaikelerimi harekete geçirmek hoşuma gidiyor. Güzeli saran belirsizliği, içkinliği, duygu ve düşün gücüyle biçimlendirmek, kendi eserim haline getirmek, daha çok haz almama yol açıyor. Kanım harlanıyor o zaman, güzelleşiyor, en hassas organımda toplanarak onu çelik gibi sertleştiriyor.”
“Benimki şimdiden sertleşti,” diyor, genç Filozof. “Bu kadın, gerçeğin özüdür. Adı üstünde, Bilgi’dir. Bizi, içimizi, iç güzelliğimizi izliyor.”
“Hayır,” diye çıkışıyor yaşlı. “Hiçbir Bilgi, gerçeğin özünü, büyüsünü, iç kıyametini, bağlantılarını, çöküş ve yükselişlerini tam olarak vermez, veremez. Öyle olsaydı, benimki hemen sertleşirdi. Gerçeğin özü ateşse, bilgi onun külüdür.”
Dağdan inişini tamamlayıp, sürünün kıyısına dikeliyor Bilgi. Sürü, birden durup, yönünü susamış bir arzuyla Bilgi’ye doğru çeviriyor; topuklara kadar inen örgülerin, göğüslerin, gözlerin fermanını izlemeye koyuluyor hayranlıkla. Tilki, kuş yuvasından çıkarıyor burnunu. Armut ağacından iniyor ayı. Sürünün keçi sakallı çobanı, şeyhül filozof, kayalıklarda kümelenen mavi güvercinleri, vaşakları ve Bilgi’yi süzüyor yutkunarak:
“Aletlerinize ve yarılmış fetişlerinize hakim olun!” diye bağırıyor. “Kendinizi harlanmış dar bir deliğe sürmeye yeltenmeyin. Bunu yapmakla, felsefe yapmış olmazsınız. Daralırsınız bilakis. Felsefe, daralma değildir. Felsefe, düşünceyi ve hayali sonsuza sürme hareketidir. Durmayın, mayışmayın. Hareket edin.”
Sürü, şeyhül felasifenin bağırtısına sığınarak hareket ediyor.
Olduğu yerde duruyor genç filozof:
“Ben, sürüden ayrılıyor ve Bilgi’ye yönelme yönünde veriyorum kararımı,” diye iç geçiriyor. “Daralmaya razıyım, seviyorum harımı.”