HINZIR VE MUZİP BİR ADAM İbrahim Ekinci

Ben önce Terekeme'yim. