İNSAN RUHU,DEVRİMCİ ROMANTİZME YATKINDIR

Refik DURBAŞ-Dersim romanını yazmaktaki amacınız neydi?


M.ORUÇOĞLU-12 mart 1971 darbesi sırasında, ilkin Siverek'e, sonra da Dersim'e sığındım. Dersim köylerinde ve mağaralarında yaşadım bir yıl. Dağların, insanı, gökyüzünden daha fazla bir en­ginlik duygusuyla donattığına tanık oldum. Yaşamını, zirvelere tır­manma ve mavi dumanlara dalma üzerine kuran, güneşe ve ateşe aşık bir halkı dinledim bir yıl boyunca. Yazmak, yaratmak, insanı özgürleştiren, keşfetme arzusuyla taçlandıran bir araçtır. Olağa­nüstü bir zenginliğin içinde hissettim kendimi. Kişiyi Donkişotlaş-tıran doğal güzelliklerin, kırıma ve korkuya dayanan bir tarih bi­lincinin, yıkılmamış, güçlü insani değerlerin atmosferinde buldum kendimi. Dersim romanını yazmaktaki amacım, "Dersim'i yazar­sam daha büyük boyutlarda özgürleşebilirim" oldu. Kendini sü­rekli inkar, sürekli yenilenme, sürekli daha başka biri olma eğili­mi, insanın doğal eğilimidir. Hiçlenme, yoksanma cereyanına şiddetle direnmek. Amaç budur. Her yazar, yarattığı kahramanla­rını, kendi içindeki kahramanlıklarla, devleşme ve cüceleşme eği­limleriyle donatır. Çok sesliliği, çok yönlülüğü, şaşırtıcılığı, en üst seviyede yakalamayı amaçlar. 

R.DURBAŞ-Hangi kaynaklardan yararlandınız?
ORUÇOĞLU-Genelkurmay belgelerinden, Ermeni, Kürt ve Ba­tılı kaynaklardan yararlandım. En çok da dünyanın çeşitli ülkeleri­ne dağılmış Dersinrli aksakalhlardan devşirdim malzemelerimi. Tabii kendi köyüm olan Büyükzavot'ta, Kürtlerle onbeş yıl iç içe yaşamış olmamın, Kürt halk yaşam ve ruhunu yakından tanımış ol­mamın büyük payı oldu kaynaklardan topladığım malzemelerin,bilgilerin romana yedirilmesinde. Çelişmeli bilgilerle, rakamlarla karşılaştım. Kürt kaynaklan, Dersim'de yetmiş bin insanın öldüğü­nü ileri sürüyor. İsveç kaynaklan, kırkiki bin diyor. Dönemin hü­kümeti, halka, İkiyüz küsur olarak açıklıyor ölü sayısını. Harekat, iki yıl sürmüş. En son üçüncü ordunun topyekûn harekâta geçme­siyle de sonuçlanmış. Ordu kaynakları, sadece iki hafta içerisinde yedi bin küsur ölü ve yaralının çok sayıda silahla birlikte ele geç­tiğini kaydediyor. Bu tip çelişmeli kaynaklardan herhangi birisine yaslanmaktan itinayla kaçındım. Beni, işin lafzı değil, özü ilgilen­diriyor. Dönemi yaşayan halkın ruhundaki anaforlara, renklere, hazinelere, efsaneleşen değerlere bakıyorum.

R. DURBAŞ-Türk romanını izliyormusunuz?
ORUÇOĞLU- İzliyorum. Yaşayan, gelişen Türkçe'den kopmamak, bu noktada gerilememek için yapıyorum bunu biraz da. Söz­cük hazinemin daraldığını hissediyorum. Türk romanında yeni di­li, uzak geleceği, derinliği ve büyüyü arıyorum. Bazılarında buluyor, bazılarında bulamıyorum bunları. Her romanın ilk sayfa­sı, keşfedilmemiş güzelliklere, yeniliklere açılan bir kapı gibi ol­malıdır. Okuyucuyu kendisine karşı direnişe geçiren, bir sonraki bir öncekinden güzel sayfalarla inşa edilmelidir roman. Kim bilir, belki de mükemmelliyetçi bir anlayıştır bu. Bir türlü gerçekleştire­mediğim bu anlayışla kaleme aldım romanlarımı.

