YAŞLANDIKÇA HAYATA VE KENDİME BAKIŞ MENZİLİM UZADI

YAŞLANDIKÇA HAYATA VE KENDİME BAKIŞ MENZİLİM UZADI"Çocukluğum, yalanın ve efsanenin bol olduğu bir Terekeme köyünde geçti. Daha sonra, hayatım kapalı mekânlarda,sert disiplinli yatılı okullarda, mücadele yıllarının mağaralarında, on üç yıl cezaevlerindeve Avustralya’da genellikle tek başına bir evde geçti. Kapı tıkırtılarını sevinçle açan,bu kapalı, münzevi yaşam, kendi iç dünyama ve mitolojiye doğru yaptığım gezilerin menzilini uzattı..."Kars, Göleli Muzaffer Oruçoğlu. 71 devrimci çıkışının İbrahim Kaypakkaya geleneğinin bilinen simalarından. 68’in kitle gösterilerinden, mağaralarda hararetli parti kurma tartışmalarından, 13 yıl mapusluktan ve üç kıtada geçen ilginç bir yaşamı var. Tüm bu yaşadıklarından biriktirdiklerini tuvalin karşısına geçip ince ince işliyor şimdi. Şimdiye kadar onlarca kitap yazdı; toplam 7 ülkede 50 kişisel resim sergisi açtı. Avustralya’dan Anadolu’ya diyerek kendi toprağını, ama kendisi olmadan, karış karış dolaştı. Bu vesileyle Muzaffer Oruçoğlu’yla iletişime geçtik. Halleşecek çok şey vardı elbet. Siyaset, sanat, hayat, vicdan… Tüm bu, acı tatlı, serüvenini “Dört duvar arasında yaşamayı sevdiğim halde, üç kez kaçmaya teşebbüs ettim” diyen Oruçoğlu’yla konuştukONUR GÜLBUDAK - GÜLŞEN İŞERİ- Resimleriniz Avustralya’dan kalkıp Anadolu’ya, oradan Avrupa’ya dolaşıyor. Bu akışkanlığı bir ırmağa benzetmek mümkün mü?- Sistemli bir şekilde sergi düzenlemediğim, keyfe ve talebe bağlı olarak hareket ettiğim için bunu bir ırmağa benzetemem. Ben resme, roman ya da edebiyat beni sıktığı, soluk alamaz hale getirdiği zaman kayıyorum. Bilgisayar masası ile resim masası arasında iki metre mesafe var. Renklerle oynayınca, oyunun sonucunu tuval üzerinde seyredince iç seslerim çoğalıyor. İyi uyumam için iç seslerimi çoğaltmam, onları ciddiye almam gerekiyor. Yaşlandıkça hayata ve kendime bakış menzilim uzadı. Yapılanlara, yaptıklarıma ya da insanın macerasına, birkaç milyon yıl ileri giderek, zamanın dibinden geri dönüp baktığımda, komediden başka bir şey göremiyorum. Varoluş sorunu üzerinde, insanın bu denli düşünmesinin, kafa patlatmasının anlamını zamana sormak, biraz da eşyanın gözüyle insana bakmak lazım. Zaman, arayışın ya da çıkış çabasının dışında, hiçbir şeyi ciddiye almıyor; kendisini kâinatın merkezine koyan ama yaşadığı ânın da tutsağı olan insanı hiç hesaba katmıyor. Şu anda bendeki kaynak, kargaşayı ve hiçliği çağrıştıran bu anlayıştır.- Özellikle son dönemde sürrealizm daha çok post-modernizmi besliyor. Sizin sürrealizm ve gerçekçilik arasında kurduğunuz ilişki nasıl?- Gerçeğin sıcak zemininde gezinen insan muhayyilesinin gerçeğe teslim olmaması, gerçeği aşma ve yeniden yaratma çabasında sebat etmesi. Sanatçıyı ayakta tutan ve sanatı anlamlı kılan şey bence budur. Mantığın, alışkanlığın, ahlakın, sosyal gerçekliğin sarsılmaz kalın duvarına çarpmak. Kendini, maddi ve manevi aleme, bir sorun olarak dayatmak. Onun asıl eylemi, mevcut gerçeğin bilinen veya bilinmeyen yüzünü anlatmak, açığa çıkarmak, estetize etmek değil, kendi gerçeğini yaratmak, onu da aşmaktır. Sürrealizmden anladığım budur. Gerçeği tüm boyutlarıyla, bünyesindeki geçmişi ve geleceği ile, can alıcı karakteristikleri ve büyüsüyle kavrayamayan, onunla sıcak ilintisini