AKIL'LI AYI'NIN ÖTEKİ YÜZÜ

Siz hem efsanelerle dolu bir coğrafyada doğdunuz, efsanevi coğrafyalarda siyasal savaşım verdiniz, hem de şimdi siyasal bir sürgün olarak efsanelerin gündelik yaşamında, sanatında kendini gösterdiği bir coğrafyada resim yapıyorsunuz. Bu nedenlerle resimlerinize efsanenin girmesini anlamak zor değil, bir ressam olarak sizin efsaneleri dönüştürme serüveninizi merak ediyorum. Çocukluk coğrafyasında dinlediği bir efsane, bir ressamın tuvalinde yeniden canlanıncaya dek hangi süreçlerden geçiyor, hangi gereksinimlerle çarpışıyor?İlginç bir soru. Benim klasik ya da naif olarak adlandırdığım birinci döneme ait resimlerim, eski Anadolu uygarlıklarını, doğada pek benzeri olmayan kuşları, cadıları ve yaşlıları kucakladığı için sergilere gelen izleyiciler, tarih öncesi ile masal ya da efsane ile olan ilişkimi sordular hep. Bu soruları çocukluğuma sığınarak cevapladım çoğunlukla. Çocukluğum hep yaşlılarla konuşmakla geçti. Kolhoz başkanıyken kaçtığını söyleyen İse Kişi’yi, Fuzuli ve Hayyam hayranı Yahya amcayı, Rus ve Fransız romanlarının sürekli okuyucusu ve hayranı Musa’yı, yolunu hayal yordamıyla bulan, 90 yaşındaki Serdaroğlu’nu ve diğerlerini, biraz aşağıda oturarak, yukarıya doğru, kocaman bir kurbağa bakışıyla dinledim hep. Serdaroğlu’nun ağzından halsiz ama saf, pırıl pırıl sözcükler çıkıyordu. Ekim Devrimi’nden kaçışın hikâyelerini, hayalin ve renk keşmekeşinin gücünü dinledim ondan. Sınırın ötesinde, Kafkas dağlarında, öldürdüm dediği insanlardan daha sonraları mektuplar geliyordu. Yaşlılar onun birçok şeyi uydurduğunu söylüyorlardı; en iyi dinleyicisi bendim. İçindeki ateşi benim çocuk beynime boşaltarak rahatlamayı seviyordu. İkimiz de gerçeğin duru ve çıplak yüzüyle karşılaşmaktan kaçınıyorduk. Aklı çelen, gerçeklik duygusunu büyüleyen ya da iğfal eden söylencelere sığınıyorduk. Bu durum daha sonraları resimlerime olduğu gibi yansıdı. Okullarda önümüze dikilen, o bıktırıcı çıplak kadın modellerini çizme anları hariç, hiç bir resmi bakarak çizmedim. Öncesi ve sonrası olmayan, çılgın eğilimler ve beğeniler sisi içinde, bazen de, içgüdüleriyle düşünen, hayvansı bir ruh haliyle çizip durdum. Kim bilir bu belki de, anlamını ve erdemini yitirmiş insanların yönettiği bir dünyadan, zihni ve yüreği büyük bir renk cümbüşüne, hayal âlemine, kaçışın yoluydu. Hoşuma gidiyordu böylesi bir yolda yürümek. Bana öyle geliyor ki, efsane ikliminden ya da büyük alt üst oluşlar ortamından gelen her ressam, gerçeğin katı ve buyurgan dünyasından kaçıyor. Kendi derisinin dışında soluk alan bir bilinçle kendi efsanesini yaratmaya yöneliyor. Yarattığı efsane, onu değiştiriyor.Böylece soyutun alanına girmiş olduk. Yani olmayan, halk tarafından yaratılan, özellikler yüklenen bir soyutu, siz yeniden soyutlayıp somuta, bir sanat nesnesine getiriyorsunuz. Ama sizin resimlerinizde “figüratif” diyebileceğimiz yan ağır basıyor. Soyut olanla figüratif olanın ilişkilerini, çatışmalarını, sizin eserlerinizdeki birlikteliğini açabilir misiniz?Soyutlamayı, ifade zenginliğini yaratıp