BÜTÜN DÜNYA EVİM ÜZERİNE

Bir insanın üretimi sadece kendisiyle değil yaşadığı toprakların,ailesinin,kentinin,hatta sokağının,ama bütün bir dünyanında anlatıcısıdır...Aile yapiniz,ebeveynleriniz, yakin çevreniz...Onlar sizi nasil etkiledi? Toplam on kardestik. Babam ev halkinin hükümetiydi. Tüm bakanliklari üstlenmisti. Anamin iç isleri bakanligi göstermelikti. Babam hepimizi çalismaya ve okumaya mecbur tmisti. Sevk ve idareyi ihmal etmiyor, ama genellikle inekleri kasagilama, yemlikleri kontrol etme gibi hafif islere el atiyordu. "Arakli’nin kizina, merakliyim merakli" gibi birkaç cümleyi aylarca tekrarliyip duruyordu. Geçmisinin ve geleceginin irili ufakli tüm maceralarini bakislarinda toplamisti. Ittifaklara ve cephe politikasina ihtiyaç duymuyordu. Ev halkindan birisiyle çatisinca, müttefik arayisina girmiyordu. Anam, ev halkindan yana olmasina ragmen uzlastirici bir politika izliyordu. Korkunca babamin tek kisilik saflarina geçiyor, sadece bakislariyla bizleri destekliyordu. Okulda basarili olanlari haddinden fazla övüyordu babam. ..Övme ustasiydi. En çok da Atila abi’mle beni övüyordu. Övdükçe okuma temposunu arttiriyordum. Onun övgüsü, kisa zamanda gözlerimi bozdu, ortaokula gözlüklü girdim. Mizacima namdan çaliskanligimi ve uzlastiriciligi, babamdan ise sevk ve idareyi, tesvikçiligi ya da övme sanatimi aldim. Babamin baskilari bende özgürlesme ve özgürlük duygusunu güçlendirdi. Baski, ya itaati ögretir, ya da itirazi... Ben itirazi ögrendim... Çocuklugunuzda renkler ve resim var miydi?Islamiyetin resimle ilskisi yasak-günah üzerine kuruludur, siz renklerin pesine takilirken bir engelleme ile karsilastiniz mi? Çocuklugumda renkli kuru kalemlre hayrandim. Defter sayfalarinin kenarlarini süsler, ortasina resim yapardim özenerek. Resim çizmeye tesvik ederdi babam. En çok at resmi yapardim. Ev halki olarak babama at resmi çizdirir, toplu halde gülerdik. Çizgileri çok acemi ve komikti, "At yavas çizilmezi hizli çizilir. " derdi. Evde kalemi eline alan, at resmi çizerdi. Kenan Evren Pasa köyüömüzde yasasaydi, belki ondan iyi at çizmesini ögrenebilirdim, ama simdi yapamam. Pasanin atlarindan fazla hoslanmiyorum, tabii bunda onun henüz tuvale çikmamis, zaptiye beygirlerini andiran atlarinin, 12 Eylül cezaevi izblerinde beni bir hayli tepmesinin de rolü vardir. Kentler dogasiyla, kültürüyleriyle içinde dogan, hatta içinden gelip geçen insanlari bile etkiler, yönlendirirler. Siz Karslisiniz. Kars sizin kimliginizi nasil biçimlendirdi? Kars çok degisik kültürlerin iç içe yasadigi bir kenttir. Ben, Terekemeler, Gürcüler ve Kürtlerin iç içe yasadigi bir köyde dogup büyüdüm. Köyün yasamini aga-nöker, aga-irgat iliskisi belirliyordu. Terekemeler genellikle agaydi. Kökü Kafkas kulaklarina dayanan ve Ekim Devrimi’nden sonra kaçarak Kars’ a yerlesen orta halli bir aleye mensubum.