İzler, vişne dalı ve bülbülün şarkısı

Hafta sonu, İnsan Hakları Derneği’nin düzenlediği bir etkinlik için Hollanda’daydım. Den-Hag’ta küçük bir salonda, İlda Simonian’ın seslendirdiği birbirinden güzel Ermeni şarkılarıyla başladı program, sonra da bir panelle sona erdi. İlda Simonian Türkçeyi çok güzel konuşan bir sanatçı. Yozgat’tan İstanbul’a göçmüş bir aileden geliyor. Ortaköy’de geçmiş çocukluğu, ilk müzik eğitimini İstanbul’da almış. 16 yıldır Hollanda’da yaşıyor. İzler adını verdiği ilk albümünde her biri ayrı güzellikte, tam 14 şarkı var. Çiçek açmış vişne dalına, beyaz kefenli güvercine, Sünik Dağlarına, Dağlı Gelin’e, Bingöl yaylalarına söylenmiş şarkılar ve 1908-1909’da Adana’da katledilen Ermenilere yakılan bir ağıt var bu ilk albümde. Yıllar yılı birbirinden haber alamayan halkını anlatan bir şarkıya başlarken, şarkının sözlerini Türkçe paylaşıyor bizimle ve diyor ki İlda, “Kuşlar sanki bizim postacılarımız olmuş, uzaktaki akrabalarımızdan, kuşların dilinden haber almaya çalışıyoruz. Bu şarkıda şunlar söyleniyor: Ben bir bülbülüm şarkı söylemek istiyorum, ama dinleyenim yok, kalbim kan ile dolu, şarkılarımı kime söyleyeyim?” İlda panelin konuşmacılarına birer tane hediye ettiği albümüne şunları yazmış : “İşte benim de doğduğum ülkede, şarkı sözlerini yazdığım defterimde, on bir yaşıma gelinceye kadar ana dilim olan Ermenice tek bir şarkı olmadı. O yaşa kadar hiç Ermenice şarkı duymamıştım. Çünkü mamam, babam tarihin bilinen en büyük felaketlerinden biri ile karşı karşıya kalmış bir milletin çocuklarıydılar. Bu yüzden de Ermenice hiçbir şarkı, hatta ninnilerimizi bile bilmiyorlardı.” Simonian’ın hayatı yurtdışından gelen Ermenice bir müzik kasetiyle değişiyor. O zamana kadar kilise ilahilerinden başka Ermenice bir melodi duymayan İlda, heyecanlandığını, ağladığını söylüyor. Bugün bütün dünyada tanınan, konserler veren bir sanatçı o. Güzel şarkılarından ve insanın içine işleyen güzel sesinden Diyarbakır’ı da mahrum etmemiş Simonian ve 2003 Newrozunda Diyarbakırlılara konuk olmuş. İlda konserini bitirince panele geçiyoruz. Kimseler ayrılmıyor salondan. Dünya hepimizin evi, kültürler kardeştir başlığını uygun bulmuşlar dernek yöneticileri. Avrupa’da yaşayan yazar-ressam ve şair Muzaffer Oruçoğlu, Gün Zileli ve Türkiye’den de Ufuk Uras ve ben konuşmacıyız. Dinlemeye gelenler merak içindeler. Türkiye gerçekten değişiyor mu? Bu savaş bitecek ve barış sağlanacak mı? Devlet adına yapılan açıklamaların samimiyetine inanmalı mıyız? Bütün bu konularda kendi kanaatleri var tabii. Ama bir bakıma bu kanaatlerini söyleyeceklerimizle yeniden düşünmek ve tartmak istiyorlar. 12 Eylül’den sonra siyasi nedenlerle Türkiye’yi terk etmek zorunda kalmış çeşitli sol grupların ve Hollanda’daki Kürt derneklerinin temsilcileri var salonda. Konuşmalardan, soru sorulurken ortaya konulan fikirlerden anladığım şu oldu benim. Avrupa’daki Türkiyeli ‘sol’ ve Türkiye’deki ‘sol’ düşünüş arasında hemen hiçbir fark yok. Avrupa’nın sömürgecilik tarihine ve bu tarihin zarar verdiği halklara ilişkin trajik hikâyeler, Latin Amerika solunun çeyrek yüzyıl deneyimleri... Sol hâlâ bu tarihin ve söylemin içinden çıkamamış gibi geldi bana. Dost acı söyler, Avrupa’daki Türkiyeli ‘sol’un merakı burada başlıyor ve burada bitiyor. Sohbetlerde konuşulanlardan, en azından çeyrek yüzyıl Türk-Kürt siyasal ilişkilerine dair ne bir merak, ne de birarada yaşamaya dair umut verici bir tahayyül hissetmedim ben. Ergenekon, Kürt sorunu, barış, Bilge köyü katliamı, daha çok Kürtlerin merak