güçlendirmenin bir aracı olarak görüyorum. Soyutlamanın derinleştirilmesi, resmin figüratif veya non-figüratif olmasına bağlı bir şey değildir. İnsanlığı en çok figüratif resim büyüledi. Felsefeyi ve edebiyatı etkiledi. Geçen yüzyılın ortalarında, Fransız filozofu ve felsefecisi Jean Wahl, Fransız felsefe kurumunun bir oturumunda, Van Gogh’un tablolarının felsefi bir kaynak olduğunu açıkladı. Gerçek gailesinden uzak kalarak, maharetin örsünde, biçim, renk ve ışıkla özgürce oynamak ve bu oyunu, derinlik, uyum, çatışma, çağrışım ve ruh yaratan eserlere dönüştürmek. Felsefenin resmi ciddiye almasının nedeni sanırım budur. Resim ekollerini doğuran bir maceradır bu. Kübistlerin, biçimleri, hacim ve mekânları nasıl şaşkına çevirdiklerini biliyoruz. Onları seyrettiğimizde, bir çuval çiviyle ya da kırılmış, iç içe geçmiş ve bir yanını boşluğa dayamış, analitik- kübist bir geometrik kargaşayla karşılaşıyoruz. Bu kargaşanın karşısında fark etme ve anlam çıkarma çabasına giriyoruz. Ben şahsen o dönemin iki önemli kübistinin, Picasso’nun ve Braque’nin tablolarını birbirinden ayıramıyorum. Braque’nin kübist bir tablosunu bir yerde görsem Picasso’nun sanıyorum. Hayatın ya da biçim âleminin açığa çıkmış yeni bir dili gibi algılıyorum kübist resmi ben. Şimdiye kadarki büyük ressamların çabası, soyutlamayı figürle yapma üzerine kurulmuştur. Bundan sonra herhalde, figürsüz renk âleminin görünmeyen figürlerini hayal gücümüzle arayıp bulmaya, ya da seyirci olarak o renk cümbüşünden çağrışım ya da figür yaratmaya çalışacağız.Benim birinci ya da naif diye adlandırdığım döneme ait resimlerimde ciddi bir soyutlama çabası yoktur. Renk ve ışık anaforunun, ihmal edilmiş gerçeğin resimleridir bunlar. Fotografik bir inceliğe sahip değiller. Yontulmamış odun felsefesi egemendir bu resimlere. Bu resimlerin önünde duran seyirci, kocaman ellerin, ayakların, kadim aletlerin, nakışların, öküz, eşek ve köpek dünyasının bağrından bakan gözlerle karşılaşır ilkin; biraz düşünür gibi eder, sonra hafiften gülümseyerek çekip gider. Birinci döneme ilişkin maceram bundan ibaretti.Biraz daha açmanız için önceki soruma ek yapacağım. Siz siyasal sürgünsünüz; ardı arkası kesilmeyen bu coğrafya değişikliğinin bu soyutlama süreçlerini nasıl etkilediğini de anlamak istiyorum.1986’dan bu yana, iki kıtada, Avrupa ve Avustralya’da dolaşıp duruyorum. Bu durum tabi, değişik ırkları, kültürleri şu veya bu şekilde tanımama yol açtı. 21 yıl içinde yüzlerce galeri ve müzeyi gezdim. Bu geziler, resimde stilimi, renk ve ışık anlayışımı, boya tekniğimi, soyutlama tarzımı etkiledi. Tabi bunda, birisi iki, diğeri üç yıl olmak üzere iki resim ve heykel enstitüsünde eğitim görmemin tayin edici rolü oldu. Akrilik ve yağlıboya başta olmak üzere tüm boyaları kullandım. Kum, odun talaşı, kömür ve demir tozu, kumaş, kilim parçası, saç kılı, dergi ve gazete parçaları ve benzeri malzemelerle resim yapma kanalına girince kesyap (kolâja) merak sardım. Okaliptüs ormanının kıyısında yaşadığım için, okaliptüs reçinesinin bez ve kâğıt üzerinde boya olarak kullanılmasını