R. DURBAŞ- Romanınızı Türk romanı içinde nereye koyuyor­sunuz?
ORUÇOĞLU- Romanlarımda, zıvanadan çıkmış, yeniyi arayan, başkaldıran insanlar, sürüler halinde geziniyorlar. Bu insanların bir bölümünde çok güçlü bir yıkma ve yaratma arzusu var. Hiçleşme korkusu, ölümsüzlük aşkı, yerleşik kutsal kuralları parçalama hır­sı, çıkış ve çıkışsızlık, tekrarlanan şeylere karşı tiksinti, büyü ve destan rüzgarı, insanın merkez alınmasına ve otoritenin yüceltilmesine tepki, doğayı öne çıkarma ya da kahramanlaştırma eğilimi var. Buna ve daha burada sıralamadığım bir yığın duruma baka­rak, romanlardaki iklimi devrimci romantizm ya da devrimci hü­manizm olarak adlandırabilirmiyiz, bilemiyorum. Bu İklim, savcı­ları harekete geçiriyor. İki romanım, Newroz ve Dersim, bu iklimin kurbanı oldu. Her romancı, kendi ruhunu ve bilincini konuşturur. Devrimci romantizm, kaliteli her yaşamın şah damarında vardır.Her ciddi yazar, sanatçı, ruhu delişmen öğeden şu ya da bu derece­de beslenir. İnsan ruhu, devrimci romantizme yatkındır.

R. DURBAŞ- Türkiye'de yaşamıyorsunuz. Avustralya'da sizi bes­leyen kaynak nedir?
ORUÇOĞLU- Kıtanın bilinen yüz kırk bin yıllık insani tarihi ve doğal güzellikleri, şiirsel bir kaynaktır. Son ikiyüz yıllık beyaz Avustralya tarihi ise, insanı dehşete düşüren, arayışa ve iç hesap­laşmaya iten zengin bir kaynaktır. Sürek avını andıran akıl almaz Aboricini kırımı, toplama kampları, çocukların ailelerinden zorla koparılarak acılı bir kayıp kuşak tarihinin başlatılması, yoğun ve yaygın angarya, kıtanın iç kısımlarına düzenlenen destansı, egzo­tik keşifler, endüstriyel atılım, altına hücum ve altın arayıcılarının kurşunlanması, ortaçağı andıran hapishane sistemi, kır. eşkıyalığı, doğanın tahribi, yoğun kanguru ve koala kırımı, Asyalılar başta ol­mak üzere yeni göçmenlere karşı ayrımcılık politikası vs... Kaynak bu. Ben romanlarımı genellikle kütüphanelerde yazarım. Türkiye­lilerin yoğun oldukları yerlerin kütüphanelerinde, Türk kültür ve edebiyatına ait kitapları bulmak mümkündür. Ama konusu kıtada geçen romanları, yazıları yazarken bu kitaplara fazla yaklaşmam. Sözlü bilgiler, kıtanın zenginliğine ilişkin yazılı kaynaklar ve gezi­ler ön plana çıkar. Göçmen yaşamı başlı başına bir kaynaktır. Ro­man, yabancılaşmanın en uç noktada gerçekleştiği alanlarda arar anlamını ve gücünü. Kuşkulanma yeteneğini ve arayış şevkini yi­tiren insan olmasa, yani böylesine büyük bir kaynak, sunturlu bir soru işareti olmasa, roman da olmaz. Göçmenin krizi, ülkemizde­ki krizden daha derindir. Kriz sanatın başlıca kaynağıdır.
R. DURBAŞ-Kıtada Türk yayınlarına ilgi var mı?
ORUÇOĞLU- Türkiyeli göçmenlerin Türk yayınlarına ilgileri za­yıftır. Politize olmuş kesimlerin bile bu yayınları düzenli olarak iz­lediklerini söyleyemeyiz. Kitapsızlaşma kültürü oldukça güçlüdür. Düzenli iş, iyi araba, iyi ev. Kazanmak, yığmak, para! Yaşama ege­men olan budur. Kendi kültürünü öğrenememek, yaşadığı ülkenin de kültürüne ısınamamak. İnsanlığın gelişme hızını yavaşlatan, hatta geleceğini tehdit eden insan tipi nasıl oluşur? Yabancılaşma­yı en uç noktalarda yaşayan insanı yönetmek ve kullanmak kolay­dır. Türk yayınlarına ilgi, Türkiyeliler açısından böyledir. Avustral­yalıların Türk edebiyatına, Türk yayınlarına ilgileri ise, oldukç zayıftır. Avustralyalılar, Batı ve Latin Amerika edebiyatını izliyorlar. Türkiye'den birkaç yazar ve şairin adını sayabilecek Avustralyalı yazarın sayısı onu geçmez. Biz kendi yazarlarımıza, "hele say ba­kalım birkaç Avustralyalı yazarın adını" diye sorsak, kaçından do­yurucu yanıt alabiliriz, bilemiyorum.