koparan, onun kızgın demircisi olamayan, onun karşısında duygu tutulmasına, vicdani sağırlığa kapılan bir sanatçı, onun üstünde bir gerçek yaratmakta zorlanır. Sürrealizm ile gerçekçilik arasındaki ilişki deyince aklıma ilkin bu gelir. İkinci olarak, gerçeği aşan, gerçeğin üstünde yaratılan muhayyel eserin, bağrında taşıdığı ateşin çapı gelir; gerçeği inkâr veya gerçeğe saldırı gücünün çapı gelir. Bilinen, beylik güzellik duygularını ayağa kaldırmak değil, yeni güzellik duyguları yaratmak; onları alışılmış mekânın ve zamanın dışına çekmek, değişim krizine sokmak. Bütün bu söylediklerimden, benim sanatı güdümleyen, görev ve kurallarla donatmaya kalkışan bir eğilim içinde olduğumu düşünebilirsiniz.- Daha çok minimalist ve karamsar ressamların eserlerinde rastlanan koyu renkler ve az ışık ile çalıştığınız halde toplumcu-gerçekçi bir çizgide duruyorsunuz. Biraz resim tekniğinizden söz edebilir misiniz?- Karşıtlık, ışık karanlık, görsel zenginlik, dışavurum, hareket, boğuntuya kaçmayan ve bağırmayan, yani susan yalın kargaşa… Bu tip ögeler beni çekiyor. Bastırılmış tutsak değerleri, acıyı, acının bizzat prangasını, bu tip araç ve eşyaların meramını, iç seslerini, doğrudan değil, çağrışım yaratacak tarzda resmetme eğilimi, resim tekniğimi etkiliyor. Bundan dolayı, kahve telvesinden okaliptüs reçinesine kadar akla gelebilecek her türlü boya ve malzemeyi geniş bir yüzeyde özgürce kullanarak, çarparak, kazıyarak, yedirerek, eskiterek, kolajlayarak resme dönüştürmeyi seviyorum.- Gelelim edebiyata. Edebiyatta bir tür mitolojik iklim kullanıyorsunuz. Hatta ‘Uçurum Geyikleri’ romanınızda belgesel bir hikâyeye eşlik eden koca bir mitoloji var. Efsanelere ve mitolojiye verdiğiniz önemin nedeni nedir?- Bu birinci derecede, benim maddi gerçeklikten kaçma, kendi sanal âlemime sığınma, okunduğunda gerçeklik duygusu yaratan sanal eserler yaratma eğilimimle bağlantılı bir durumdur. Tabii bunda yetişme ve yaşam tarzının da önemli bir payı vardır. Çocukluğum, yalanın ve efsanenin bol olduğu bir Terekeme köyünde geçti. Köyümüzün sözlü edebiyatında, yalanı estetize eden, anlatırken inandıran ve inananların bakışlarındaki ışıltılara bakarken kendisi de inanan usta Terekemeler vardı. Bunlar yalanlarına sahip çıkan, onları değişik yerlerde, değişik şekillerde anlatan insanlardı; efsaneleri de sezdirmeden değiştirerek zenginleştirme cesaretini ve yeteneğini gösterebiliyorlardı. Ben bu anlatıcıların sadık bir dinleyicisi olarak yetiştim. Daha sonra, hayatım kapalı mekânlarda, sert disiplinli yatılı okullarda, mücadele yıllarının mağaralarında, on üç yıllık cezaevlerinde ve Avustralya’da genellikle tek başına bir evde geçti. Kapı tıkırtılarını sevinçle açan, bu kapalı, münzevi yaşam, kendi iç dünyama ve mitolojiye doğru yaptığım gezilerin menzilini uzattı.- Son romanınız ‘Grizu’ üzerinden soracak olursak Türkiye’de işçi sınıfı edebiyatının durumunu nasıl buluyorsunuz?