Yalın Özlü ve Duru


Davranışlarını billur damlaları gibi sıralıyorum,yani ışık zerreciklerinden dev bir piramit kuruyorum,ruhunu anlatıyorum yani.Bazı yazarlar vardır ki,insanın manevi alemine bir Evliya Çelebi iştirakiyle dalıverir. Alemin tüm motiflerini,renk ve ışık cümbüşünü, çirkin ve cazip yanlarını,dövüşkenliğini ve mülayimliğini,gücünü ve acizini, yalınlığını ve karmaşıklığını olanca gücüyle sergiler.''Ben bu ruhu usanmaz bir seyyah gibi gezdim, betimledim, tahlil ettim,onu estetik dehamın gizemli aynasında yeniden ürettim ve işte karşınızdaki insan budur diyerek size takdim ettim'' der. Bazı yazarlar vardır ki,insanı anlatmak için onun manevi dünyasına pek girmez. Anlatmak istediği insanın davranışlarında seyahata çıkar. ''Davranış insan ruhunun aynasıdır. Ben ki, kritik ya da berceste davranışlar avcısıyım.Davranışları inci daneleri gibi sıralıyorum,yani ışık zerreciklerinden dev bir abide dikiyorum, ruhun manzarasını betimliyorum'' der. Ruh seyyahı, davranışlar seyyahı. Her ikisinin de amacı aynıdır: İnsan denilen kerametin sırlarını aşikar etmek,onu çırılçıplak ışığa çıkarmak.
Nihat Behram Kaypakkaya'yı anlatırken ikinci yöntemi tercih ediyor. Yani onun davranışlarında, yaşam ve mücadele tarzında seyahata çıkıyor. Anlatımı kıvrak, ışıltılı,cazip ve büyülü değildir.Bilgece bir derinlikten yoksundur. Mizahın, hicvin ve tasvir sanatının ulu silahlarından yoksundur. Ozanın bu düzyazısında şiirin coşkun ikliminden ya da yedi renkli kuşağından pek az izlere rastlanır.Bu nedendir? Ozanın beceriksizliği mi,yoksa bilinçlice seçilmiş bir tercihi mi, bilemiyorum.
  Konu nedir? Bir yanda anlatılmak istenen bir kahraman var, bir sınıf ve halk kahramanı. Bu ne Ş. Briand'ın anlattığı, o sınıf tepişmeleri ve entrikaları hercümercinden doğan Napolyon'dur ne de Stefen Zweig'in,yeryüzünün tüm burjuva siyaset cambazlıklarını ruhunda toplayan Fouch'udur. Bu doğrudan,açık, yalın ve pervasız;yani sürekli günışığı gören ve şafağı ilk seyreden bir doruk kayası gibi emin ve tekin olan bir direniş ustasıdır.Onun bizzat kendi kutsal serüveni şunu der gibidir: Üşürülmüş bir hançer gibiyim be; ışıltılı, narin tasvirime ne gerek var.Üşürülüşümü söyle. Meramımın tasvirine ne gerek var; şavkım meramımı anlatıyor,şavkıdığımı söyle.Evet, bir yandan anlatılmak istenen bir kahraman var,  bir sınıf ve halk kahramanı.Diğer yanda ise onun ayağını bastığı destansı toprak: Dağ ve zindan.  Munzur ve Nurhaklar. Munzur ırmağı ve Fırat. Doğrudanlık,mağrurluk ve yalınlık bunlara mahsus değil midir. Sonra üşürülmüş bir hançerin pas renkli demir kınından ne farkı vardır zindanın?
