BÜTÜN DÜNYA EVİM ÜZERİNE


BÜTÜN DÜNYA EVİM ÜZERİNE/ Cumhuriyet Berat Günçıkan

Bir insanın üretimi sadece kendisiyle değil yaşadığı toprakların, ailesinin, kentinin,hatta sokağının,ama bütün bir dünyanında anlatıcısıdır...Aile yapınız,ebeveynleriniz, yakın çevreniz...Onlar sizi nasıl etkiledi?

Toplam on kardeştik. Babam ev halkının hükümetiydi. Tüm bakanlıkları üstlenmişti. Anamın iç işleri bakanlığı göstermelikti. Babam hepimizi çalışmaya ve okumaya mecbur etmişti. Sevk ve idareyi ihmal etmiyor, ama genellikle inekleri kaşağılama, yemlikleri kontrol etme gibi hafif işlere el atıyordu. "Araklı’nın kızına, meraklıyım meraklı" gibi birkaç cümleyi aylarca tekrarlayıp duruyordu. Geçmişinin ve geleceğinin irili ufakli tüm maceralarını bakışlarında toplamıştı. Ittifaklara ve cephe politikasına ihtiyaç duymuyordu. Ev halkından birisiyle çatışınca, müttefik arayışına girmiyordu. Anam, ev halkından yana olmasına rağmen uzlaştırıcı bir politika izliyordu. Korkunca babamın tek kişilik saflarına geçiyor, sadece bakışlarıyla bizleri destekliyordu. Okulda basarılı olanları haddinden fazla övüyordu babam. ..Övme ustasıydı. En çok da Atila abi’mle beni övüyordu. Övdükçe okuma temposunu artırıyordum. Onun övgüsü, kısa zamanda gözlerimi bozdu, ortaokula gözlüklü girdim. Mizacıma anamdan çalışkanlığımı ve uzlaştırcılığı, babamdan ise sevk ve idareyi, teşvikçiligi ya da övme sanatımı aldım. Babamın baskıları bende özgürleşme ve özgürlük duygusunu güçlendirdi. Baskı, ya itaati ögretir, ya da itirazi... Ben itirazi ögrendim...

Çocukluğunuzda renkler ve resim var mıydı?
İslamiyetin resimle ilişkisi yasak-günah üzerine kuruludur, siz renklerin peşine takılırken bir engelleme ile karşılaştınız mı?

Çocukluğumda renkli kuru kalemlere hayrandım. Defter sayfalarının kenarlarını süsler, ortasına resim yapardım özenerek. Resim çizmeye tesvik ederdi babam. En çok at resmi yapardım. Ev halkı olarak babama at resmi çizdirir, toplu halde gülerdik. Çizgileri çok acemi ve komikti, "At yavaş çizilmez hızlı çizilir. " derdi. Evde kalemi eline alan, at resmi çizerdi. Kenan Evren Paşa köyümüzde yaşasaydı, belki ondan iyi at çizmesini ögrenebilirdim, ama şimdi yapamam. Paşanın atlarından fazla hoşlanmıyorum, tabii bunda onun henüz tuvale çıkmamış, zaptiye beygirlerini andıran atlarının, 12 Eylül cezaevi izblerinde beni bir hayli tepmesinin de rolü vardır.

Kentler doğasıyla, kültürleriyle içinde doğan , hatta içinden gelip geçen insanları bile etkiler, yönlendirirler. Siz Kars'lısınız. Kars sizin kimliginizi nasıl biçimlendirdi?

