Muzaffer Oruçoğlu Sergisi ve İtirazın Ruhu

18 Aralık 2010 - 5 Ocak 2011 tarihleri arasında İstanbul, Muzaffer Oruçoğlu’nun resimlerini görme olanağı buldu. Taksim’deki Mefisto Kitabevi’nde açılan bu sergi, “Antagonizma” adını taşıyordu.Sanat piyasası ile neo-liberal sistemin organizasyonları arasına sıkışmış olan İstanbul sanat ortamı, Muzaffer Oruçoğlu’nun resimlerini ne kadar tanıyor ya da bu resimleri ne kadar önemsiyor, bunu kestirebilmek ya da olumlu bir yanıt verebilmek zor. Aslında bu tip bir sıkışma, yalnızca İstanbul’un maruz kaldığı bir durum değil elbette; dinamik sanat ortamlarına bakarsak, dünyada da bu böyle…İster (özellikle 19. yüzyıldan itibaren Avrupa’dan günümüze uzanmış) geleneksel sanat piyasasını oluşturan kurumlar olsun, ister günümüzde neo-liberal sistemin organizasyonlarını yürütmeyi üstlenmiş kurumlar olsun, bu iki kurum yapısının da sanata bakış açısı genel olarak “meşrulaşmış sanat yapıtı” ve bu anlamda “meşrulaşmış sanatçı” çerçevesinde sabitlenir. Böylece şu söylenebilir ki, sanki birbirleriyle bir takım farklılıklar gösteriyormuş gibi duran bu iki kurum yapısı, meşruluklar bağlamında birleşir. Yani her ne kadar bu iki kurum yapısı hayli farklı gibi algılansa da, meşruluklar bağlamında aynı mantığa sahiptirler. O halde bu mantığa uygun olmayanların sanat ortamına girebilmeleri ve orada ilgi uyandırabilmeleri neredeyse olanaksızdır. Bu yazdıklarımız bakımından kısaca bir saptama yapacak olursak; eğer bir sanatçı ve onun yapıtları, herhangi bir sisteme angaje olmazlarsa, sanat ortamında meşru sayılmıyorlar ve orada yer alamıyorlar. Sonuçta bir sanatçının meşru sayılabilmesi adına, tüm itirazlarını “bildik” bir “itiraz sistemi” içinden öne sürmeleri gerekiyor.Üstelik bu durum yalnızca sanatla sınırlı değildir. Eğer siyasi itirazlar da o “bildik itiraz sistemi”ne uymuyorsa, kişi de siyasi meşruluğunu yitiriyor demektir. O artık ne sanatta ne siyasette ne de herhangi bir şeyde, onay görmeyecek ve oluşturulmuş bir meşruluk alanının dışına sürülecektir; bu tartışmasız böyledir.Ünlü tümcedir: “Bir egemen sistemin içinden ‘evet’ ya da ‘hayır’ demek hiçbir şey ifade etmez; iki yanıt da egemen sistemin işine yarar.” Bu yüzden egemen sistemlerin dinamik sanat ortamları bir meşruluk peşinde koşmaktadırlar; kendi dillerinden söylenmiş bir “hayır” yanıtı, onlar için son derece tehlikesizdir. Demek ki itirazların en etkili biçimi, egemen sistemin ve onun meşrulukları dışından, yani onun anlayamadığı bir dilden konuşmaktır. Muzaffer Oruçoğlu (kendi söyleyişiyle) itiraz etmeyi öğrenmiş bir kişidir. Kişiler çeşitli baskılar altında ya itaat etmeyi ya da itiraz etmeyi öğreniyorlarsa, o, itiraz etmeyi öğrenmiştir. Ve biliyoruz ki onun tüm yaşamı, o itirazların getirdiği zorluklarla doludur. Türkiye’nin “hain” yaratma siyaseti, Muzaffer Oruçoğlu’nu hedefin ortasına yerleştirmiştir: 13 yıl 14 ay hapis, firarlar, ilticalar ve yurda duyulan büyük hasret… Ama Muzaffer Oruçoğlu bir “siyasi mücadele adamı” olmasının yanı sıra, bir sanatçıdır: Şair, yazar ve ressamdır. Egemen sistemin ellerinin kollarının bağlandığı, ona karşı gerçek itirazların yaratıldığı, o itirazların özgürce büyüdüğü ve ele avuca sığmadığı yer de tam burasıdır: Sanat… İtiraz etmeyi öğrenmiş bir kişi, itirazlarını roman ve şiirden oluşan 28 kitapla ve sayısız sergiyle yapıyorsa, egemenlerin ona karşı girişeceği tek eylem şiddet olabilir ancak… Sanata dayalı bir itiraz türünün, egemen sistem tarafından kolayca kuşatılamayacağı açıktır çünkü…Şunu hiç unutmamak gerekir: İtiraz yalnızca olumsuz bir takım şeyler söylemek ya da kimi