Çocuklugumun ve gençligimin biçimlenisinde köyüm tayin edici bir role sahiptir. Dana çobanligi, dogayla iç içelik, ekin ve biçin kültürü, mandacilik, yalanin, dedikodu ve girgirin zivanadan çiktigi topli kis sohbetleri, köye kitaplarla gelen ortaokul, lise ve üniversite ögrencilerinin yaratttiklari tartismalar, Devrim’den kaçan htiyarlarin abartili yasam hikayeleri,Hayyam ve Fuzuli hayranlarinin yüksek sesle okuduklari rübailer, beyitler, daha nice sey biçimlendirdi yasamimi...Kars’in çok kültürlülügünde, resmi besleyecek hangi damarlar vardi? Nedenini bilmem ama Terekemelerin müzige, dansa ve resme karsi muhabbetleri derindi. Kars’ta ve köyümüzde Azerbaycanli ressamlarin mitolojik resimlerden esinlenen kilimlere, halilara, kitap kapaklarina, posterlere sik sik tanik oluyordum. Dehset yüzlü Iskender ile Zülkarneyn, Zaloglu Rüstem ile Dev Sefit, aslanlarisusta durduran Danyal, Ferhat ile Sirin, Leyla ile Mecnun, Kerem ile Asli, Köroglu ve benzerleri hep çocuk merakimin merkezinde yer almislardir. Resim çizdigim zaman Islam’in aksine, halik hep "Kaçak Nebi’yi çiz" diye tesvik ederdi. Köy halkini en çok cezbedeb sey, renk cümbüsüdür. Figürü renk cümbüsünde arayip bulmayi sever... Sonra Kars’tan çikiyor ve egitim pesinde Rize, Istanbul’a yol aliyorsunuz, bu kentler size hem siyasal hem de sanatsal kimliginize neler katti? Sanatçi kisiligimin olusmasinda daha çok ögretmen okullarinin büyük rolü oldu. Altmisli yillarin ögretmen okullari, Köy Enstitüleri’nin renklerini ve isiltilarini, sinelerinde su veya bu ölçüde tasiyorlardi. 1964 ia 1966 yillari arasinda, Rize Ögretmen Okulu’nda edebiyata ve resme ilgi duydum. Duvar gezetesine siirler ve kisa öyküler yazdim. Resim ve heykel atölyesi ruhumun ilk mimari oldu. Rize, yabanci bir cenneti andiriyordu. Yakin arkadaslarim, beyaz çakil tenli, kocaman gözlü, oldukça kolay ve zamansiz gülen kizlarla tanismislar, asik olmuslardi. Ben ciddi sekilde kesattim. Bulamamistim, ki biraz da bulamadigimi tuvalde veya yonttugum sert kütükte bulmaya çalisiyordum. Müthis bir hirs ve artistik egoyu kahramanlastirma dönemiydi. Bunaldigimda, gökyüzüne yesil sisler üsleyen ilimli daglarla, hirçin dalgalar arasinda sikisip kalan kente iniyordum. Yesil çarsafli, sepetli hamal kadinlari, iskele yosununu, aglara tkilan balik sürüsünü ve çay iklimini soluyordum. Ferahlamanin, çagirisimlarla dolmanin, okulda yasak olan Aksam ve Ulus gazetelerini korkusuzca okumanin bir yoluydu bu. Politik kimliginizi bu gazeteler mi yönlendirdi? Politik kimligimin biçimlenisinde eve Yön Dergisi’ni getiren Atila abimin önemli rolü oldu. Yan gelip yatmanin ve Terekemevari girgirin ustasiydi. Beni zaman zaman kendisine hizmet ettiriyordu. Her hizmetin karsiligini ise biz sözcükle ödüyordu. O zaman ortaokula gidiyordum, yöntemi suydu: "Bana bir bardak su getir" diyordu. Getiriyordum.Içiyordu likir likir, bos bardagi uzatirken "Yeni kelimen proletarya " diyor, "Oflaya tislaya çok zor uyanan, uyaninca da burjuvazinin basina bela olan sinif" diye de açikliyordu. Ben o gün sözcügü ve sözcügün anlamini hafiz titizligiyle ezberliyordum. Bu ezbercilik daha sonra Rize Ögretmen Okulu’nda basima bela oldu. Bir gün bizim babacan, yari ceberrut müdürümüze "Hocam" dedim "Rize’de hiç proletarya yok". Sert sert bakti bana, "Ne demek proletarya" diye sordu. Adim gibizihnime kazidigim cevabi hemen verdim. "Çok zor uyanan, uyaninca da burjuvazinin basina bela olan sinif". Gözleri tepesine çikti, "Bunlari sil kafandan " diy uyardi "Basina bela olur".