Kars çok farklı kültürlerin iç içe yaşadığı bir kenttir. Ben, Terekemeler, Gürcüler ve Kürtlerin iç içe yaşadığı bir köyde doğup büyüdüm. Köyün yaşamını ağa-nöker, ağa-ırgat ilişkisi belirliyordu. Terekemeler genellikle ağaydı . Kökü Kafkas kulaklarına dayanan ve Ekim Devrimi’nden sonra kaçarak Kars’ a yerleşen orta halli bir aileye mensubum.Çocukluğumun ve gençligimin biçimlenisinde köyüm tayin edici bir role sahiptir. Dana çobanlığı, doğayla iç içelik, ekin ve biçin kültürü, mandracılık, yalanın, dedikodu ve gırgırın zivanadan çıktığı toplu kış sohbetleri, köye kitaplarla gelen ortaokul, lise ve üniversite ögrencilerinin yarattıkları tartısmalar, Devrim’den kaçan ihtiyarların abartılı yaşam hikayeleri, Hayyam ve Fuzuli hayranlarının yüksek sesle okudukları rübailer, beyitler, daha nice şey biçimlendirdi yaşamımı...Kars’ın çok kültürlülüğünde, resmi besleyecek hangi damarlar vardı ?
Nedenini bilmem ama Terekemelerin müziğe, dansa ve resme karşı muhabbetleri derindi. Kars’ta ve köyümüzde Azerbaycanlı ressamların mitolojik resimlerden esinlenen kilimlere, halılara, kitap kapaklarına, posterlere sık sık tanık oluyordum. Dehşet yüzlü Iskender ile Zülkarneyn, Zaloğlu Rüstem ile Dev Sefit, aslanları susta durduran Danyal, Ferhat ile Şirin, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Aslı, Köroğlu ve benzerleri hep çocuk merakımın merkezinde yer almışlardır. Resim çizdigim zaman İslam ’ın aksine, halk hep "Kaçak Nebi’yi çiz" diye teşvik ederdi. Köy halkını en çok cezbeden şey, renk cümbüşüdür. Figürü renk cümbüşünde arayıp bulmayı sever...

Sonra Kars’tan çıkıyor ve eğitim peşinde Rize, Istanbul’a yol alıyorsunuz, bu kentler size hem siyasal hem de sanatsal kimliğinize neler katti?

Sanatçı kişiliğimin oluşmasında daha çok öğretmen okullarının büyük rolü oldu. Altmışlı yılların ögretmen okulları, Köy Enstitüleri’nin renklerini ve ışıltilarını , sinelerinde şu veya bu ölçüde taşıyorlardı. 1964 ,1966 yılları arasında, Rize Ögretmen Okulu’nda edebiyata ve resme ilgi duydum. Duvar gezetesine şiirler ve kısa öyküler yazdım. Resim ve heykel atölyesi ruhumun ilk mimarı oldu. Rize bir yalancı cenneti andırıyordu. Yakın arkadaşlarım, beyaz çakıl tenli, kocaman gözlü, oldukça kolay ve zamansız gülen kızlarla tanışmışlar, aşık olmuşlardı. Ben ciddi şeklilde kesattım. Bulamamıştım, ki biraz da bulamadığımı tuvalde veya yonttuğum sert kütükte bulmaya çalışıyordum. Müthiş bir hırs ve artistik egoyu kahramanlaştırma dönemiydi. Bunaldığımda, gökyüzüne yeşil sisler üfleyen ılımlı dağlarla, hırçın dalgalar arasında sıkışıp kalan kente iniyordum. Yeşil çarşaflı, sepetli hamal kadınları , iskele yosununu, ağlara tkılan balık sürüsünü ve çay iklimini soluyordum. Ferahlamanın, çağrışımlarla dolmanın, okulda yasak olan Akşam ve Ulus gazetelerini korkusuzca okumanın bir yoluydu bu.

Politik kimliginizi bu gazeteler mi yönlendirdi?

Politik kimliğimin biçimlenisinde eve Yön Dergisi’ni getiren Atila abimin önemli rolü oldu. Yan gelip yatmanın ve Terekemevari gırgırın ustasıydı. Beni zaman zaman kendisine hizmet ettiriyordu. Her hizmetin karışılığını ise bir sözcükle ödüyordu. O zaman ortaokula gidiyordum, yöntemi şuydu: "Bana bir bardak su getir" diyordu. Getiriyordum.İçiyordu lıkır lıkır, boş bardağı uzatırken "Yeni kelimen proletarya " diyor, "Oflaya tıslaya çok zor uyanan, uyanınca da burjuvazinin başına bela olan sınıf" diye de açıklıyordu. Ben o gün sözcüğü ve sözcügün anlamını hafız titizliğiyle ezberliyordum. Bu ezbercilik daha sonra Rize Ögretmen Okulu’nda başıma bela oldu. Bir gün bizim babacan, yarı ceberrut müdürümüze "Hocam" dedim "Rize’de hiç proletarya yok". Sert sert baktı bana, "Ne demek proletarya" diye sordu. Adım gibi zihnime kazğdğım cevabı hemen verdim. "Çok zor uyanan, uyanınca da burjuvazinin başına bela olan sınıf". Gözleri tepesine çıktı, "Bunları sil kafandan " diy uyardı "Başına bela olur".