kendi kendime buldum ve okula tavsiye ettim. Malzeme zenginliği, soyutlama gücümü artırdı. Resimler, sentetik, yapay iklimden çıkarak, doğal renkler ve ışıltılarla doğaya yaklaştı. Bu bana huzur verdi. İç çatışmalarım, cinnet ateşim yatışınca kendimi yeterince yenileyemedim. Göçmenlerin bakışlarındaki kaymaya merak saldım. Savunma, ayakta durma, varolma psikozu içindeydiler. Bakışları, kavrayış yetisini iğdiş eden güçlü bir inançla ışıldıyordu. Renkli kağıtlar üzerine, yamulmuş, taşlaşmış insan kafalarından oluşan resimler çizme dönemine girdim. Değişik insan ruhlarını, bir öküz rehavetiyle, gözlere ve yüzlere yansıtma dönemiydi bu. Eski mizah değişime uğramış, biraz geri çekilmiş, onun yerini, zamanı tembelliğe tabi kılan, tek boyutlu bir melankoli almıştı.Romanlarınızda etkin olan mizah, resimlerinizde de kendini gösteriyor. Hatta yer yer “bir karikatür gibi” dedirten tablolarınız var. Ama bu, acı, kederli olanı gülümseyerek, gülümseterek karşılamayı göstermeye yönelik. Resimlerinize sinen mizahın kaynakları ve karakteristiği hakkında bir şeyler söyleyebilir misiniz?Ciddi bir surata sahip olmama rağmen, karakterim oldukça mizahidir. Resimlerimdeki mizahın ana kaynağı da budur. Bununla birlikte, deliler, yalancılar, palavracılar, küfürbazlar, kendilerini teşhis ve çare kaynağı olarak sunan cahil bilgiçler, hiç kimseyi beğenmeyenler, dedikoducular ve benzerleri, normal, dürüst ve ciddi insanlardan daha çok çekiyor beni. Yüzleri ilgiyle izliyorum; aradığım mizahtır. 1970’de, Uzunköprü cezaevinde birlikte yattığım leylek boyunlu bir tefeci vardı. Dolandırıcılıktan içeri atmışlardı. Yüzü, ilk bakışta, çevresi kıllarla kaplanmış yaşlı bir maymunun kıvrımlı, kırmızı kalçasını andırıyordu. Anlatacağı şeyleri, kuruntu ve yükselme hırsıyla ışıldayan bakışlarına yüklüyor, herkesi tepeden süzüyor, herkesin kendisine inanacağını bilmenin zevkiyle akla hayale gelmeyecek şeyler anlatıyordu. İnsanlar, gülmek için dinliyor, ama yersiz gülmelerden de tefeci kızar diye korkuyorlardı. Bu adamın zihnime yer eden yüzündeki güçlü mizahı, çok sonraları, yüz içinde yüzlerin yer aldığı portrelere dönüştürmeyi denedim. Bu yüzdeki mizahı çizme çabası, sanırım daha sonra, demin anlattığım göçmen kafalarını çizme çabasına yol açtı. Şimdi yaşadığınız kıtada ve erişebildiğiniz Avrupa’da farklı resim anlayışlarını izleyebiliyorsunuz. Daha çok biçimsel değişimler var. Siz de biçim denemeleri yapıyorsunuz. Bu bakımdan hangi düşüncenin izini sürüyorsunuz?Avrupa’da ve yaşadığım kıtada, resim anlayışı kökten değişti. Figür yerini renge ve ışığa bıraktı. Renk çeşnisine son veren birçok ressam, insanda boşluk ve hiçlik duygusu yaratan, tek renge dayanan, tonsuz, türevsiz tablolarla çıktı resim dünyasına. Galerileri gezerken, Schopenhauer ve Kierkegaard gibi felsefecilerin iklimiyle; boyutlarını ele vermeyen, karamsar, engin karanlıklarla; zaman ve sonsuzluk metafiziğinde varoluş hayali yaratma çabalarıyla karşılaşmış ve kendi kendime, ‘Seyirci karşısında boşluk ve kayıtsızlık örnekleri gibi duran bu