İstanbul... Onun tarihinizdeki yeri nedir? İstanbul, politik kimliğimin derinleşmesine yol açtı. Rize Öğretmen Okulu, 1966’nın Eylül’ünde, benim de içinde bulunduğum beş başarılı öğrencisini Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gönderdi. Görkemli camiler, müzeler, martı uğultusu o güne kadar görmediğim büyük kalabalıklar yani İstanbul, yaşamımın dönüm noktası oldu. Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda resim ve heykel atölyesi yoktu. Şiire ve romana başladım, 1967’de Fikir Kulüpleri Federasyonu’nun Çapa Şubesi’ni kurduk. Türkiye İşçi Partisine üye olduk. Yayımladığımız bildiri okuldan atılmamıza yol açtı. Kendimi sokakta ve daha sonra da 68 öğrenci hareketlerinin içinde bulmuştum. FKF İstanbul Bölge Yürütme Komitesi’ne bağlı Bilim Kurulu üyesi olarak çalışıyordum. FKF’nin politik yaşamımdaki yeri büyüktür...Resmi nasıl tanımlıyorsunuz? Resim sizin için neyi ifade ediyor? Resim insan ruhunun renkler veya figürlerle tuvalete çıkışı, değişik biçim ve özlerle yeniden yaratılışıdır. Resim benim için estetik duygularla dolup taşmayı, bu duyguların gücüyle değişime yönelmeyi ifade ediyor. İnsanı güzelliklerle, çağrışımlarla, soru işaretleriyle, çelişkilerle dolduran, sorgulama ve keşfetme iştiyakı uyandıran resim, iyi resimdir. Gördüğüm bazı resimler karşısında, cüceleşme duygusuna kapılıyor, kendimi daha iyi anlıyorum... Siyasi kimliğiniz resminizi nasıl etkiledi? Resim kendinizle hesaplaşma(cezaevi) sürecinden sonra kurduğunuz bir dil mi? Siyaset beni çalışan, ezilen insanları çizmeye yöneltti. Anlamda derinliği, didaktik öğeyi hep düşündüm. Renkte, ışıkta ve temada uzlaşmaz karşıtlığı önemsedim. Siyasetin çizgisi, ilkesi vardır, sürekli, baş döndürücü bir değişimi kolay kolay sindiremez. Hele özellikle Asyalılar... Resim öyle değildir. Resmin tek bir üslubu, ilkesi, mantığı yoktur. Anaforsal değişimi, sürprizi, şaşırtıcılığı, arayışı, krizi sever. Bu son noktada siyasetin yararını gördüm diyemem, ama genel olarak sanatımda, siyasetin yararını yaşadım. Cezaevi insanda güçlü bir özgürlük aşkı ve kendini ifade etme, kendinle hesaplaşma arzusu yaratır. 12 Mart ve 12 Eylül dönemlerini içeride geçirdim. Kesintisiz 13 yıl. Bu süreç içinde resim, kendimi derinlemesine ifade etmenin bir aracı olarak görünmüyordu. Bunun olanakları da zayıftı. Romanda karar kılmıştım ama romanı sık sık yapılan aramalardan koruyamıyordum. Zaten geçmişte acısını çekmiştim bunun. Bir romanımı 69’ da sağcılar tahrip etmiş, diğerini de şiirlerimle beraber 1972’de babam, korkudan sobaya atmıştı. Cezaevinde kolay zulalayabildiğim için şiirde yoğunlaştım ve bol bol okudum. Şiir, cezaevinde, kendimi yeniden yaratmanın bir aracı oldu. Siir, roman, resim...Hepsi yni dilin ifadesi mi?Birinde yogunlasmak yerine diger lanlarda da üretim yapmak,hep bir eksiklik duygusundan mi kaynaklaniyor, yoksa ayni amacin ürünü mü? Hepsi ayni duygunun, ayni dilin ifadesi. Birini firça ve renkler araciligi ile ortaya çikariyorsun, digerini kalemle. Siirde yogun duyguyu, can alici çeliskiyi, çatismayi, çatismadaki uyumu ve öz sözü yasiyorsun. Romanda ayrintiyi, karmasik karekteri, enginligi, dengeli dil