Sanat Gücünü İnsanın İç Yıkıntılarından Alır

Değişik kültürlere beşiklik eden bir şehirde.Kars'ta doğmuş,büyümüşsünüz:13 yılı aşkın bir cezaevi yaşantısından sonra,elinizde olmadan dünyayı gezmişsiniz.Nazım Memleketimden insan manzaralarını Bursa Cezaevinde yazdı.Oruçoğlu bu ülkenin acısını,sorunlarını dağarcığına toplayıp Avustralya'da romanlaştırıyor.Oruçoğlu'nun düş yünyasında bir gezintiye çıksak nelerle karşılaşırız?''İlk başta okumak isteyip de okuyamadığım bir yığın kitapla karşılaşırız.Hayvanların ve hayatımda hiç duymadığım büyülü seslerin,renk,ışık ve çağrışım zenginliğiyle beni sarıp sarmaladığı derin bir ormanda,ağzı şafağa bakan,kuru ve geniş bir mağarada,duru bir su gibi yaşama özlemiyle karşılaşırsınız.Bilemiyorum.Yazamadığım ve boşluğunda kaybolduğum büyük bir boşluk sancısıyla da karşılaşabilirsiniz.Hayata,kınalı bir kaya gibi bakan yada ata binmeden ayaklarını sallayan bir çocukla da karşılaşabilirsiniz.Yeryüzü yıkıntıları,ce refah gibi görünen gerçek yıkıntılar,insanın sadece iç dünyasında değil,düş dünyasında da yıkıntı yaratır.Sanat,gücünü,insandaki bu iç yıkıntının gücünden alır.Tam anlatabildiğimi sanmıyorum.İnsan,hiçbir zaman kendi düş dünyasınn meramını,onun dili ve üslubuyla anlatamaz.En korkunç kurban,anlatamamanın kurbanıdır.Bıçağın niyetini sezinleyen kuzuyu anlayabilsem,dilim kemaline erişir.''''Uzun bir mahpusluk yaşamını,çeyrek asra varan,uzun bir sürgünlük yaşamı izledi.Bu koca yıllar Oruçoğlu'na ne kaybettirip,neler kazandırdı?''''Bağrında büyüdüğüm halkın,sevecenlikten öfkeye kadar yaşayan sıcaklığını kaybettim.Bu,gerçek bir kayıptır. Devletimi, Tanrımı, mülkiyetimi,yerel perspektifimi ve insanın insan üzerindeki mülkiyet hakkından kaynaklanan sahiplik duygumu zaten kaybetmiştim; ülkeden kopunca,eski devrimlerimin eskiyen yanlarını ve bu devrimlerin devletlerini de kaybettim.Tek sözcükle, devletsizleştim. Türkçemi kaybetme korkusuyla,çeşitli kültürlere,yerli ve göçmen zenginliklere açılma çabası içine girdim;onları seyrettim, duyumsadım,anlamaya çalıştım;onların durduğu yerde durmayı, onların manevi dünyasıyla donanıp,onların gözüyle kendime bakmayı tuval üzerinde renklendirdim,dilim renklendi.Ana dilin değeri,başka dillerin arasında daha iyi anlaşılır.Kendimi ifade edebilmemin,yani yaşamamın temel aracını kaybetmedim aksine güçlendirdim.Normalde,insanlar yurt dışına çıktıklarında yabancı dil öğrenirler;ben asıl anadilimi öğrenmeye yöneldim;onun inceliklerini, iç seslerini,ritmik ve şiirsel damarlarını,ifade gücünü,tebessüm potansiyelini...Şüphesiz,bir başka dili öğrenmek,ana dilin daha iyi kavranmasına yol açar.Bir dili iyi bilen bir insanın,başka dilleri öğrenme tutkusu da güçlenir.Ama bir insanın ana dilini öğrenmesi sorunu,bir ömür sorunudur.-Kitaplarınız az bir okur kitlesine güç bela ulaşıyor.Resimleriniz sessizce Anadolunun değişik yerlerinde geziniyor.Diyarbakır'dan sonra resimleriniz doğduğunuz kente,Kars'a kadar gitti.Oysa siz fırça ve kaleminiz elinizde başka bir kıtadan bu buruk durumu sessizce seyrettiniz.Bu durum ruhsal dünyanızda nasıl canlandı?Canlanmadı.Sergilerin bensiz açılmasına alıştım.İlk sergiler hariç,diğerlerinin bende heyecan yarattığını söyleyemem.Yalnız, bir nokta hariç.Yaşamında hiç sergiye gitmemiş olan yüz yaındaki ümmi anamın ve ilk öğretmenim Veli Hoca'nun,İstanbul'daki sergiye gitmiş olmalarına çok sevindim.Sergiden sonra,anamın telefonda,''ben senin adam olacağını evvelden biliyordum,'' şeklinde açığa vurduğu sevincine de sevindim.1967'de,ben TİP'liyken anam,''inat etme, anam atam,gağanın(babanın) nasihatlarını dinle,komünistlikten vazgeç;yok illa men vazgeçmem, dersen, içinde tut, kimseyeaçıklama; baktın ki herkes komünist oldu, o zaman açıkla;yoksa,adam olmazsın; oldum,desen de kimse seni adam yerine koymaz;sülalenin adını da batırırsın,'' demişti. 