HER KOMÜNİST BİR RESİM YAPSIN

Muzaffer Oruçoğlu, politik tavır ve üretim bütünlüğü itibariyle pek popüler olan liberal sosyalist (!) sanat iklimine çelme takarak devrimci bir sanata/edebiyata ulaşmış olması nedeniyle ve bununla birlikte “öte” de duran biri olarak önemsenmeli. Zira ötede biri olmayınca bir ötenin varlığını fark etmek pek güç oluyor...Evvela içerinin “yukarısından” içerinin içerisine, sonra da dışarının dışarısına akmak ne kadar alüvyon biriktiriyorsa hepsini toplamış, bir garip adam Muzaffer Oruçoğlu. Demek bu, içerinin ve dışarının katmanlarını ayıran çeper öyle bir şey ki, en dış ile en iç’i birbirine en yakın kılıyor. Mukavvadan atlas üzerinde birbirine çok uzak görünen ülkelerin, aslında arkadan dolanınca birbirine en yakın ülkeler olması gibi mi acaba? Bunu en iyi bilen, içerinin ve dışarının bilmem kaç varyasyonlu katmanlarının hepsini yaşamış olanlardır elbet ama Oruçoğlu’nun üretim motivasyonuna dayanak olan iki temel alüvyon sahasının “içerinin içerisi” ve “dışarının dışarısı” olduğu pek belli. Oruçoğlu, ülkenin pek ateşli yıllarında dağ bayır gezdikten, parti kurmak gibi pek tehlikeli işlere karıştıktan sonra 13 yıl hapis yatıp da Avustralya’ya kaçtı. Avustralya’da ise ülkemizdeki sosyalist geleneğin hiç alışık olmadığı bir hız ve incelik ile topladığı alüvyonlardan koca koca edebiyat ve sanat tarlaları yarattı. Oruçoğlu şimdi yüzlerce resim ile toplam 6 ülkede 40’dan fazla kişisel resim sergisi açmış, toplam 28 kitabı yayımlanmış, Avustralya'daki evinin bahçesinde yüzlerce heykel üretmiş Anadolulu bir adam.Bunları, resimleriyle “Avustralya’dan Anadolu’ya” adlı serginin İzmir ayağında hasbelkader tanışmış olmam nedeniyle yazıyorum.Sosyalistler genel olarak edebiyat ve sanat konularında kendi ihtiyaçlarına en doğrusal zeminde karşılık veren eserler ürettiler, üretilen eserleri bu motivasyon ile değerlendirdiler. Bu, pekala anlaşılabilir fakat, bu haller zaman içerisinde bir tür “devrimci pop”un, dahası bir tür “devrimci arabesk”in türemesine neden oldu. “Popun, arabeskin devrimcisi mi olurmuş” diyenler çıkar elbet, lakin buradaki “devrimci” nitelemesini esasen niyet için kullanıyorum. Misal, Fatih Erkoç gibi Türkiye’nin en iyi caz icracılarından birinin, “haydi kızlar, denizler kumsallar hepsi beni bekler” türünden üç notalık (ve dahi üç kuruşluk) şarkılar yazmasının, “ama halk böyle istiyor” kıvamından bir yanıtı olduğu gibi, devrimciler de benzer bir mantalite yürütmekte beis görmediler. Ne var ki böyle yaparak, gerçekçi ve rasyonalist olma adına yalnızca halkın isteklerini küçümsemiş olmadılar, aynı zamanda pozitivizm ile flört etme gibi, çıkması zor çamurlu bir sahaya teşrif ettiler. Burada devrimcilerin temel problemi, en yakın ihtiyaçlarına yanıt veren eserler üretirken ufuklarını genişletecek ve tıkandıkları noktada çıkış kapısına yönelme gücünü yaratacak bir sanatın/edebiyatın taşlarını döşeyememiş olmalarıdır.