İstanbul... Onun tarihinizdeki yeri nedir?

İstanbul, politik kimliğimin derinleşmesine yol açtı. Rize Öğretmen Okulu, 1966’nın Eylül’ünde, benim de içinde bulunduğum beş başarılı öğrencisini Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderdi. Görkemli camiler, müzeler, martı uğultusu o güne kadar görmediğim büyük kalabalıklar yani İstanbul, yaşamımın dönüm noktası oldu. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda resim ve heykel atölyesi yoktu. Şiire ve romana başladım, 1967’de Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun Çapa Şubesi’ni kurduk. Türkiye İşçi Partisine üye olduk. Yayımladığımız bildiri okuldan atılmamıza yol açtı. Kendimi sokakta ve daha sonra da 68 öğrenci hareketlerinin içinde bulmuştum. FKF İstanbul Bölge Yürütme Komitesi’ne bağlı Bilim Kurulu üyesi olarak çalışıyordum. FKF’nin politik yaşamımdaki yeri büyüktür...

Resmi nasıl tanımlıyorsunuz? Resim sizin için neyi ifade ediyor?

Resim insan ruhunun renkler veya figürlerle tuvale çıkışı, değişik biçim ve özlerle yeniden yaratılışıdır. Resim benim için estetik duygularla dolup taşmayı, bu duyguların gücüyle değişime yönelmeyi ifade ediyor. İnsanı güzelliklerle, çağrışımlarla, soru işaretleriyle, çelişkilerle dolduran, sorgulama ve keşfetme iştiyakı uyandıran resim, iyi resimdir. Gördüğüm bazı resimler karşısında, cüceleşme duygusuna kapılıyor, kendimi daha iyi anlıyorum...

Siyasi kimliğiniz resminizi nasıl etkiledi? Resim kendinizle hesaplaşma(cezaevi) sürecinden sonra kurduğunuz bir dil mi?

Siyaset beni çalışan, ezilen insanları çizmeye yöneltti. Anlamda derinliği, didaktik ögeyi hep düşündüm. Renkte, ışıkta ve temada uzlaşmaz karşıtlığı önemsedim. Siyasetin çizgisi, ilkesi vardır, sürekli, baş döndürücü bir değişimi kolay kolay sindiremez. Hele özellikle Asyalılar... Resim öyle değildir. Resmin tek bir üslubu, ilkesi, mantığı yoktur. Anaforsal değişimi, sürprizi, şaşırtıcılığı, arayışı, krizi sever. Bu son noktada siyasetin yararını gördüm diyemem, ama genel olarak sanatımda, siyasetin yararını yaşadım. Cezaevi insanda güçlü bir özgürlük aşkı ve kendini ifade etme, kendinle hesaplaşma arzusu yaratır. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini içeride geçirdim. Kesintisiz 13 yıl. Bu süreç içinde resim, kendimi derinlemesine ifade etmenin bir aracı olarak görünmüyordu. Bunun olanakları da zayıftı. Romanda karar kılmıştım ama romanı sık sık yapılan aramalardan koruyamıyordum. Zaten geçmişte acısını çekmiştim bunun. Bir romanımı 69’ da sağcılar tahrip etmiş, diğerini de şiirlerimle beraber 1972’de babam, korkudan sobaya atmıştı. Cezaevinde kolay zulalayabildiğim için şiirde yoğunlaştım ve bol bol okudum. Şiir, cezaevinde, kendimi yeniden yaratmanın bir aracı oldu.

Şiir, roman, resim...Hepsi dilin ifadesi mi?Birinde yoğunlaşmak yerine diğer alanlarda da üretim yapmak, hep bir eksiklik duygusundanmı kaynaklanıyor, yoksa aynı amacın ürünü mü?