iklimini yaratiyorsun. Nihayetinde kahraman sensin. Sendeki gizli güzelliklerin kesfine çikimissin. O güzelliklerin yaratici dehasiyla seni ve sni kusatan sartlari, estetigin gizemli mercegi altinda, bir üst seviyede yeniden yaratiyorsun.Cezaevinden çiktiktan sonra, zorunluluk ve baski döneminin ugrasisini, yani siiri önemli ölçüde biraktim. Geriye resimle roman kaldi. Ihtiyarladikça, binamdaki seslerin nerelerden geldiklerini anlayamamaya basladikça, bu ikisinden zor olanini, muhtemelen romani birakmak zorunda kalacagim. Fakir Baykurt Avustralya’ya geldiginde, "Aman aman resmi birakma, resimde yogunlas." dedi. insan tüm yeteneklerini denemenin bir yolunu bulmalidir. Insanin en büyük ihanetleri, yeteneklerine karsi isledikleridir... Neden figuratif resim? Figuratif geçmisten son üç yil içinde, kendiliginden bir kopus var ama tam bir kopus diyemem buna. Dev bir atölye düsünün, on kisi çalisiyor... Ben bir tuvalin basinda bir hafta çalisiyorum. Figuratif bir resim çikiyor ortaya, ekspresyonist bir stilde... Yani basimda çalisanlar ise kova kova akrilik boyalari bez üzerine boca ediyor, boyalarin akis macerasini izliyorlar. Bir saatte bir resim çikiyor. Nasil oluyor bilmiyorum, sonuçta benimki, üzerinde en çok tartisilan resimlerden biri oluyor. Eger koca bir tablonun üzerinde minnacik bir üçgen görüyorsaniz, renklerin disinda baskaca da bir sey görmüyorsaniz, o tablo bana göre figuratiftir. Nonfiguratif olmasi için hiçbir figürün olmamasi gerekiyor. Orada sadece renkler, isiklar, gölgeler vardir. Baktigimizda biz de çagrisimlar yaratir seyrederken. Nonfiguratif bir resimde, sonsuz derecede görünmeyen, ancak artistikhayalin gözleriyle görülebilen gizli figur vardir. Nonfiguratigi gerçeklestirmek zordur. Dökülen her boya resme yol açmaz. Renklerin iç uyumunu, diyalektigini, büyüsünü, çagrisim kudretini kurman gerekiyor. Ne kadar usta olursan ol, bunu da her zaman kuramazsin. Resminizin izledigi gelisimi, pastelden yagli boyaya geçisi, biçim ve teknik asamalari nasil tanimliyorsunuz? 1965-1966’da yani Rize’de ögretmen Okulu’nda iken yagli boya resimler yaptim.Atölyede bir yandan çitalara gerdigimiz bezlere sürmek için boncuk tutkali kaynatiyor, diger yandan da toz boya ile bezir yagini karistirarak yagliboya yapiyorduk. Diger boya tekniklerini kullanmiyorduk, stilimiz klasikti. Ben genelllikle manzara resmi çiziyordum, resim tarihine ve modern biçimlere iliskin teorik bir egitim söz konusu degildi. Hocamiz Ismail’in kendisi de naiv resimler çiziyordu. Cezaevinde iki askeri darbeyi ve dolayisiyla yogun yasaklari yasadigim için dogru dürüst bir resim pratigim olmadi. Ama resme yani biçim ve renk dansina olan tutkumu yitirmedim. Sizi Türkiyeli ve dünyali ressamlardan kimler etkiledi? Türkiye’de beni ilk etkileyen ressamlar, Rize’deyken hocam Ismail(soyadini hatirlamiyorum), Turgut Zaim, Nuri Iyem, ve Ibrahim Balaban’dir. Bedri Rahmi Eyüboglu ve Ibrahim Çalli’nin da biraz etkileri vardi.Uluslararasi ressamlardan beni ilke tkileyen Diego Vera’dir. Onun berrak üslubunu, dengeli firçasini, devrimci tarihini, isçi sinifini ve çagdas halk yasamini tuvalde yeniden yaratisini sevdim. yurt disina çikisimdan, yani 