eylemlere kalkışmaktan ibaret değildir. İtirazın bir ruhu vardır. O ruh, itiraz edenin yaşama sarılmasının hissiyatını verecektir bize… Ve bu hissiyat, başkalarına nasıl aktarılacaktır? Burası önemlidir; o itiraz ile yaşama dair hisler kucaklaşmalıdır. Aksi halde itirazlar egemen sistemin baskıları içinde eriyip gider; itiraz ile yaşama dair hisler örtüşmezse, o sisteme “hayır” demekle “evet” demek arasındaki ayrım belirsizleşir. Bu hep böyle olmuştur. Deneyimlenen zorluklar, insanın yaşamla kucaklaşması ve baskılara itirazlar geliştirmesi… Bunların tümü iç içe dururlar, birbirlerine sıkıca bağlanırlar ve bir ifadeye muhtaç olurlar. Bu ifade ise, asla sokakta kullandığımız dil ile (yani iletişim dili ile) tam bir başarıya ulaşamaz. Bu başarısızlığın nedeni, egemen sistemlerin, iletişim dillerini kullanmayı ve onu istedikleri yöne ustaca çevirmeyi bilmelerindendir. Her iletişim dili kendi içinde eski alışkanlıkların, geleneklerin, inançların, kültürlerin, ideolojilerin, yerleşik siyasi empozelerin vb. izlerini taşır çünkü… O halde bizim daha farklı bir dil kullanmamız gerekecektir. O dil, üzerimizde hissettiğimiz baskıdan ve ona karşı geliştirdiğimiz itirazın ruhundan bir şeyler aktarmalıdır; işte o, tam anlamıyla estetiktir.İletişim dili enformasyon üretir. Enformasyon ise bizim inanmak zorunda olduğumuz bilgiler üzerine kuruludur ve hissiyatı aktarmaktan yoksun kalır. Oysa estetik dil enformasyon dili değildir; güncel yaşamda üretilmiş enformasyondan, o enformasyonun bağlandığı bilgilerden ve o güncellik doğrultusunda kimi düşüncelerimizden haber vermez. Estetik dil yalnızca bir histir ve (Adorno’nun tümcesiyle) ona güvenmekten başka çaremiz de yoktur; öyle ki estetik, karşımıza kimi somutlukları getirip koysa da, o somutlukları hissiyatın kaosuyla bozmuştur. Hatta bedenimize aldığımız ve bize büyük acılar vermiş darbeler bile eğer bir ifadeye muhtaçsa, o dil de estetik dil olacaktır. Bedenin acılarından bir şeyler aktarabilmek, iletişim diliyle ve enformasyonun bilgi dağarcığı ile mümkün olamaz.Ve eğer bir tarih yazma gereksinimi doğmuşsa, bu tarih öncelikle kazanılan zaferlerin, kahramanlıkların, toplumsal gururun vb. öykülerinden çok, bedenimizde duyduğumuz acıların tarihi olmalıdır. Dahası, o acılara karşı geliştirdiğimiz itirazların tarihi… Ve bu tarih de o halde, estetiğin aktardığı hislerin tarihidir.Büyük usta Ahmet Telli, Muzaffer Oruçoğlu için şunu yazmıştı: “O eşyayı değil, eşyanın ruhunu çiziyor.” İşte Muzaffer Oruçoğlu’nun bu sergisi, yazılmakta olan kişisel tarihin bir bölümü olarak İstanbul’dan geçip gitti. Romanların, şiirlerin ve geride bırakılmış birçok resmin uzantısında “Antagonizmalar” sergisi, baskının acısından ve itirazın ruhundan bir şeyler aktarıyordu bize… Biz bu resimleri seyrederken, hem itirazın ruhunu hissettik, hem de Muzaffer Oruçoğlu’nun fiziksel varlığını gözlerimizin önüne getirdik. Çünkü itirazın ruhundan söz edebilenler, bedenlere bırakılmış acılarla ve ülkeye girmemekle cezalandırılıyorlar çok zaman. Son olarak da şunu vurgulamalı: Sanattan söz etmek, yalnızca yapıtların “nasıl” olduğundan, “ne” anlattığından ve hangi meşruluklara yöneldiğinden söz etmek değildir. Sanat bu kadar basit bir şey olamaz. “Eğer sanat üzerine yazmak” diye bir uğraş ortaya çıkmışsa, onun da bir ruhu olmalıdır. Belki de klişe sanat tarihlerinin ve sanat kuramlarının yanında, “niçin sanat yapıldığı” üzerine sorulmuş bir soru, sanatın ruhunu daha belirgin biçimde açıklayacaktır bize… Muzaffer Oruçoğlu’nun İstanbul sergisi, İstanbulluya bunu anlatabilmek için buradaydı en fazla… Emre Zeytinoğlu