  Tüm bunları düşünürken, acaba yazarı yalın olmaya bu yalın gerçek mi zorladı diyorum. Köy kahvesinde oturan yorgun ve duygulu bir ırgat gibi konuşuyor. Zorlanmadan, cümlelerini nakışsız kelimelerle örerek, özünü sözüne vererek. Destana sonundan başlıyor sonra ani bir bismillahla başa dönüyor. Sürdürüyorum okumayı. Irgat, zamanın behrinde ölen bir oğlunu anlatıyor.''Tırpan kullanırken yorulmak bilmiyordu.''  ''İşçilerle kolkola barikatlardan geçiyordu.''  ''Daha çok yoksul köylülerle ilişki kuruyordu.'' ''Yapılmasını tasarladığı şeyi ilkin kendisi uyguluyordu.'' ''Hiç sezdirmeden sorunların siyasi özüne giriyordu.''  ''-yordu....-yordu....-yordu.....'' Sayfaları yarı uykulu, ensemi kaşıyarak ve esneyerek 'yordu.....' treniyle geçiyorum. Bu uyutucu yalın akış farkında olmadan beni güzel ciddiyetin bağrına götürüyor. Artık uyumak mümkün değildir. Karşımda büyük Munzur ve Nurhaklar duruyor. Ensesine kurşun yemiş,kan revan içinde yatan bir muhtar duruyor.Sadece su başlarını tutan devlere karşı değil, aynı zamanda '' doğa güzellikleri ve insani ilişkilere karşı katılaşmaya yüz tutabilecek duygularla mücadele eden'' lirik bir kahraman duruyor. Sahradan vahaya çıkıyor.
  Ve hüzün ve dağlarda apansız yankılanan silah sesleri. ''Bir gülüşün, bir dostluğun, bir haberin, bir konuğun, bir mektubun hesabını soran'' kuzgunlar. Tek kuruşunla gözü çıkan bir çocuğun çığlığı. Korkudan dağlara sığınan ayakları donan bir kadın. Sırtının sıcaklığını ve kanını toprağa sabırla emziren yoksul bir köylü... Yazar bizleri, Homeros gibi hiç kanatlı sözler söylemeden zirve sislerine,uçurumlara ve sonu belirsiz tehlikelere götürüyor.Cümleleri sindirerek, ihtiyatla okumaya başlıyoruz.
  Kar'a ve sis'e bürünmüş sahipsiz dağlarda yürüyen bir avuç silahsız insanın ayak izlerinde yürütüyor yazar bizleri. Sisler, şafağın ilk soluğunda hafiften ışımaya başlarken karlı bir zirvede, götürüp tüfeklerin ve uçurumun ablukasına sokuyor. Okuyucu olarak, anadan üryan ve silahsız, taraf tutmak, çatışmak zorunda kalıyoruz. Bu denli insancıl ve ''tarafsız'' olmamıza rağmen, olmayan mermi sandıklarını şerit şerit tüketiyoruz. Sonunda yazar duruma müdahale ediyor. Bizlerden değil, devlerden yana geçerek... Beş silahsız neferimizden üçünü sağ salim uçurumdan atıyor; ikisinin ise sıcacık kanlarını Vartinik karlarına emziriyor.
  Ölülerden birisi sırığa bağlanarak zirveden deredeki köylere kadar sürüklene sürüklene getiriliyor. Diğer ''ölü'' yani biyografik destanın baş kahramanı ise ayağa kalkarak kaçıyor. Masalımsı bir durumdur bu ama  gerçektir. Daha sonra silahlı devlerin arasında görüyoruz onu. Korkunç bir derede, karların ve buzlu suların içinde, yırtık lastikli donmuş ayaklarını  sürükleye sürükleye... Elleri kelepçeli, haşin, mağrur ve dimdik... Görkemli dağlar artık gerilerde kalmıştır.
  Biyografinin bu bölümünden sonra yazar, tanık olarak sık sık belgeleri dikiyor karşımıza. Bu belgeler biyografiye apayrı bir tad ve güç veriyor. İfadeler, yüzleştirme tutanakları, mektuplar ve bunlar arasında yer alan direnişin öyküsü. Biyografinin başında, oğlunu Diyarbakır mahpushanesinde görmeye giden babayı otobüs içinde bir başına öylece bırakarak biyografi anlatmaya girişen yazar, sonlarında aynı babayı bıraktığı yerden harekete geçirince kurgudaki güzelliği görüyoruz. Biyografinin son bölümünde gerilim doruğuna vararak güçlü bir estetik hüzne dönüşüyor.