1986’dan itibaren, Almanya, Fransa, Ingiltere, Hollanda, Avusturya, Isviçre’de dikkate deger birçok müze ve galeriyi gezdim. Dikkat merkezim Picasso, Dali ve Metisse’e kaydi. Picasso’nun bu kadar güçlü ressam olmasina ragmen pek az ressami etkiledigini fark ettim. Almanya’da Kathe Kollwitz’i sevdim. Onun tablolarindan Picasso’nun "Mavi Devir" inin çagristiran "Isçi Kadin", "Dokumacilar Grevi" beni etkiledi. Emekçi ruhun derinligindeki firtinalari bu denli vermek...Avustralya’da ise Arthur Boyd ile Sydney Nolan ’i sevdim en çok. Daha eskilerden Tom Roberts dikkatimi çekti. Iki yil önce Kuzey Melbourne TAFE Enstitüsü’nde Greenborough kampüsünün atölyesinde yaptigimiz resimleri degerlendirirken, Enstitü’nün sanat direktörü benim için "Kendine özgü bir stilin var ama yaptigin son birkaç tabloda Albert Tucker etkisi var gibi" dedi... Avrupa ve Avustralya süreci sizin resminize nasil yansidi? 1986’dan itibaren, Almanya, Hollanda, Fransa, Yunanistan, Avustralya, Isviçre, Belçika,Isveç ve Ingiltere’de çok yogun bir biçimde galeri ve müze gezdim. Sehir merkezlerindeki heykelleri, röliyefleri, duvar resimlerini inceledim. 1988’de Avustralya’tya gittim. Sydney, Melbourne,Canberra ve Tasmaya’daki kültür merkezlerini, galeri ve müzeleri gezdim. Bu geziler hiçbir okulla kiyasa edilemeyecek kadar etkiledi, egitti beni. Dikkatimi en çok Malenezya ve pasifik adalari heykelleriyle Aborjin resmi çekti. Avustralya’da on bir ay resim yaptim.1989’da Avrupa’ya döndüm, resim yapmayi sürdürdüm. Pastel, guaj ve crayon teknigini kullandim. Klasik, naiv stilden kopamadim. Avrupa’da iki yil resim yaptiktan ve sergiler açtiktan sonra yeniden Avustralya’ya geçtim. Resim yapmayi sürdürdüm ve ata ydigari malum stilimden kopamadim. Daha sonra Kuzey Melbourne Tafe Enstitüsü’ünün(NMIT resim ve heykel bölümüne girdim. Buradaki ilk yilim çesitli boya teknikleri ve stillerle ve de sanat teorisiyle tanisma yilim oldu. Çok ilginçtir, resim bölümü degil ama heykel bölümü eski stilimi kirdi. Demir, bronz, cam, tutkal, odun, polyester, balmumu, balçik ve çimento dünyasindan ekspresyonist ve oradan da sürrealist dünyaya girdim. Farkinda olmadan degismistim iki yillik egitimden sonra, bunun br üssü olan yogun ve karmasik heykel teknigi uygulayan Public Art bölümüne girdim. Agir bir isçilikle farkliligi daha berrak bir sekilde kavradim. Evet, Bati’daki hikayem bundan ibarettir. Resimlerinizle Bati’nin oryantalist taleplerini ya da hayranligini karsilama endisesine kapildiginiz oldu mu? Tabii her sanatçi begenilmek, kitlere mal olmak ister. Ama ben, kitlelerden önce, kendi resmimin biçimini, rengini, isigini, ruhunu sevmeliyim. Çizdigim resim, içimde yankisni bulmali, egilimlerime, düsünceme, yeteneklerime isik düsürmelidir. Halkin sevecegini bilsem de, eger ben sevmiyorsam üretemem. En güzeli, ürettigimi hem benim hem de halkin sevmesidir. Bati öteden beri oryantal kaynaklara ilgi duyuyor, yöneliyor, özümsemeye çalisiyor onu. Resimlerimde güçlü bir oryantal öge yok. Minyatürü, tezhip sanatini çagristiran bir rüzgar var mi? Bilemiyorum. Zaten biliyorsunuz, klasik ya da naiv resim de oryantal degil, Bati kökenlidir Berat Günçıkan