'sülalenin adını batırmış' bir insan olarak, anamın,anlamakta zorluk çektiği,kim bilir belki de hiç anlamadığı resimler karşısında duyduğu heyecanı,o günden beri,her anımsayışımda,tebessümlerle karşılarım;sergilerin şimdiye kadar bende yarattığı tüm sevinçleri gölgeleyecek tebessümlerle...-En son Grizu'nun 4.cildini yazıyorsunuz.3.kitapta tine Dersim'lilerle karşılaştık.Siz mi onları oraya götürdünüz yoksa onlar mı orada varlardı ya da Dersimlilerden yakanızı kurtaramıyor musunuz?Dersimliler,yirminci yüz yılın başlarından beri Zonguldak madenlerinde işçi olarak varlar.Yaşlı bir Dersimli bana,Birinci Dünya Harbin sırasında,Dersim'li bir kadının,madene gidip de gelmeyen kocasını görmek için yollara düşüşünün ve Türkçe bilmediği halde,sora sora Zonguldak'a varıp kocasını buluşunun öyküsünü anlattı.Bu öyküyü romana koymak istedim,ama kurgunun bozulacağı endişesiyle vazgeçtim.Dersimlilerin ülkeye ve Dünyaya açılma sevdası yeni değil.Evliya Çelebi tarzıyla konuşursam, Desimliler, dağşarın arasında fazla yaşadıkları ve dağların ötesinden gelen devletle cebelleşmeyi meslek haline getirdikleri için dağlarn arkasını sürekli merak etmişlerdir.Tabi,dağları bir kere aştıktan sonra da geri dönmemişler.Onun için nerede yenilikler ve farklı yerleri merak eden,taşa çarpacakmış gibi ayağını kaldırarak yürüyen,uzun boylu bir insan görsem,'sen Dersimli misin?'' diye sorarım. -Dersim üzerine haylice yazmış birisi ya da o cağrafyada kalmış birisi olarak Onur Öymen'nin başlattığı Dersim tartşmalarıda Oruçoğlu'nun söyleyeceği şeyler vardır. Onur Öymen yeni bir şey söylemedi;CHP'nin Türk olmayan milliyetlere karşı savunduğu ve uyguladığı eritme ve kıpırdandığında da kırma politikasını savundu.Garip olan,cumhuriyeti savunanların bir bölümünün de Öyme'e karşı tavır almalarıdır.Öymen'in çıkışı, bir gerçeği bir kez daha göstermesi bakımından önemlidir.Nedir o gerçek? Ezilen sınıfların,milliyet5lerin,inançların,cinslerin hak alma sorunları,kendi sorunlarıdır.Hak,ezen sınıfların demir kıtalarına karşı alınır ve savunulur.Hak almanın biçimlerini,araçlarını da şartlar belirler.Tarih, kılıcın defne dalıyla defedildiğine tanık olmadı; keşke olsaydı.Herkes,Gandi'yi örnek gösteriyör.Grevler,çıplak,kitlesel direnişler,engellemeler,'yap ya da öl (karo ya maro)'uygulamaları, demir yollarına yatmalar,demir kıtaları kitlesel barikatlarla karşılamalar,Gandi'ye rağmen şiddet hareketleri vs. onbinlerce insanın tutuklanmasına ve kan dökülmesine yol açtı.Gandi'nin, 'görmek istediğin değişimin parçası ol'ilkesinin pratik görünümü, kılıca,defne dalıyla saldırmak şekindeydi.Gandi'nin mücadelesi, Hindistanın sömürgeleştirilmesine karşı Hint halkının verdiği tarihsel mücadelenin son halkasıydı.  -Buradan başlamışken, önce ‘demokratik açılım’, sonra ‘milli birlik açılımı’adını alan ve hayli gürültülü ortama, Oruçoğlu çok uzaklardan nasıl bakıyor acaba?Türkiye burjuvazisi, her biri kendi içinde parçalı ve çelişmeli iki ana bloka bölünmüş gibi görünüyor. Kökleri, Kemalist Cumhuriyetin kuruluş ve yükseliş yıllarına dayanan Birinci blok, Ordunun ve sivil bürokrasinin önemli bir bölümüne egemendir. Cumhuriyetin kuruluş ve yükseliş döneminde palazlanan, atılım içinde olan bu bürokrat –burjuva blok, İkinci Dünya savaşından sonra, kitlesel uyanışların ve demokrasi bilincinin