tablolar, belirsizliği soru işaretine dönüştüren bir seyirci yaratmayı mı amaçlıyorlar acaba,’ diye mırıldanmışımdır hep. Ünlüler hariç, sonuçta bu ressamların çoğu, seyircilerini yitirerek, galerileri mali kriz noktasına getirdiler. Yenilenme arzusu ve biçim denemeleri içindeyim. Figürü terk etmekten yana değilim. Bununla birlikte, bilinen ya da yeryüzünde olan figürleri çizmek de beni sıkıyor artık. İnsan insana, hayvan hayvana, eşya eşyaya benzememeli, biçimler kimliklerini ve ruhlarını kolay ele vermemeli, diye düşünüyorum. Eşyayı değil de eşyanın ruhunu çizen kaç ressam var yeryüzünde?Gerçeküstücülük, kendisini yenileyerek, figürü tepelemeden, daha ileri bir biçimde ortaya çıktı mı bilemiyorum. Bilinci, rengi ve biçimi dıştalayan resme kafam yatmıyor. Bu benim non-figüratif resme karşı olduğum anlamına gelmez. Amerikalı Jakson Pollack’ın damlatma tekniğiyle yarattığı tabloların önünde insan sessizleşiyor. Orada bir figür yoktur. Çılgınca dönen, iç içe geçen, üst üste binen renklerin yarattığı zengin çağrışımlar, rüyalar dünyası var. Bilinçdışının özgürce boşaldığı bir hareket resmidir bu; en yüksek biçimdir. Bilinç, tüm gücüyle, yeteneği, rüyayı, arzuyu, dehayı, cinneti, içgüdüyü yanına alarak, resme neden dönüşmesin ki. Bu olmaksızın, resmin, her çeşit sosyal kalıba, önyargılara, mantıki olana, ahlaka, tarihe derinlemesine saldırısı nasıl mümkün olabilir ki?Tarihin çeşitli dönemlerinde, o dönemler içinde devrimcileşmiş, eleştirel olmuş ama ustalıklarıyla da evrenselleşmiş ressamlar var. Ancak resim sanatı açısından belirleyici olan pek çok ustanın yaşamında savaş, işgal gibi olgular önemli bir yer tutuyor. Bugün de dünya savaşın lanetiyle yaralı, ama savaşa sanatıyla evrensel ölçekte hücum eden sanatçı tipi yok denecek denli kıtlaştı. Siz ressamca çaba içinde olan biri olarak bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?Yirminci yüzyılın ortalarına kadar, yazarlar, sanatçılar, sadece kendi alanlarına dair bir bilgiyle değil, Sanat ve edebiyat, bilim ve felsefe gibi diğer alanlarda da geniş bir bilgiyle donanırlardı. Tabi bu durum, sanatçının yaratma kalitesini artırmakla kalmaz, bilincini ve duyarlılığını da artırırdı. Batıda durum değişti, ihtisaslaşma derinleşti, teknolojinin çoğalttığı cazip ilgi alanları zamanı azalttı. Ressamların, önemli bir bölümü, hayatın değişik alanlarına dair çok daha geniş bilgilerle donanma ihtiyacı duymuyorlar artık. Felsefe felsefecilerin, edebiyat da edebiyatçıların işidir. Sanat, edebiyat ve felsefenin çok yönlü ateşiyle yoğrulma ihtiyacını hissetseler bile buna zaman bulamıyorlar. Resimlerini bilgisayarlarla yapan ressamların sayıları da az değil. İnsanın ve doğanın ürkütücü boyutlarda tahrip edilmesi, geleceğe olan umudu sarstı, karamsarlığı, kaçışı, kolaycılığı, paranoyayı yaygınlaştırdı. İncelikli çabaya, yoğun emeğe yabancı resimlerin sayısı arttı. Işık renklerden oluşuyorsa, rengi kaybeden, ışığı da kaybeder. Beyaz bir tuval üzerine siyah çizgiyle çizilen güzel bir desende, görünmeyen renkler vardır. O renkler, çizimdeki incelikli