  Sen yaptın? Ben ki yarattım. Yani olguyu anlattım. Kılcal damarlarına nüfuz ederekten sırlarını, güzelliklerini ve çirkinliklerini, ateşini ve külünü, hamlesini ve hantallığını, kerametini ve rezaletini çıkardım açığa. Yarattığım bu şey, hakim, bilgin ve kahhardır. İbrettir, gayet açık ve nettir. Neşteri bilimin örsünde bilendi. Manevi alemimize dalacak, bizi karanlığımızdan parçalayacak. Şafak çok parlak başladı, içimizin kapısını bu şafağa açacak.
  ''Sen ne yaptın'' sorusuna her yazar aynı cevabı verebiliyor mu?
Nihat Behram söz konusu yapıtıyla,öz olarak aynı cevabı veriyor diyebiliriz. O bu eserle insan ruhundaki statükoya saldırıyor. Saldırmakla kalmıyor, insan ruhundaki ileri değerleri, güzellikleri, yeni güzelliklerin yaratılmasında seferberliğe teşvik ediyor. Nihat Behram, Yaşar Kemal kadar geveze (eleştirel- geveze) bir insandır. Eserini yer yer edebi gevezeliklerle güçlendirseydi çok daha iyi ederdi. Öte yandan, kahramanlarına, özellikle de baş kahramanına tek yönüyle, olumlu yönüyle yaklaşıyor. Eserin göze batan bir zaafı da budur. Bu sanırım, onun kahramanlarını çok yakından tanıyamamış olmasından, genellikle tanıklara ve belgelere dayanarak konuşmak zorunda kalmasından kaynaklanmaktadır. Ama bu zaaf, kitabın bizde bıraktığı güçlü, güzel ve ilginç etkinin yanında pek fazla varlık göstermiyor. Kitabın özellikle son işkence bölümü insanda zengin çağrışımlar yaratıyor.
  Bu kitapta kim kime işkence yapıyor ve kaç tür işkenceyle karşı karşıyayız? Direniş, Nemrut'un maddi ve manevi işkencesi altındadır. Ama genellikle görülmeyen bir işkence daha var. Direnişin Nemrut'a uyguladığı manevi işkence. Kitapta bu ikinci işkenceyi ben bariz bir şekilde sezinledim. Direnen insanın, direnişiyle Nemrut'a uyguladığı manevi işkence haylice ağırdır. Direnişçilerin öldürülmesinin nedenlerinden bir tanesi de bu manevi işkenceye son vermek değil midir? Kuşkusuz Kaypakkaya'nın öldürülüşünün en temel endeni bu değildir. Muhtemel büyük tehlikenin bertaraf edilmesi sorunudur. Demek oluyor ki, kitapta sadece işkencede ölümün güncesi yer almıyor. Bu işin esas yanıdır. Kitap aynı zamanda, direnişin işkence tanrısına uyguladığı manevi işkenceye de yer veriyor. Bana göre en ilginç yanı da budur. Yazar, işkence tanrısının işkencedeki güncesine biraz daha önem verseydi kitabın dokusundaki orijinal motif güçlenirdi.
  Nihat Behram'ın kitabında, Kaypakkaya'nın ideolojik ve politik görüşlerine yer vermemesi önemli bir eksiklik midir? Bence değildir. Onun temel karakteristik özelliklerini sabetlice koymuştur. Bu kitabı okuyan, devrimci proletaryanın bir sıra neferiyle, önder bir kadrosuyla karşı karşıya olduğunu kolayca anlar. Nihat Behram, sade yaşayıp sıkı çalışan bu büyük devrimcinin hayatını son derece özlü bir tarzda, yüzbinlere sunmuştur. Kim ne derse desin bu kitap, rengini kahramanlarının kanından alan ve her okuyuşta yeni bir şafağı müjdeleyen güzel bir uçurum çiçeğidir. Eğer yazar, kahramanının doğrudan övgüsüne az girseydi ya da hiç girmeseydi (ki övgüleri haketmiştir), övgüyü hep onun davranışlarıyla yaptırsaydı, kuşku yok ki, bizlere çok daha kırmızı,cazip ve katmerli bir uçurum çiçeği sunmuş olacaktı.
  Gelecekte devrim ve halk, böylesine yalın, özlü ve güzel ürünler veren, devrimin ateşten çığlığını ufukların ötesine taşıyan bu tip insanları, şahsında ya da mezarında bir demet minnettarlık gülüyle onurlandıracaktır.