Hepsi aynı duygunun, aynı dilin ifadesi. Birini fırça ve renkler aracılığı ile ortaya çıkarıyorsun, diğerini kalemle. Şiirde yoğun duyguyu, can alıcı çelişkiyi, çatışmayı, çatışmadaki uyumu ve öz sözü yaşıyorsun. Romanda ayrıntıyı, karmaşık karekteri, enginliği, dengeli dil iklimini yaratıyorsun. Nihayetinde kahraman sensin. Sendeki gizli güzelliklerin keşfine çıkımışsın. O güzelliklerin yaratıcı dehasıyla seni ve seni kuşatan şartları, estetiğin gizemli merceği altında, bir üst seviyede yeniden yaratıyorsun.Cezaevinden çıktıktan sonra, zorunluluk ve baski döneminin uğraşını, yani şiiri önemli ölçüde bıraktım. Geriye resimle roman kaldı . Ihtiyarladıkça, binamdaki seslerin nerelerden geldiklerini anlayamamaya başladıkça, bu ikisinden zor olanını, muhtemelen romanı bırakmak zorunda kalacağım. Fakir Baykurt Avustralya’ya geldiginde, "Aman aman resmi bırakma, resimde yoğunlaş ." dedi. insan tüm yeteneklerini denemenin bir yolunu bulmalıdır. Insanin en büyük ihanetleri, yeteneklerine karşı işledikleridir...

Neden figuratif resim?

Figuratif geçmişten son üç yıl içinde, kesildiğinden bir kopuş var ama tam bir kopuş diyemem buna. Dev bir atölye düşünün, on kişi çalışıyor... Ben bir tuvalin başında bir hafta çalışıyorum. Figuratif bir resim çıkıyor ortaya, ekspresyonist bir stilde... Yani başımda çalışanlar ise kova kova akrilik boyaları bez üzerine boca ediyor, boyaların akış macerasını izliyorlar. Bir saatte bir resim çıkıyor. Nasıl oluyor bilmiyorum, sonuçta benimki, üzerinde en çok tartışılan resimlerden biri oluyor. Eger koca bir tablonun üzerinde minnacık bir üçgen görüyorsanız, renklerin dışında başkaca da bir şey görmüyorsanız, o tablo bana göre figuratiftir. Nonfiguratif olmasi için hiçbir figürün olmaması gerekiyor. Orada sadece renkler, ışıklar, gölgeler vardir. Baktığımızda biz de çağrışımlar yaratır seyrederken. Nonfiguratif bir resimde, sonsuz derecede görünmeyen, ancak artistik hayalin gözleriyle görülebilen gizli figur vardir. Nonfiguratifi gerçeklestirmek zordur. Dökülen her boya resme yol açmaz. Renklerin iç uyumunu, diyalektiğini, büyüsünü, çağrışım kudretini kurman gerekiyor. Ne kadar usta olursan ol, bunu da her zaman kuramazsın.

Resminizin izledigi gelişimi, pastelden yagli boyaya geçişi, biçim ve teknik asamalari nasil tanımlıyorsunuz?

1965-1966’da yani Rize’de ögretmen Okulu’nda iken yağlı boya resimler yaptım.Atölyede bir yandan çıtalara gerdigimiz bezlere sürmek için boncuk tutkalı kaynatıyor, diger yandan da toz boya ile bezir yağını karıştırarak yağlıboya yapıyorduk. Diger boya tekniklerini kullanmıyorduk, stilimiz klasikti. Ben genelllikle manzara resmi çiziyordum, resim tarihine ve modern biçimlere ilişkin teorik bir egitim söz konusu değildi. Hocamız Ismail’in kendisi de naif resimler çiziyordu. Cezaevinde iki askeri darbeyi ve dolayısıyla yogun yasakları yaşadığım için dogru dürüst bir resim pratiğim olmadi. Ama resme yani biçim ve renk dansına olan tutkumu yitirmedim.

Sizi Türkiyeli ve dünyali ressamlardan kimler etkiledi?