emeğin ya da biçimin yarattığı renklerdir. Ve ışıklıdır o tablo.Günümüz ressamlarının önemli bir kesimi, yaşadıkları dünyanın sorunlarını tuvallerine taşımıyorlar. Eskiden Bruegel’ler, Goya’lar, Daumier’ler, ekinlerin biçilişini, körleri, dilencileri, ekmek işçilerini, darağacındaki saksağanı, su ve süt taşıyan kadınları, demircileri, engizisyon sahnelerini, tımarhaneleri, savaş felaketlerini vb. çizerlerdi. Goya, kralın ve sosyetenin portre ressamıydı bir dönem. Ama ezilmiş, gadre uğramış insanın acısını, eşsiz bir vicdani duyarlılıkla kullandığı renklere yedirebiliyordu. Tablolarında yaşam ve yaşamın büyük sorunları vardı. Bruegel’i Flandre’de rönesansın öncüsü haline getiren, Goya’yı kraldan soğutan, biraz da bu gerçekliktir. Guernica’nın, Picasso’nun en güzel tablosu olmasının nedeni, insan ve hayvan acısının bu tabloda derinlikli ve şaşırtıcı bir biçimle açığa çıkması değil midir?Resimle yazınsal sanatlar arasında izleyici ve okuyucu için son derece öğretici bir bağ var. Bu bazı sanatçılarda neredeyse açık bir ortaklık gibidir. Örneğin Emile Zola ile Edovart Monet’de olduğu gibi. Bir ressam olarak günümüzde sizi besleyen ya da sizin resminizle duygu, imge ortaklığı olan yazınsal kaynaklardan söz eder misiniz?İncil ve Tevrat başta olmak üzere, birçok eser, birçok sanatçının fırçasını derinden etkiledi ve bazılarının seriler halinde resim üretmesine yol açtı. Birçok edebi eser beni adamakıllı etkiledi ama, bu resimlerime ne ölçüde yansıdı bilemiyorum. Konularımı eserlerden almadım. Bununla birlikte, madencileri çizmemde Jerminal’in, Gılgamış ve Enkidu adlı heykelin yapımında ise Gılgamış Destanı’nın ateşleyici bir rolü oldu. Kitaplardan bilincimize ve ruhumuza aldığımız ateş, biz farkına varmadan, tuval üzerinde, biçime, renge ve ışığa dönüşür. Eylemini veya eserlerini bırakıp giden ama, yüzü bizim için sır olan, Dede Korkut, Baba İshak, Şeyh Bedreddin, Kaygusuz Abdal, Kazak Abdal, Şeyh Şamil gibi beni hayal dünyasına götüren insanları çizdim. Ruhumu sınırlayan şeylerden kaçıyorum. Görünen her şey beni sınırlıyor. Çizmek isteyip de çizmediğim insanlar da oldu. Yaşar Kemal’in yüzü, insanlık için bir sır olsaydı, kesin çizerdim onu. Yüzü mahşer yerini andıran, tek gözlü, modern bir Homeros. Yaşar Kemal’in yüzünde halkı, halkın cinnetini, yıkıcı ve yaratıcı dehasını, cesaretini, ölüm korkusunu, sabrını, saflığını ve akıl almaz büyük tevekkülünü ve bir de karıncaları başta olmak üzere, ışık seli gibi akan o mazlum mahlûkatın acısını, gizli dünyasını çizmek isterdim. Bunun için ilk şart, stilin ve inceliğin armonik dehasıdır.Hıristiyanlık resimle birlikte, müziğe yaslanarak kök saldı, bellek oluşturdu. Dahası ilkel insanda da başka sanatlardan önce ses ve resim geliyor. Ama bazı ressamların müzikle olan bağıntısı, resimlerine etki edecek düzeydedir; örneğin Paul Klee’de, Jean Miro’da. Sizin resminizde ne tür bir müziğin izleri var?Resim yaparken genellikle müzik dinlerim. Çok önceleri Azeri aşıklarını, seygahları, mahnıları ve buna ek olarak Ruhi Su’yu, Arif Sağ’ı, Muharrem ve