SÖYLEŞİ

Çalkantımın nedeni, sürgünlük ya da vatan hasreti değil. Uzayın, varlığını bile hissetmediği, ciddiye almadığı, dünya denilen bir zerreciğin üzerinde yaşıyorum. Yaşamaya mahkumsak, kendimizi ve bizi sarıp sarmalayan gerçekliği anlayarak, ışıldayarak yaşamak en iyisidir.30’a yakın kitap yazıp, kırkı aşkın resim sergisi açan yazar-ressam Muzaffer Oruçoğlu, hep göç yollarındadır. Rize’nin ardı sıra İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu, 68 gençlik hareketi ve 68’in önder kadrolarından. İlk kitabı 12 Mart darbesinin birinci yılında babası tarafından korkudan yakılan Oruçoğlu, 13 yıl çeşitli cezaevlerinde tutuklu kaldı.Göç, cezaevi ve Kars onun ruhunda derin çelişkiler ve sanatsal doğurganlığı yarattı. Yunanistan, Fransa, son olarak da Avustralya’da yaşayan Oruçoğlu, “Dünyada cezaevine en yakın sistem burasıdır. 200 yıl önce, İrlandalı mahkumları getiren gardiyanlar attı bugünkü sistemin temelini. Kendimle cebelleşmenin ve barışmamanın tüm olanaklarını sunuyor bu ülke bana” diyor. Oruçoğlu’nun çalışmaları temelde, hem toplumsal sorunları hem de bireysel sıkıntıları konu ediniyor. Bunun yanında, göçmenlik, yalnızlık, yabancılaşma, parçalanma, iyimserlik ve depresyon eserlerinde öne çıkan bireysel temaları oluşturuyor. Oruçoğlu’nun resimleri, siyasi duruşunu keskin bir şekilde ifade ederken, varoluşsal sıkıntıları da ihmal etmiyor. Ayrıca sanatçının bu iki durumdan herhangi birine özel bir ağırlık vermemesi de, işlenen konuları daha gerçekçi kılıyor. Oruçoğlu ile felsefesi, çalkantıları ve sanatsal üretimine ilişkin sohbet ettik. Değişik toplulukların (Kürt, Gürcü, Malakan, Terekeme) birarada yaşadığı Zavot köyünde, Gürcistan göçmeni, Terekeme olarak dünya ile tanıştınız. Bu atmosferin ruh dünyanızdaki etkilerini nasıl yorumluyorsunuz?Her dil veya kültür bir zenginliktir ve bu bakımdan iç içe yaşayan değişik kültürlerin çocuk dünyası üzerindeki etkisi de olumludur. Bu, bazen meraka ve tartışmaya yol açıyor, milliyetçi eğilimleri zayıflatıyor. Kürt çocuklarından birkaç gözükara ve cesur arkadaşımın olması, bende, Terekemelerin kendi köklerinin yüceltilmesine dair anlattıkları hikayelere karşı sallapati, ciddiyetsiz bir ruh hali yaratmıştı. Tabi bunda, Terekeme ağalarının Kürtleri horlamasının payı da var. Kürtlerin hiçbir hakka sahip olmayan nökerler olarak yaratıldıklarına inanıyordum. Ağalar nökerleri, nökerler eşlerini, eşleri de çocuklarını dövüyorlardı. Kötü insanlar zengin, iyi insanlar ise yoksul görünüyorlardı bana. Durumu kavramak için anama sorular soruyordum. Kadın, büyük bir ciddiyet ve içtenlikle namazını kılıyor ve tesbihini çekerken, Allah’ın çalışan insanlara mal, çalışmayanlara ise yoksulluk verdiğini anlatıyordu, yumuşak bir dille. Nökerlerin daha çok çalıştıklarını söylediğimde ise susuyor, ‘Kurban olduğumun bir bildiği var herhal, akıl ermez’ diye mırıldanıyordu. Köyde sürüler halinde gezinen tüm çözümsüz ve çaresiz çelişkiler, milliyetçiliğe ve dine karşı hasmane bir duygu iklimine soktu beni. Abimin ve amcam oğlunun etkisiyle okumaya ve sorgulamaya dönüştü bu. Kars aydınlanmanıza nasıl önayak oldu?Türk, Kürt, Ermeni ve Rus ruhunu değişik yönleriyle yansıtan, yeniliğe açık, çokkültürlü bir kenttir Kars. Kendi geçmişini konuştuğunda, sesi acıyla değişir. Hikayelerinde, sürülen, bastırılan kültürlerin derin izleri vardır. Cevabını bildiği sorular sorar. İnancından ve geleceğinden pek fazla emin değildir. Kuşkuyla yaşar ve Allah’ı korktuğu için sever. Tüm değer yargılarını tartışmaya açıktır. Ben Kars’ı böyle tanıdım ve sevdim. Kayabaşı Ortaokulu, kütüphanesi, kitapevi ve sinemaları arasında mekik dokudum. İlk ciddi aydınlanmamın kentidir Kars. Dünyaya açılma eğilimini Kars’tan kaptım. Birilerine aşık olma fırsatını veremeyecek