Türkiye’de beni ilk etkileyen ressamlar, Rize’deyken hocam Ismail (soyadını hatırlamıyorum), Turgut Zaim, Nuri Iyem, ve Ibrahim Balaban’dır. Bedri Rahmi Eyüboglu ve Ibrahim Çallı'nın da biraz etkileri vardi. Uluslararasi ressamlardan beni ilk etkileyen Diego Vera’dir. Onun berrak üslubunu, dengeli fırçasını, devrimci tarihini, işçi sınıfını ve çağdaş halk yaşamını tuvalde yeniden yaratışıni sevdim. yurt dışına çıkışımdan, yani 1986’dan itibaren, Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Avusturya, Isviçre’de dikkate değer birçok müze ve galeriyi gezdim. Dikkat merkezim Picasso, Dali ve Metisse’e kaydi. Picasso’nun bu kadar güçlü ressam olmasına rağmen pek az ressami etkilediğini fark ettim. Almanya’da Kathe Kollwitz’i sevdim. Onun tablolarından Picasso’nun "Mavi Devir" inin çağrıştıran "Işçi Kadın", "Dokumacılar Grevi" beni etkiledi. Emekçi ruhun derinligindeki fırtınaları bu denli vermek...Avustralya’da ise Arthur Boyd ile Sydney Nolan ’i sevdim en çok. Daha eskilerden Tom Roberts dikkatimi çekti. Iki yil önce Kuzey Melbourne TAFE Enstitüsü’nde Greenborough kampüsünün atölyesinde yaptığımız resimleri değerlendirirken, Enstitü’nün sanat direktörü benim için "Kendine özgü bir stilin var ama yaptığın son birkaç tabloda Albert Tucker etkisi var gibi" dedi...

Avrupa ve Avustralya süreci sizin resminize nasil yansıdı?

1986’dan itibaren, Almanya, Hollanda, Fransa, Yunanistan, Avustralya, Isviçre, Belçika, İsveç ve İngiltere’de çok yoğun bir biçimde galeri ve müze gezdim. Şehir merkezlerindeki heykelleri, röliyefleri, duvar resimlerini inceledim. 1988’de Avustralya’ya gittim. Sydney, Melbourne, Canberra ve Tasmanya’daki kültür merkezlerini, galeri ve müzeleri gezdim. Bu geziler hiçbir okulla kıyas edilemeyecek kadar etkiledi, eğitti beni. Dikkatimi en çok Malenezya ve pasifik adaları heykelleriyle Aborjin resmi çekti. Avustralya’da on bir ay resim yaptım. 1989’da Avrupa’ya döndüm, resim yapmayı sürdürdüm. Pastel, guaj ve crayon tekniğini kullandım . Klasik, naif stilden kopamadım. Avrupa’da iki yıl resim yaptıktan ve sergiler açlıktan sonra yeniden Avustralya’ya geçtim. Resim yapmayı sürdürdüm ve ata yadigarı malum stilimden kopamadım. Daha sonra Kuzey Melbourne Tafe Enstitüsü’ünün (NMIT resim ve heykel bölümüne girdim. Buradaki ilk yılım çeşitli boya teknikleri ve stillerle ve de sanat teorisiyle tanışma yılım oldu. Çok ilginçtir, resim bölümü değil ama heykel bölümü eski stilimi kırdı. Demir, bronz, cam, tutkal, odun, polyester, balmumu, balçık ve çimento dünyasindan ekspresyonist ve oradan da sürrealist dünyaya girdim. Farkında olmadan değişmiştim iki yıllık eğitimden sonra, bunun bir üstü olan yoğun ve karmaşık heykel tekniği uygulayan Public Art bölümüne girdim. Ağır bir işçilikle farklılığı daha berrak bir şeklilde kavradım. Evet, Batı ’daki hikayem bundan ibarettir.

Resimlerinizle Bati’nın oryantalist taleplerini ya da hayranlığını karşılama endişesine katıldığınız
oldu mu?

Tabii her sanatçı beğenilmek, kitlere mal olmak ister. Ama ben, kitlelerden önce, kendi resmimin biçimini, rengini, ışığını, ruhunu sevmeliyim. Çizdiğim resim, içimde yankısını bulmalı, egilimlerime, düşünceme, yeteneklerime ışık düşürmelidir. Halkın seveceğini bilsem de, eğer ben sevmiyorsam üretemem. En güzeli, ürettiğimi hem benim hem de halkın sevmesidir. Batı öteden beri oryantal kaynaklara ilgi duyuyor, yöneliyor, özümsemeye çalışıyor onu. Resimlerimde güçlü bir oryantal öge yok. Minyatürü, tezhip sanatını çağrıştıran bir rüzgar var mı? Bilemiyorum. Zaten biliyorsunuz, klasik ya da naif resim de oryantal degil, Batı kökenlidir

Berat Günçıkan
2002 Mayıs