- Türkiye işçi sınıfının bugünkü gücünü ve mücadele tarihini göz önünde bulundurarak konuşursak, işçi edebiyatının cılız kaldığını söyleyebiliriz. Birkaç örneği hariç, Batıda da durum budur. Bunu sırf, işçi sınıfının, üst sınıflar için tehlikeli bir sınıf olması gerçeğine bağlayamayız. Durum böyle olsaydı, işçi devrimlerinin olduğu ülkelerde, güçlü bir işçi edebiyatına tanık olurduk. İşçi sınıfı edebiyat için büyülü bir alan değil. Edebiyat, makine uğultularından, çekiç ve çark seslerinden haz almaz. Büyünün olduğu yere gider. Edebiyatı, işçiyle çingenenin yan yana durduğu bir yere gönderirseniz, çingenenin ruhunu daha ilginç bulur ve orada konaklar. İşçinin parçalanmış, yabancılaşmış, makineye ram edilmiş, yıkıntı ruhundan ürker. Bu ruhun görünmeyen inceliklerini, alengirliklerini, orijinalitesini devşirme ve bala dönüştürme zahmetini de göze alamaz. Türkiye işçi sınıfı edebiyatı deyince, aklıma ilk gelen yazar Orhan Kemal’dir.- 70’lerin Türkiyesi’ndeki önemli politik adlardan biri olarak bugün sosyalistlerin dünyadaki ve Türkiye’deki durumu size nasıl görünüyor?- Sosyalistler, kendilerini ideolojik ve politik olarak yenileme yeteneğini gösteremedikleri için güçlenemediler. Benim bildiğim, özel, devlet ve kamu olmak üzere üç tür mülkiyet biçimi var. Sosyalistler, özel mülkiyete karşı sosyalist devlet mülkiyetini savunmaya devam ediyorlar. Toplumun tüm mülkiyeti devlete devredilecek, devleti de parti yönetecek. Parti ve devlet, proletarya diktatörlüğü cihazının en önemli parçası olarak, bir geçiş toplumu olan sosyalizmi, komünizme götürecek. Sosyalistlerin siyasal sistemi budur. Bu sistem, bir yığın ülkede çöktü. Sosyalistler çöken bu siyasal sistemin savunucuları olarak kaldılar. Paris Komünü deneylerinden ve yirminci yüzyılın büyük çöküşlerinden dersler çıkararak, devlete ve devlet mülkiyetine karşı, kamu mülkiyetini ve doğrudan demokrasiyi öne çıkaran çok daha demokratik bir sosyalist ya da komün cumhuriyetini yeni bir sistem haline getirme cesaretini gösteremediler. Mevcut durum, ideolojik ve politik bir kriz olarak görünüyor.- Hayatın vicdanında sessizce gezindiğinizi söylüyorsunuz. Bu vicdanı nasıl tanımlarsınız?- Bastırılmış, kendi derinliğinin dibine itilmiş bir vicdan. Gelgelelim ki itildiği derinlikten değil, içine düştüğü fakrü zaruret noktasından, el açıp hacet dilercesine bakınıyor, kollayarak konuşuyor, kendinden başka herkese inanıyor. Yani, söylemeye cesaret edemediği doğrularının kurbanı. Edebiyatın konu ve malzeme olarak ihtiyaç duyduğu, arayıp da bulamadığı bir vicdan.- “Ruhumu sınırlayan şeylerden kaçıyorum,” diyorsunuz, en çok neyden kaçtınız? Ve kaçışı başardınız mı?- Dışımdaki güçlerin bana doğrudan dayattığı şeylerden kaçtım. Hapishane idarelerinin dayattığı yaptırımlardan kaçtım. Bunun biçimi, toplu direnişlere katılmam şeklinde oldu. Dört duvar arasında yaşamayı sevdiğim halde, üç kez kaçmaya teşebbüs ettim. En son, etrafı kitaplarla örülmüş bir kitap çuvalının içinde, arama kapısını geçmek üzereyken yakalandım. Çıktığımda kelepçeleyip askere götürdüler, askerden kaçtım. Yurtdışında dayatılan zorunlu çalışmayı kabul etmedim. Bir lokma bir hırka düsturunu benimseyip, kendime gönüllü bir iş buldum, eski işimi, roman yazma, resim yapma işini... Kaldığım eve gelen her göçmen işçi, “Sen bunca yıl kendini işsiz göstererek, çalışmadan yaşamayı nasıl becerebildin?” diye soruyor. Kaçmaya alışmış bir insana bu tip soruların sorulması hiç doğru değil.- Aborijin kültürü size neler kattı?