derecede, kitaba ram etti beni. İftihara geçtim, ortaokulu bitirdim, Rize Öğretmen Okulu giriş sınavlarını kazandım. Biraz detaylara dalınca görüyoruz ki Muzaffer Oruçoğlu, hep göç yollarındadır. Rize’nin ardı sıra İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu, 68 gençlik hareketi ve karşımızda 68’in önder kadrolarından Muzaffer Oruçoğlu var. Bu dönemin etkileri neler acaba?Bu dönemin bana kazandırdığı birinci olay, Rize Öğretmen Okulu Resim Atölyesi’nde ilk kez yağlıboya tekniğiyle resimler yapmış olmam ve İsmail hocadan etkilenerek, resme olan ilgimi derinleştirmemdir. İkinci olay, Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’nda (1967) ilk romanımı yazmam ve 68 hareketlerine katılmamdır. Sözkonusu romanı, 12 Mart darbesinin birinci yılında, babam korkudan yaktı. 67’den 71 Martı’na kadar romandan ayrı olarak bir şiir, bir de öykü kitabı yazdım. Şiiri okul içi çatışmalarda, polisin desteğiyle Çapa Yatılı Yurdu’na hakim olan Türkeşci öğrenciler yok ettiler. Öykü kitabını Ahmet Öztürk’e vermiştim koruması için. Filistin’de, İsrail baskını sonucunda öldürülünce, kitap bulunamadı. Yazdıklarını koruyamayan bir insan olarak, 71’de dağa çıktım. 73’de yakalandım. 13 yıllık cezaevi yaşamı da böylece başlamış oldu. Türkiye’nin çeşitli cezaevlerinde kalmışsınız. Edebi derinliğinizde cezaevi renkleri var mı?Cezaevlerinde kolay gizlediğim için genellikle şiir yazdım. Bu şiirlerin önemli bir bölümü cezaevlerini konu alır. Tümüne ise cezaevi ruhu egemendir. Tahliye özlemi değil, özgürlük özlemi, bilinmeyen, mücerret sevgiliye yazılmış aşk şiirleri, direnme ve sıkıntı şiirleri. Cezaevi dipsiz, güzel bir karanlıktır benim için. En zengin ütopyalar onun rahminde gizlidir. Hiçleşmenin ve varolmanın büyülü gücünü, gerçek anlamını cezaevlerinde duyumsadım. Cezaevlerinin hakkını yiyemem. İç özgürlüğümü, kendimi ve eşyaların dilini bana, cezaevleri öğretti. Demirparmaklıkların, gardiyanların, infaz haberlerinin, asker bölüklerinin ötesinde bir şeydir o. 13 yıllık cezaevi yaşamından sonra yine göçler yakanızı bırakmamış. Yunanistan, Fransa, son olarak da Avustralya... Son yer olarak kalacak mı Avustralya?Evet. Dünyada cezaevine en yakın sistem burasıdır. 200 yıl önce, İrlandalı mahkumları getiren gardiyanlar attı bugünkü sistemin temelini. Kendimle cebelleşmenin ve barışmamanın tüm olanaklarını sunuyor bu ülke bana. Bundan daha büyük bir yaratıcılık olanağını başka bir yerde bulabilir miyim, bilemiyorum. 200 yıllık, takdire şayan bir barbarlık ve uygarlık tarihinin içindeyim. Böyle bir ülkede resim akademisi dönemini resim yaşamınızda ikinci dönem olarak görüyorsunuz. Birinci ve ikinci dönem arasında ruhsal dalgalanmalarınızı öğrenebilir miyiz?Birinci dönemim, Rize Öğretmen Okulu Resim Atölyesi’nde (1965) başlar, 2000’de sona erer. Klasik dönemdir bu. Şimdiye kadarki sergilerin yüzde doksanı bu dönemde açılmıştır. Bu dönemde kendimle nisbeten daha barışığım. Ruh kargaşasından uzağım, sakinim. Cisimleri gördüğüm gibi çizmekte ve gördüğüm gibi ifade etmekteyim. Derin kuşkularıma ve vesveselerime rağmen inanç sahibiyim. İdeal ve idollerime karşı eleştiri ahlakından uzak, uhrevi bir saygınlık sisi içindeyim. Bu durum, ikinci döneme doğru giderek değişti. Kendime ve dünyaya, galaksiler mahşerinin, sonsuzluğun ya da dipsizliğin dibinden bakma eğilimi içine girdim. Varlığım yarıldı, iç barışın yerini çatışma ve kargaşa aldı. Resim ve heykel okulları bu durumu derinleştirdi. Cisimlere değil, onların ruhuna, görünmeyen biçimlerine bakma, gerçek hayatta olmayan yeni biçimler yaratma eğilimimi güçlendirdi. Yalın, duru bir felsefenin yerini, daha karmaşık ve zorlayıcı bir felsefe aldı. 30’a yakın kitap yazıp, kırkı aşkın resim sergisi düzenlediniz. Geçen yıl da, İstanbul’un ardından Diyarbakır