SAVAŞ ve SANAT

  Sanat ve edebiyat, yaşamın ve bir bütün olarak ayrıntılar dünyasının bitip tükenmez çatışmalarıyla beslenir. Geçmişin, şimdinin, geleceğin, maddi ve manevi gerçekliğin canalıcı inceliklerinde gezinip durur. Sanat ve edebiyat, gerçek hayatta huzur olmadığı gibi kendi hayatında da huzur olmadığını bilir.

   Sanat ve edebiyat, diğer sorunlara nazaran savaş sorununda çok daha hassastır; kendi savaş ateşini sürekli korur ve besler; savaş mağduru insanların, hayvanların, doğanın ve bizzat savaşanların ruhundaki depremi kendi ruhunda duyar ve savaşa karşı dipten gelen bir savaş olarak ortaya çıkar. Hal böyleyken, nasıl oluyor da bir bölüm sanat ve edebiyat, dünyanın yoksul ve mazlum bölgelerini kasıp kavuran savaşların kıyısında hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyor. Nasıl oluyor da derin bir yıkıcı olan bu yaratıcı güç, derin yıkıcıları görmezlikten geliyor ve hatta onlardan korkuyor.

   Bu korku ne yazık ki Türk edebiyatında daha derindir. Türk edebiyatının 68 ve 78 korkusu incelemeye değer bir korkudur. Bu korkunun özünde devleti savunma güdüsü vardır. Edebiyat hiç devletçi olur mu demeyin.Türk edebiyatı, bazı istisnaları saymazsak devletçidir.

   Sanat ve edebiyat, yaşadığı çağa sığamamış olmanın krizini yaşıyorsa, belasını arıyorsa, yani gerçekten sanat ve edebiyatsa, komünar iklimden, derin yıkıcılardan korkmaz. Onu siyasal alanda bir bela, bir yıkıcı olarak görür; merak eder, ruhuna, iç zenginliğine doğru yolculuğa çıkar onun. Yıkıcının yıkıcıyı merak etmesinden daha normal ne olabilir ki. Her ikisi de modern köleci köhne dünyanın böğrüne ateşi dayayan birer demircidir sonuçta. Geçen yüzyılın en büyük düşünür ve edebiyatçılarından Jean-Paul Sartre’yi ve Simone de Beauvoir’yi, Che Guevera’ya; Marquez’i, Subcommander Markos’a götüren saiki izah edemeyiz aksi taktirde. Edebiyat, ister savaşı, ister aşkı, isterse beli kırılan bir karıncanın acısını anlatsın, eğer iyi edebiyatsa, göremediğimiz, hatta hissedemediğimiz büyük yıkıcının, meçhul hayatın, gizemli uğultusuna, sirenlerine doğru yürür. Pankartında, eciş bücüş harflerle tek bir cümle yazılıdır: Ahlakı ve baskıyı yaratan biziz, hayat ahlaksız ve özgürdür.

   Sanat ve edebiyatı karakterize eden bu durum, derin bir devrim için de geçerlidir. Perspektifi geniş bir devrim, savaşı ortadan kaldırmayı amaçlar ve tüm edebiyatı iştiyakla kucaklar; varlık aleminin ışığından, renklerinden ve anlamından bir parça  olarak görür onu; irdeler, eleştirir, özümler. Yaratıcı dünyanın devrimi, sırf açıklayan, öğreten bir sanat ve edebiyattan yana olamaz. Hayatı verili devrimin ve başkan babanın görüşlerine uygun hale getirerek “özgürleştirmek” isteyen bir sanat ve edebiyattan yana hjç olamazlar. Sanatın ve edebiyatın kendi gerçeği vardır. O doğası gereği devrimcidir. Onun gerçeği iğfal etme, büyüleme ve aydınlatma gücü, kendini kuşatan, var eden somut gerçekliğinkinden daha güçlüdür. Bunun içindir ki sanatçılar (adı üstünde sanatçıysa tabi), sanatın özgür ve bağımsız dünyasını baskı altına alan, örseleyen politikalara kararlıkla karşı çıkarlar. Sanat ve edebiyatın bu anlamda duruşu, sadece yıkılan köhne devletin değil, kurulan devrim devletinin karşısında da diktir.

31.03.2018