ettiği konular. Öte yandan Kürtler, en ideal siyasi programların bile, bu savaşın yaralarını sarmada yetersiz kalacağının farkındalar. Acıda ve yasta ortaklaşmak, canları yandığı için belki, en çok Kürtlerin aklında dolanıp duran bir mevzu. Lütfedip bizi dinlemeye gelen sevgili Işık İşcanlı soruyor açıkça, bir gün hep beraber oturup ağlayabilecek miyiz, bu halk ona yapılanları nasıl affedecek diye. Evet, belki bir gün beraber ağlamayı öğreneceğiz. Her şeye rağmen Türkiye’yi terk etmeyip bu acılı tarihe tanıklık yapanlar, mağdur olanlar, yoruldu iyice. Ama Avrupa’daki Türkiyeliler de yorgun. Bu savaş nerede yaşıyor olurlarsa olsunlar, insanları yordu. Savaşı ve geleceği konuşmak bile artık yoruyor. Oysa dünya müthiş bir değişim içinde. Her şey yeniden inşa ediliyor. Maas nehrinin ikiye böldüğü Rotterdam bu değişimi en çok yaşayan dünya kentlerinden biri. 2004 yılına kadar dünyanın en önemli liman şehriydi. Şimdi Şanghay gibi bir rakibi var. Rotterdamlılar şehirlerini bölen bu nehrin üzerinden yüzyıllar önce New York’a ulaşmışlar ve dünya ticaretinde önemli roller oynamışlar. Onları, bir zamanlar dünyanın keşfedilmemiş topraklarına taşıyan, yaldızlı yelkenlilerini, gemilerini onarmışlar ve müzede sergiliyorlar. Bu yelkenliler vaktiyle binlerce köleyi Avrupa’ya taşıdı durdu. Sömürgelerden yağmalanan her türlü maden ve köle emeği bugün Rotterdam’da deniz müzesinde sergilenen gemilerle taşındı. Avrupa’nın tarihsel belleği bir bakıma köleciliğin anısı ve yağmayla, talanla belirleniyor. Gece, sevgili Işık İşcanlı bizi konuk ettiği evinde, Rotterdam’ı anlatıyor. Yarımada üzerine inşa edilmiş bir binanın yüksek katlarından birinde Işık’ın evi. Evin nehre bakan geniş ve ferah salonuna oturuyoruz. Olağanüstü bir manzara. Ayın şavkı, durgun nehrin arada bir yakamozlanan parıltısına karışıyor. Rotterdam nehrin iki yakasını birleştiren ve son mimari anlayışın ürünü köprüleriyle, Picasso’nun tablolarından fırlamış bir resim gibi duruyor önümüzde. Yeryüzünde üretilmiş her ne varsa, şu an seyrine koyulduğumuz, Rotterdam’daki bu limana geliyor ve buradan da çok uzun sürmeyen kısa bir nehir yolculuğundan sonra, açık denizlerden dünyanın dört bir yanına ulaştırılıyor. Hava ve kara taşımacılığından daha ekonomik ve rahat bir dünya merkezli ticaret yolu bu. İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler Rotterdam’ı yerle bir etmiş diye anlatıyor Işık. Taş taş üstünde kalmamış Rotterdam’da. Bunu yapan Hitler’le işbirliği yapmış Rotterdamlıların çocukları, şimdi Siverekli bir Kürt kadının, Işık İşcanlı’nın hastaları arasındalar. Bugün artık 50’li-60’lı yaşlarda olan bu insanlar, Işık’ın gözlemlerine göre, babaları bir zamanlar Nazilerle işbirliği yaptığı için derin bir travma yaşıyorlar. Kendilerini gizliyor ve saklanıyorlar. Erasmus üniversitesinde ders veren Işık İşcanlı hastaları arasında bu insanların da olduğunu söylüyor ve ekliyor: “Bir zaman gelecek, korkarım bizde de korucuların çocukları aynı travmaları yaşayacaklar. Hollandalıların yaşadığı travmayı Dersimlilerin yaşadığı travmaya benzetiyorum. Korkuyorlar ve çok güvensizler.” Gece bitiyor. Birkaç saat sonra, Rotterdam limanına mal taşıyan gemiler nehri usulca yarıp açık denizlere varacaklar. İlda Simonian bu gece bizimle olsaydı keşke diye geçiriyoruz içimizden. Çiçek açmış vişne dalına, beyaz kefenli güvercine, Sünik Dağlarına ve Dağlı Gelin’e, dair ağıtlarını usul usul akıp okyanuslara, denizlere karışan bu nehrin sularına fısıldasaydı. Ve hep beraber ağlasaydık sonra da.Orhan Miroğlu