KANGURUNUN YANINDAN YAZMAK

68’in tanınmış isimlerinden Muzaffer Oruçoğlu doğup büyüdüğü, ardından uzun yıllar hapis yattığı Türkiye’den ayrılınca onu kitaplarından izlemeye başladık. Oruçoğlu’nun siyasi kişiliğinden sıyrılmadan yazdığı roman, şiir ve denemelerinin sayısı durmadan çoğalıyor.O, uzaklarda ama kitaplarını Türkçe yazıyor ve kitapları Türkiye’de yayımlanıyor. Oruçoğlu yıllardır resim de yapıyor. Avustralya’da yaşayan Oruçoğlu ile Avustralya Radyosu, Melbourne Türkçe bölümü sorumlusu Bülent İbrişim konuştu.Bundan önce çeşitli şiir kitaplarının yanı sıra, Tohum, Nevroz, Gül Demir ve Çığlık adlı romanların da yayımlandı. Bu romanları Türkiye dışında tamamladın. Esin kaynakların nelerdir. On iki Mart darbesini izleyen aylar içerisinde babamın yaktığı ilk romanımı saymazsak, benim ilk romanım, Bartın Cezaevi’nde, 1989-84 yıllarında yazdığım Güldemir ve Çığlık’tır. Bunu Tohum, Nevroz, Kangurular, Brunswick Delileri ve Dersim adlı romanlar izledi. Son romanım Uçurum Geyikleri bu yıl yayımlandı. Esin kaynaklarıma gelince... Çıkışsızlık ve kriz anlarıdır beni en çok esinleyen. Romanların nabzının, insan bilincinin ve ruhunun iflas ettiği noktalarda atmasından yanayım. Tüm iç değerlerin sineye çekildiği bu noktalar aynı zamanda gerçek çıkışın da köklenip güverdiği noktalardır.Kriz zengin ve şaşırtıcı çağrışımların ocağıdır. Çıplak bir civcivin, açlıktan açılmış kocaman, sarı ağzıda bir kriz noktasıdır. Aşk Nedir? Bir kriz anıdır. Kırk bin çıplak Babai’nin Selçuklu Sultanına karşı ayağa kalkışı bir kriz anıdır. Tohumun paslanmış demir çatlağında yeşerişi; çiçeklerin infilak çukurlarını bürüyüşü; kuşun, savaş kurbanı bir çocuğun kuru kellesindeki göz çukuruna yuvalanışı, kriz anlarıdır ki beni cezbeder. Avustralya’da Aboricin kırımı, çevre tahribatı, delilikle dahiliğin sınırında yaşayan aykırı tipler, vahşi doğa güzellikleri, kimlik ve özgürlük arayışları, tüketim çılgınlığı, parçalanma ve küçülme çıkmazı, tek boyutlu ve çok kişilikli bireylerden oluşan kalabalıklar, derinliğin ve ütopyanın yitirilişi gibi olgulardan daha çok esinlendiğimi söylemeliyim.Son romanın Uçurum Geyikleri’nden söz edelim dilersen. Roman kahramanı İsviçreli Barbara’nın yaşamı ile Hititlerden günümüze Dersim tarihi arasındaki bağı neden ve nasıl kurdun? İşuwa, Dersim ya da Tunceli denilen bir bölgenin üç bin yıllık tarihinden kesitler vermeye çalıştım romanda. Dersim, Küçük Asya’nın doğusunda, sis ve gizem içinde yaşayan bir kartal yuvası gibidir. Hitit, Asur, Med, Pers, Part, Bizans, Sesani, Selçuklu, Moğol, Osmanlı, Timur, Rus saldırılarına karşı savunma savaşlarına giren ve diğer zamanlarda da bitip tükenmez iç çatışmalarla kendi yaşamını gerilime ve krize sokan bir bölgenin adıdır Dersim. Kuzeydoğu İran’dan, Zağroslar’dan, Mezopotamya’dan, Kafkaslar’dan, Kadim Ermenistan’dan, Bizans’tan gelen inançların ve kültürlerin iç içe geçip birbirlerini özümledikleri bir bölgedir. Üç büyük dinin en özgür yorumu, bu bölgede birleşerek yaşamı sıkmayan, yeniliğe açık, nispeten daha yalın ve eşitlikçi bir inanç sistemine dönüştü. Bunlardan ilki, Zerdüşt dininin Part’lar tarafından yapılar en özgür yorumuydu; ikincisi, sapkınlıkla suçlanan Pavlikilerin, Hıristiyan-Gregoryanlığa karşı geliştirdikleri yorumuydu; Üçüncüsü