Neşet’i, Aşık Veysel’i, Livaneli’yi ve Sezen’i dinlerdim. Daha sonra, okul atölyelerinde, tüm öğrencilerle birlikte resim yaparken, bir kaç yıl klasik batı müziğini dinledim. Okul sonrasında, ağırlıkla, Türk ve Rus beşlilerini, klasik batı müziğini ve Türk sanat müziğini dinlemeye başladım. Aborcinlerin diciridu’sunu dinledim zaman zaman. Müziksiz veya müzikle resim yapma arasındaki fark bende, ipliği iğne deliğinden geçirme ile iğne deliğini ipliğe geçirme arasındaki fark gibidir. Her türlü resmiyetimi ve ciddiyetimi bozuyor, an’ın gücünü hissettiriyor müzik; işimi kolaylaştırıyor, içimde şefkatle ışıldıyor ve benim imalı, alaycıl üslubuma incelik ve renk katıyor. Resimlerimde şu tür müziğin izleri var diyemiyorum. Dinlediğim her müzikten izler var, en çok da Anadolu’dan.Kitaplarınızda “evlilik kurumu,” “ikili ilişkiler,” “toplumsal, örgütsel kademeler, rütbeler” gibi olgularla ilgileniyor ve bunları daha çok ti’ye alarak işliyorsunuz. Resimlerinizde bu bazen aydınlanma (= kadın = çıplaklık) mülkiyeti bir dirgenden ve kuştan ibaret hale getirmek biçimlerinde karşımıza çıkıyor. Ama bazen de yarattığınız figürler bir gizem yumağı, yoğun bir kapalılık taşıyor. Oruçoğlu resmi nasıl bir bildiri taşıyor; kadının, erkeğin, çocuğun dünyasına, bireyliklerine ilişkin resimde tuttuğunuz yolu bir de sözcüklerle görünür kılabilir misiniz?Birinci dönemimden farklı bir durumdayım. Şunu çizeceğim, diye girmiyorum artık. Plan veya kalıba girmekten sıkılıyorum. İçimdeki çocuğun tuval başına geçmesinden ve boyalarla onun oynamasından yanayım. Prensiplerin ve değer yargılarının güvendiği bir adam değilim artık. Yıkılmayacak hiç bir şey yoktur. Küçük insanlardan savrulan ve ciddiyete taş gibi çarpan küfürler hoşuma gidiyor. Çocuklar, gerçeğin vicdanını çiziyorlar, bizler onu göremiyoruz. Bir dilencinin söylediği yakıcı gerçeği duyamıyoruz; o gerçek, atalarımızın deyimiyle hallaç yellemesi gibi araya gidiyor. Çizmek istediklerimi çizemiyorum. Kenan Evren’in bol bol at çizmesi gibi, ben de eskiden, saygıdeğer bir hayvan olduğu için, birinci dönemimde bol bol eşek çizdim. Keşke eşeği değil de anırışı çizseydim. Yeryüzünü uyaran büyük acı, o anırıştadır. İkinci dönemim insan ve insan yüzleriyle dolup taştı. Halbu ki her insanın içinde, insana görünmeyen, insanın koyduğu tüm kural ve kaideleri ti’ye alan, mülkiyet ve özgürlük duygusundan ari, aslında mevcut insandan ari olan ve adına, anladığımızın ötesinde ‘özgürlük’ denen, prangalanmış has bir orospu vardır. Keşke insanı değil de, insanın içindeki o orospuyu çizebilseydim. Stili bulamadım. Gelmiş geçmiş stillerle onu çizmek mümkün müydü, bilemiyorum.Bir “görüntü bombardımanı çağında” yaşıyoruz. Böyle bir zamanda resmin rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?Resim, zengin bir geçmişe sahip olduğu için, görüntü bombardımanı çağına karşı direnme gücünü gösterebiliyor ama rolünü yeterince oynayamıyor. Sadece bir görüntü bombardımanı değil, aynı zamanda bir depresyon çağındayız. Avustralya’da her beş kişiden birisi depresyon illetinden muzdariptir. Şu