gelişmesine bağlı olarak savunma pozisyonuna girdi; DP, AP, ANAP ve AKP’nin temsil ettiği yükselen burjuvazinin karşısında, askeri darbe dopinglerinin de yardımıyla, statükocu, ‘laik-milliyetçi’ bir çizgide varlığını sürdürmeye çalıştı. Devlet üzerindeki egemenliğini kaybetmemenin çabası içinde olan bu sanayici-burjuva ve burjuva bürokrat cephe, bugün, AKP’ye karşı atak içinde olmasına rağmen, hala savunma pozisyonundadır. İslamcı ticaret burjuvazisi olarak ortaya çıkan ve Demokrat Parti kökenli sanayicilerle, kısa zamanda zuhur eden türedi zenginlerin önemli bir bölümünün de desteğini alarak yükselen ikinci blok ise ‘laik-islamcı bir çizgidedir. Bu blok, son on yıl içinde, İnşaat alanı başta olmak üzere, mamul madde ve sermaye ihracıyla adam akıllı semirdi. Devlete, hala hakim olamayan ama önemli mevziler ele geçiren bu blok bugün saldırı pozisyonundadır; devletin, gerek yükselen İslama, gerekse Kürtlere karşı mücadelesi sürecinde iyice gelişen derin kuvvetlerini, darbe,  komplo, çete ve cinayetten oluşan kozmik sırlarını açığa çıkardı, bunları kendi yükselişinin bir aracı olarak kullanmaya başladı. Kürtleri yenemeyen Devlet, bu blok olsun olmasın, egemen sınıflar ve Türk halkı nezdinde, zaten bir ‘demokratik açılım’ noktasına gelmişti. Laik-islamcı blok , devlet politikası olan bu açılımı, kitle desteği almanın ve dolayısıyla birinci blok karşısında, iyice güçlenerek devlete egemen olmanın  bir aracı olarak kavradı. İslamcı-laik blokun ortaya çıkardığı son belgeler, devletin içinde bir Ergenekon’un olmadığını, aksine, devletin kendisinin bir Ergenekon olduğunu gösteriyor. İkinci blok, devleti yargılayacak bir güce sahip değildir. Kaldı ki bu onun varlık şartlarına ve çıkarlarına da terstir. Yol bellidir. Birkaç sivil generali Fethullah’çı polislerin eşliğinde, AKP’li savcıların önüne çıkarmak ve Ergenekon’laşan devletle, birkaç önemli mevzi ve taviz karşılığında uzlaşmak.Tabi burada önemli bir nokta var, Kürtlerin durumu. Demokratik açılım projesinde, tek bir ciddi madde var; o da Kürtçenin seçmeli ders olarak konulması maddesidir; digerleri it kılı postal bağı kategorisine girecek cinsten şeylerdir. Hükümet Kürtlere, ‘gelin teslim olun, bu hakları sizlere vereceğiz,’ diyor. Kürtler bu hakların, kırk bin ölü pahasına, kendileri tarafından kazanılmış haklar olduğunun bilincinde olmasalardı, AKP’nin yedeğine düşerek teslim olabilirlerdi. Olmadılar.  Durum, gayet açıktır. Roma, Spartaküs’ü çağırıyor: ‘Kılıcını ver, zincirini açayım,’ diyor.  Açar mı? Biz insancıklar hep açana bakıyoruz; ah bir de açtırana bakabilsek.  -Kars’tan çıkıp grev çadırlarını, toprak işgallerini,zindanları ve daha sonra da kıtaları gezinen Oruçoğlu en son Grizularla madenlere indi; Grizu 4 okurlarıyla ne zaman buluşacak? Madenden çıkan Oruçoğlu bu kez neşterini nereye vuracak diye bir muzip soruyla sonlandırırsak ne derdiniz?Grizu-4’ü bir aksilik olmazsa, nisanda bitireceğim. Ondan sonra, geçmişe, güne ve geleceğe doğru yolculuğa çıkışın romanını yazacağım. Filozoflar, devletler, devrimler, yığınlar, ütopyalar girecek bu romana. İnsanın ciddiye almadığı, yok saydığı yaratıklar…  İnsan merkezli tüm ideolojilerin gezindiği sanal bir alem. Kendimle çok daha derinlikli hesaplaşma ihtiyacının bir romanı. Farklı bir dil kullanabilecek miyim bilemiyorum. Önceden kurgulamadan, doğal bir özgürlük duygusuyla yazmayı deneyeceğim. Yazarını okuyucuya hissettirmeden; toprağın buğulanması, camın parlaması, duru bir suyun dibini göstermesi gibi, yalın; derinliğine okundukça inebileceğimiz bir tarzda yazmak zor.