ise Sünni-Islama karşı güç haline gelen Batıni yorumuydu. Bu birleşim, güçlü bir paganist zeminde gerçekleşti. Romanın bir yüzüne, çerçeve halinde çizmeye çalıştığım bu gerçekliğin iklimi egemendir, diğer yüzünde ise Barbara Anna Kisler’in mücadele yaşamı... Kadın, Alpleri Munzurlara birleştiren bir mücadele hattı üzerinde yürüyerek Dersim’e geliyor, soy zincirini Hititlerden bu yana koruyan bir aksakallının köyünde ölüyor. Ölüm nedeni, donmadır. Alpler de Munzurlar gibi, tarihte savunma savaşlarının sığındığı dağlardır. Mizaçları aynı olan iki dağın buluştuğu noktada duruyor Barbara . İsviçre’de kendisine anlatılan ve “yaşatılan” bir Dersim var. Anlatılan Dersim’ e geliyor O. Günün tarihle ya da arayış içinde olan Batı’nın, Asya gizemiyle buluşmasıdır bu bir bakıma. Asya gizeminin özünde ise devindirici bir ateş gizlidir.Hapisane yaşamı yazma ya da resim yapma dürtüsünü uyandırır derler. Sende etkisi ne oldu dersin? Edebiyat alanına yoğunlaştıktan sonra kendin de ne tür değişiklikler gözledin? İncir çekirdeğine hapsedilen insan, güçlü bir enginleşme ve özgürleşme eğilimi içine girer. Uzaya ya da enginliğe açılan insanda bazen incir çekirdeği kadar küçüldüğünü hisseder. Hapishanenin, okuma, düşünme ve yaratma konusunda oldukça yararını gördüm.benim dürtüye değil, zamana ihtiyacım vardı. Siyasetten sanata değil, sanattan siyasete girmiştim ve sanatsal yaratıcılık arzusunu da yitirmemiştim. Hapishanede, bendeki sanatsal yaratıcılığı tüm yönleriyle açığa çıkaran, kendi kendime konuşma ve iç seslerimi dinleme fırsatı veren en iyi yer hücreydi. Tabi bununla, yaşam açısından hücrenin en iyi yer olduğunu söylemek istemiyorum; bendeki etkilerini anlatmaya çalışıyorum.Kendimi seyahate çıktım hücrede. Cüssemi, çapımı ve derinliğimi yokladım. Kuralcı, ceberrut, pederşahi yanlarıma tosladım.Üç adımlık menzili, bitip tükenmez voltalarla aşmaya çalışırken zayıf yanlarımı, açmazlarımı keşfettim. Farelerin, örümceklerin hareketlerini izledim yakından. Kafası ince madeni telle boğum boğum sıkılmış geniş etekli süpürgenin seyrinden doğan çağrışımları izleyerek kadınların ülkesine girdim. Renklerin, figürlerin, ayrıntıların ve seslerin mırıldayan soyut dünyasında buldum kendimi.Hapishane, kapısından yığınların kurtarıcısı olarak her insana, kendi zincirlerini fark ettiriyor, onu kendi özüne yöneltiyor ve kendi zincirlerinden kurtulma çabası içine sokuyor, ki büyük kurtuluşa giden ilk adımdır bu; sanatsal yaratıcılığın da amentüsüdür aynı zamanda.Yazdığın dilin konuşulduğu ve genel olarak kültürüyle biçimlendiğin ülkeden uzakta yazmanın zorlukları ve varsa kolaylıkları neler sence ? Ciddi bir zorlukla karşılaşmadım. Melbourne’da yirmi bine yakın insan Türkçe konuşuyor. Uzun yıllar, neredeyse bir Türk gettosu haline gelen Broadmeadows’ta yaşadım. Türkiyelilerle ve onların kültürel faaliyetleriyle yakın ilişki içindeyim. Türkçe’yle kuşatılmıştım, Türkçe konuşuyor, Türkçe düşünüyorum. Ama buna rağmen, Türkiye’de yaşamanın hali başkadır. İngilizce’nin döllediği bir köy Türkçe’si var burada. Bu dille roman yazılamaz. Ben kendi sözcük hazineme dayanıyorum. On üç yıllık hapishane yaşamımın eseridir bu hazine. Bu kıtada, birbirimize zıt iki dünyanın, Asya ile Avrupa’nın beyazlarla siyahların sınırında, kırılan