- Aborijinler, yediden yetmişe resim yapan, şarkı söyleyen, dans eden, gezen ve zorunlu çalışmadan kaçan kavimlerdir. Beyaz karıncaların gözünde onlar, “İşe yaramaz, tembeller”dir. Kendimi Aborijinlerin yaşam kültürüne oldukça yakın buldum. Dev okaliptüs ağaçlarının kabuklarına doğal boyalarla resim yapan ve sade yaşayan bu insanları varoşlarda, küçük kasabalarda ve gittiğim okulların resim ve heykel atölyelerinde tanıdım. Para ve mal biriktirmiyorlar, aşağıda oturmayı seviyor ve ağızlarına geleni de esirgemiyorlar. Konularını masallardan alan ve genellikle hayvan taklitlerine dayanan dansları bende doğal yaratıcı çağrışımlara yol açtı hep. Özellikle de diciridu (ağaç boru) ile hayvan seslerini taklit etmeleri… Saf sanatın gücünü en iyi onlarda gördüm ve etkilendim. Çöl toprağını andıran renkleri geniş ölçüde kullandım.- Sanatın başkaldırı işlevini yitirdiği düşüncesinde olduğunu biliyoruz… Peki bu işlevi yeniden kazanması mümkün mü?- Hiç kimse Dünyanın mevcut gidişatından memnun değil. Çevre felaketi, açlık, kuraklık tehlikesi, bölgesel savaşlar ve hatta yüzyıl içinde bir Dünya savaşı ihtimali, insanın ve dolayısıyla edebiyatın gelecekte başkaldırı kültürüne yeniden sarılacağını gösteriyor. Yıkımların yaratacağı büyük karamsarlık ve yıkım dünyasından doğrularak yeni bir bayrakla ayağa kalkan, yaralı büyük insanlık.Çevre felaketinin olmadığı bir Dünyada, tekelleşme, iki dünya savaşına yol açtı.Küreselleşmenin ve Küresel ısınmanın sancısız, başkaldırısız, savaşsız geçeceğini söylemek gaflet olur. Tüm belirtiler, sanat ve edebiyatın sakız çiğneme döneminin, yüzyılın dibinden gelen ayak seslerinin ateşe dönüşmesiyle sona ereceğini gösteriyor. Geçmişte güneşe şiirler yazan devrim, gelecekte, sadece yıkılan eski sistemle değil, güneşle de cebelleşmek zorunda kalacaktır. Tarih, sanat ve edebiyat başta olmak üzere, hiçbir gücü, bu cebelleşmenin kıyısında bir seyirci konumuna düşürmeyecektir.***"Geçmişe nazaran daha iyi durumdayız..."»Komünist partilerin üyelik sözleşmelerine 'bir resim yapma şartını koymalarını' önererek çoğumuzu gülümsettiniz. Özellikle Türkiye’deki sosyalistlerin sanatı daha ciddiye almaları için neler yapılabilir?- Sanat anlayışlarını köklü bir şekilde gözden geçirmeleri, sanatı sevk ve idare etmekten vazgeçmeleri gerekiyor. Eskiden parti edebiyatı savunuluyor, Parti edebiyatının dışındaki edebiyat ise sistem edebiyatı olarak değerlendiriliyordu. Bir örgüt, diğer örgütün çıkardığı sanat dergisini proleter-devrimci bir çizgide görmediği için okumuyordu. Her örgütün kendine ait proleter-devrimci sanatçıları vardı; taban, bu sanatçıların yazı yazdıkları kendi proleter-devrimci sanat dergisini okuyordu. Bazen bu proleter-devrimci sanatçılar çizgiden sapıp değişik yerlere savrulduklarında, proleter-devrimci örgüt, proleter-devrimci sanatçıları olmayan bir sanatsız örgüte dönüşüyordu.Sanatçılardan boşalan yerleri, sanattan anlamayan ama sanatı devrimin çıkarları doğrultusunda yönlendiren proleter-devrimci kadrolar doldurunca, sanat dergisinin kimyası değişiyor, okuyucuları azalıyor ve kaderi belli oluyordu. Bazı örgütler derginin makus talihini tersine çevirmek, durumu kurtarmak için, dergi sayfalarına proleter-devrimci örgüte yakın duran devrimci-demokrat sanatçıları almak zorunda kalıyorlardı. Eskiden tabanın sanatla tanışması böyle oluyordu. Hiç kuşku yok ki, tabanın sanatsız kalmasından çok daha iyi bir durumdu bu. Şimdi durumun geçmişe nazaran daha iyi olduğu kanısındayım.