İşte bu noktada, hem devrimcilerin mevcut “gerçekçiliğini” eleştiren, diğer yandan post-modernitenin o sinsi yıkıcılığına öfkesinden kudurup ne yapacağını bilemeyen biri olarak Oruçoğlu’nun resimleri fena halde umutlandırdı beni. Resim sanatının teknik kısmından anlamam. Fakat, birden çok kez gezmek istemek gibi pek alışık olmadığım bir hevese neden olan resimleri hakkında kıt bilgilerimle şöyle söyleyebilirim. Muzaffer Oruçoğlu’nun sergisinde, devrimci bir sanatçının elinden, figüratif bir sürrealizm görünümü altında kendine münhasır bir toplumcu gerçekçilik çıktığı temaşa edilebilir.Post-modernizmin bin bir türlü kumpasının, tuzağının dili olan, “insanın psiko-dinamik derinliğine yaslanmak” metaforundan alüvyon toplayarak çıkmak, diğer deyişle ava gideni avlayarak bir tür toplumculuğa ulaşmak, öte taraftan, kaba biçimciliğin, kaba gerçekçiliğin (özetle devrimci pop’un) dayanılmaz cazibesine kanmamak, hiç tartışmasız taktir edilesi. Bana göre bunda en büyük pay, “yahu Muzaffer, sen büyük adamsın, evrensel bir sanatçısın, ne diye halen gidip şuncağız tirajı olan devrimci gazetelere yazıyorsun” kıvamından atıp tutan zihniyete koyduğu net tavırdır. Zira bu tavır ona aynı zamanda devrimci pop’un ötesine geçme gücü de veriyor.Şu açık ki, Muzaffer Oruçoğlu, politik tavır ve üretim bütünlüğü itibariyle pek popüler olan liberal sosyalist (!) sanat iklimine çelme takarak devrimci bir sanata/edebiyata ulaşmış olması nedeniyle ve bununla birlikte “öte” de duran biri olarak önemsenmeli. Zira ötede biri olmayınca bir ötenin varlığını fark etmek pek güç oluyor.Muzaffer Oruçoğlu, resim/heykel malzemelerinin çoğunu “en yakın proleter arkadaşım” dediği üç tekerlekli bir el arabası ile çöpten topluyor. Boyasını ise okaliptüs reçinesinden kendisi üretiyor. Evinin bahçesi ise bir tür açık hava heykel sergisi gibi.Hem, öğrendik ki Aborjin kabilelerinde topluca resim yapmak bir gelenekmiş. 68’in önemli devrimci önderlerinden biri olan Muzaffer Oruçoğlu bu hususta bakın ne diyor. “Her insan, hayatında en az birkaç resim yapıp, odasının duvarına asmalıdır. Bu resimlere bakmak, içimizdeki renkler ve biçimlerle bir ömür karşılaşıp konuşmak, onları arkadaşlarımızla yorum sofrasına taşımak güzeldir. Komünist partileri, üyelik başvurusunda bulunanların, partiye, iyi veya kötü, yaptıkları birer resimle birlikte girmeleri şartını tüzüklerine koyabilirler. Ve ayrıca, Aborjinleri örnek alarak, kuracakları sistemlerde, tüm halkın yaygın bir şekilde resim yapmasını bir yaşam tarzı haline getirmeyi programlarında belirtebilirler.”Sanatın politikaya temasında daha önce hiç duymadığım ve beni adam akıllı gülümseten bu öneriye komünist partileri ne denli kulak verir bilmem. Ama Oruçoğlu’nun, atölyesinde kalabalık bir Aborjin ailesi resim yapıyormuş gibi onlarca resmi odanın zeminine sererek yaptığı resimler, 12-25 Şubat tarihlerin arasında İzmir İz-Sanat Sergi Salonunda görülebilir. İzmir’den sonra ise Zonguldak ve yeniden İstanbul’a yol alacak.  Onur GÜLBUDAK