ve Kars’a doğru yola çıktı resimleriniz. Kangurunun kesesinde gelen resimler, emektar eşeğin sırtında Anadolu’nun değişik coğrafyalarında dolanırken sizler de uzaktan seyrediyorsunuz. Sahi 13 yıl hapis, 20 yılı aşıkın da sürgün hayatı, sizde ne tür çalkantılara yol açıyor?Bende derin bir vatan hasreti yok. Çalkantımın nedeni, sürgünlük ya da vatan hasreti değil. Uzayın, varlığını bile hissetmediği, ciddiye almadığı, dünya denilen bir zerreciğin üzerinde yaşıyorum. Yaşamaya mahkumsak, kendimizi ve bizi sarıp sarmalayan gerçekliği anlayarak, ışıldayarak yaşamak en iyisidir. Ölümsüzlük ve kalıcılık diye bir şey yoktur. Bunlar, insanın avunmak için uydurduğu şeylerdir. Kendime doğru herşeyden kopmaya başlamıştım, bu kopuş, ülkeden kopunca daha bir güçlendi. İyi huylu çalkantılarımın, biricik değil, ama asıl nedeni bu kopuşlardır. Çalkantılarımın türlerini anlatmaya şu anda hazır değilim. Bir romanın konusu bu. Yüreğinize ve bilinç dünyanıza topladığınız çelişkilerin renklerini romana, romandaki renkleri de tuvale mi döküyorsunuz?Bu iki alandan hangisinin diğerine rehberlik ettiği, duruma bağlıdır. İnsan, kendi iç zenginliğini ifade ettiğine göre, birinin diğerine rehberlik etmesi sorunu o kadar önemli değil. Romanda herşeyi sen yaratıyorsun, resimde durum farklıdır. Farklı zeminler ve malzemelerle iç içe geçen boyaların ortaya çıkardığı sonuç, seni şaşırtıyor. Ummadığın güzelliklerle karşılaşıyorsun ve bazen ortaya çıkan bu karmaşık, derin güzelliklerde senin fazla bir yaratıcı rolün olmuyor. Ama seyirci bu yaratıcılığı sana mal ediyor, ‘iç dünyasını ne güzel ifade etmiş’ diye mırıldanıyor. Bu komik gerçeklik, insanın figüratif resimden kopuşunu hızlandırdı. İnsan özgürleştikçe, boyaların, malzemelerin özgürleşmelerine, özgürce hareket etmelerine, kendilerini yaşamalarına daha çok imkan sundu. Bu durum romanı etkiliyor tabi, rengin ve ışığın gücünü taşıyorsun ona. Roman ise yeni seslerle yüklüyor, kalabalıklaştırıyor, içindeki insanların içine sokuyor, yavan, yüzeysel, dilsiz resimden uzaklaştırıyor seni. Romanlarınızda bilinçaltı sorgulama ve etkin mizah görüyoruz -ki resimlerinize de yansıyor bu. Resimlerinize sinen ince hiciv ve mizahla ilgili ne söyleyebilir misiniz?Sanırım bu kendiliğinden oluyor. Farkında değiller ama her insanın, hayvanın ve eşyanın duruşunda, konuşmasında, ciddiyetinde komik bir durum var. İnsanda evrenin dikkatini çeken bir şey varsa, o da onun komik yanıdır. Ben boş konuşan, küfreden, dedikodu yapan, yalan söyleyen, kendini öven insanları dinlemeyi daha çok seviyorum. Bunların kumkuma dergahıyla filozofun ilim dergahı arasında bir tercih yap deseler, bunların dergahını tercih ederim. Kapitalizm, ciddiyet üzerine kuruldu, ama hayatın ruhunu ciddiyet belirlemiyor. Soyut resimler çiziyorsunuz. Fakat resimlerinizde figüratif yan da öne çıkıyor. Bu ilişkiyi ya da çelişkiyi nasıl ifade ediyorsunuz?Figür kültürü bende oldukça güçlüdür. Bununla birlikte varolmayan, şaşırtıcı, gerçeküstü figürlerden yanayım. Fotoğrafı çağrıştıran şeyler artık beni çekmiyor. Figür anlayışım farklıdır. Beyaza boyanmış bir tuvalde figür yoktur. O beyaz zemine bir çizgi çekerseniz veya renkler atarsanız, figür oluşur. Seyirci renkleri yorumlar, figür çıkarsamalarında bulunur. Avustralya ve yılda bir gezdiğiniz Avrupa’da daha çok biçim denemeleriyle karşılaşıyorsunuzdur. Hangi düşünceler sizleri etkiliyor?Durum eskisi gibi değil. Resim dünyası kitabını ve düşüncesini önemli ölçüde yitirdi. Eski sanatçıların genel kültürü güçlüydü. Şimdikilerin kültürü, okul, internet, televizyon ve reklamla sınırlıdır. Ağız tadıyla bir şey tartışamıyorsun. Biçim denemeleri beni meşgul ediyor. Picasso, Sidney Nolan, Arthur Boyd ve Albert Tucker gibi ressamların iklimi beni çekiyor. RONİ YILDIRIM