R. DURBAŞ-Avustralya devletinin Türk yazarlarına karşı tutu­mu nedir? ilişkilerin boyutu, düzeyi nedir?M. ORUÇOĞLU-Avustralya devleti, göçmen yazarlara karşı, farkedilmesi güç, ince bir ayrımcılık politikası izliyor. Tabi devletin bu tutumunu, yayınevlerinde,.de görüyoruz. Avustralya Sanat Ba­kanlığı, her yıl, sanat ve edebiyatın,çesitli dallarına, yüksek mik­tarlarda destek fonları (grant) ayırır. Geçen yıl edebiyat alanında, beş yüze yakın edebiyatçı, projeleriyle başvuruda bulundu. Bunun kırk tanesi göçmendi. Elli kişinin projelerini kabul ettiler. Bu elli kişinin İçinde sadece bir göçmen (Vietnamlı) yazar vardı. Ayrımcı­lığa karşı seslerini yükselten yazarlar var. Roman yazmak için bir yılda bu fonlardan otuz beş bin dolar alan tanınmış devlerden ise pek ses yükselmiyor. Bu ayrımcı politikadan en fazla paylarını alanlar Asyalı yazar ve sanatçılardır. Amerika'dan göç eden bir Amerikalı göçmen yazara ayrımcılık politikasını uygulamıyorlar. Ayırımcılığın acısını en çok çeken Aboriciniler ise, tüm beyazların göçmen oldukları tezini ileri sürerek, Anglo-sakson, Anglo-keltik kökenleri şiddetle eleştiriyorlar. Kendileri dışında herkesi göçmen gören Angloların tarihi, inkar ve yok etme üzerine kuruludur. Kı­taya ilk çıkanların anayasasında,"Bu kıtada insan yoktur", ibaresi yer alıyordu. Bu ibareyi 1992'de geçersiz ilan ettiler. Kıtanın 140 bin yıllık yerlilerine seçme ve seçilme hakkını, yani vatandaşlık hakkını 1967'de tanıdılar. İngiliz sömürgeciliğinin kalıntılarıydı bunlar. Benzeri kalıntılar bugün, özellikle egemen sınıfların dü­şünce ve davranışlarında, şu veya bu biçimde varlığını sürdürüyor. Bu düşüncelerin açık bayraktarlığını, bugün yeni kurulan ırkçı parti (One Natipn) yapıyor. Göçmen yazarlarla devlet arasındaki ilişkileri, bu çerçevede ele almak durumundayız. Büyük Atılım'ın en güçlü olduğu, 1958 ocağı ile ekimi arasında 880 milyon "metin" tesbit edildi. 1957'de kendi şiirlerini yayınlata­rak kampanyaya önderlik eden Kızıl Barbar, insanlık tarihine gö­rülmemiş bir şey, milyonların katıldığı bir yazı fırtınası armağan ediyordu. Sanat ve edebiyatı seçkinlerin işi olarak kabul eden kel­lelerin kavrayabileceği bir durum değildi bu.Milyonların bağrındaki sanatsal cevheri nasıl açığa çıkaracak­sın? Milyonları seferber etmeden açığa çıkarabilir misin bu cevhe­ri? Bir milyon insan yazacak, okuyacak; bunların içinden yüz ya da on iyi sanatçı çıkacak. Mao, sanat ve edebiyatı, yeryüzünde hiç kimsenin yapmaya cesaret edemeyeceği şekilde yüceltti. O, bunu milyonları sanat ve edebiyatın nesnesi olmaktan kurtarıp, öznesi haline getirerek gerçekleştirdi.Makalemi yine O'nun bir sözüyle, daha önce değişik bir biçim­de belirttiğim canalcı bir anlayışıyla noktalamak istiyorum.'"Yüz çiçek açsın, yüz fikir akımı yarışsın.' Bu siyaset ülkemiz­de sanatı ve bilimi ilerletme ve sosyalist kültürü geliştirme siyase­tidir. Sanatta farklı biçim ve üsluplar farklı biçimde yarışmalıdır. İleri tedbirlerle belli bir sanat üslubunu ya da belli bir fikir akımı­nı zorla kabul ettirmek ve diğerini yasaklamak bizce, sanatın ve bilimin gelişmesine zarar verir. Sanatta ve bilimde doğru ve yanlış meselesi, sanat ve bilim çevrelerinde serbestçe tartışılarak ve bu alanlarda pratik çalışmalar yapılarak çözülmelidir. Kestirip atarak değil." (Halk İçindeki Gelişmelerin Doğru Ele Alınması Üzerine.