anda her hastanenin bünyesinde, akıl hastaları için bir ‘tımarhane’ vardır. Bu tımarhaneler, ciddi bir sağaltım yöntemi olarak, hastalara resim yaptırmaktadırlar. Geleceğin büyük ressamlarının bir bölümü, bu tımarhanelerden çıkarsa şaşırmam. Zaten her ressamın içinde, Salvador Dali’ninki gibi tam teşekküllü olmasa da bir tımarhane vardır. Cinler zuhur edip tepesine vurduğunda, ressam kaçıp, kendi iç tımarhanesine sığınmakta ve en güzel eserlerini orada yaratmaktadır. Aslında resim yapmak yaygınlaştı. Okullarda yaygın olarak resim yaptırılıyor. Resim akademileri ve enstitülerine başvurular artıyor, bazı ressamlar atölyelerini kurshaneye çeviriyor.Ama şunu söylemeliyim ki, çevreci hareketin güçlenmesine bağlı olarak, resim, zayıf da olsa, çevre tahribatına karşı sesini yükseltmeye başladı. Resmin güçlenmesi, biraz da bu sesin güçlenmesine bağlıdır. O, renklerini, yıkılan insanın ve doğanın çığlığından devşirdiği oranda aşacaktır kendi yabancılaşmasını. “Aburcin resmi” denilen sanat aslında bir evde yaşayanların, bazen bir kabilenin, bir köyün ortak etkinliğiydi. Geçmiş zamanı kullanıyorum, çünkü Amerikalı ve Avrupalı galeri sahiplerinin bu bölgelere ticari hücumundan sonra, imza, para ve dağıtım ağları burayı daha bireyci kıldı. Ama öte yandan yaşadığımız düzen açısından bu ticaret biçim, bir sanat nesnesinin insanlara ulaşmasının da neredeyse tek yolu… Siz ‘68 kuşağının militan önderlerinden birisiniz, resim sanatı ve piyasa ilişkileri bakımından neler düşünüyorsunuz? Alternatif olarak neler öneriyorsunuz?Kapitalizm, tüm piyasalar gibi resim piyasasını da ihmal etmiyor, onu, resim galerileri, yarışmaları, festivalleri, borsaları ve müzayedeleriyle canlı tutuyor. Resim menecerliği üzerine üniversitelerde bölüm var. Ressamın işi resim yapmak, menecerinki ise resmi kitleye sunmaktır. Aborcin resmi ve el sanatları öylesine rağbet gördü ki, artık beyazlar da, Aborcin resmini, bumerangını ve diciridu’sunu seri halde imal edip, piyasaya sürebiliyorlar. Benim bu sistemde alternatif olarak önereceğim şey, her kültür merkezinin, düzenli bir resim kursu açması ve boş zamanı olan herkesin resim yapması, grup sergileri örgütlemesidir. Her insan, hayatında en az birkaç resim yapıp, odasının duvarına asmalıdır. Bu resimlere bakmak, içimizdeki renkler ve biçimlerle bir ömür karşılaşıp konuşmak, onları arkadaşlarımızla yorum sofrasına taşımak güzeldir. Komünist partileri, üyelik başvurusunda bulunanların, partiye, iyi veya kötü, yaptıkları birer resimle birlikte girmeleri şartını tüzüklerine koyabilirler. Ve ayrıca, Aborcinleri örnek alarak, kuracakları sistemlerde, tüm halkın yaygın bir şekilde resim yapmasını bir yaşam tarzı haline getirmeyi programlarında belirtebilirler.Kendinizi hangi sanat akımına yakın görüyorsunuz; sanatsal manifestosunu paylaştığınız bir akım var mı?Sanatsal manifestosunu tam olarak paylaşabileceğim bir akım yok. Özde sosyalist gerçekçiliğe, biçimde ise sürrealizme yakınım. Tevfik Taş(03 Ağustos Evrensel Kitap’tan, ve 01-15 Ağustos Devrimci demokrasiden alınmıştır)