ve kaybolan yerlilerin topraklarında, ozon deliğinin altında yaşıyorum ki yazma açısından bu bir avantajdır. Bir büyük kangurunun kesesinde, hiçbir şey yapmadan bir yıl yaşamak, kanguru sürüleri başta olmak üzere tüm hayvanları ve doğayı gözlemlemek isterdim. Yaşadığım eve yakın bir yerde, okaliptus ormanlarının yanıbaşında bir kanguru sürüsü yaşıyor; bazen gidip annelerinin keselerinden kafalarını çıkaran yavru kanguruları seyrediyorum; eğitici oluyor.Türkiye ile Avustralya arasında yazarların durumu ve okuyucunun özellikleri açısından ne tür bir karşılaştırma yapabilirsin? Avustralyalı yazarların durumu iyidir. Australia Council, her yıl elli yazara yazmaları için para veriyor.bir yıllık yazma ücreti 26 ya da 36 bin doları tutuyor. Ayrımcılık yapıldığı ve göçmen yazarların gadre uğradıklarını herkes biliyor. Her yıl elli yazardan birkaç göçmen yazar para alabiliyor. Halbuki 17 milyon nüfusun 4 milyonu göçmendir. Aslına bakarsanız, Anglosaksonlar kabul etmiyorlar ama beyaz Avustralyalıların tümü göçmendir. İki yüz on iki yıllık bir geçmişleri var.Parayla yazan yazarların yanında iyi bir okur kitlesi var. Kitabı yayımlanan yazar, medyada hemen yer alabiliyor. Türkiye’deki yazarlar, mali sıkıntı içindeler; işsizlik parası bile alamıyorlar. Kitapları yayımlanınca medyada seslerini yeterince duyuramıyorlar. Okurun alım gücü de sınırlıdır. Bununla birlikte Türkiye’de Avustralya gibi kaliteli bir okur kitlesinin olduğuna inanmıyorum. Şiirde, gerek şairlerin, gerekse okur kitlesinin çapı açısından Türkiye, Avustralya’dan ileridedir. Romanda birbirlerine benziyorlar; ama sanatın tüm diğer alanlarında Avustralya öndedir. Aboricin halkı yediden yetmişe resim yapıyor. Dış dünyada, yılda 200 milyon doların el değiştirdiği bir Aborcin sanat pazarı oluşmuş durumdadır. Yeryüzünde bu denli yaygın resim yapan bir halk yok.Resimden söz etmişken resme ne zaman başladığını, tekniğini, stilini ve de roman yazma ile resim yapma arasındaki diyalektiği nasıl kurduğunu sorayım. Resme 1965’te, Rize Öğretmen Okulu’nun resim atölyesinde başladım. 1967’den itibaren resim yapmadım. Bir ara cezaevinde yaptım. Cezaevinden çıktıktan iki yıl sonra, yoğun bir resim çalışmasına girdim. Almanya’da 1988’den bu yana, Almanya, Fransa, Hollanda, Avusturya ve Avustralya’da toplam otuz kişisel resim sergisi açtım.Esas tekniğim yağlıboya. Pastel ve guvaş, karışık teknikle de haylice resim yaptım. Renk ve ışık cümbüşünü seviyorum. Tabloda bağırtıdan değil, çok şey söyleyen büyülü bir sukunetten yanayım. Soru sorduran, düşündüren, afallatan, derinleşme arzusu yaratan bir sukunetten...Tablonun dili ve yarattığı çağrışım, romanınkinden zengindir. Yarattığım resim, beni etkiliyor, biçimlendiriyor. Gücümü renklerden alıyorum bazen; zıtlıklardan, ummadığım biçimlere, birleşimlere dönüşen fırça darbelerinden... Yaptığım bir resmi defalarca, uzun uzun, zevkle seyredebilirim ama yazdığım bir sayfayı üç dört kere, zevkle okuyamam. Resimden devşirdiğim renk ve ışık lisanını romana taşıyorum. Sözcüklerle resim yapmanın adıdır roman. İç gözlerimizi, çelişkilerimizi çoğaltıyorsa; bizi yaratma hırsıyla donatıyorsa; ses, kuşku, kriz ve bilgi susuzluğu anaforuna savurup atıyorsa, sözcüklerle iyi bir resim çizmişiz demektir.BÜLENT İBRİŞİM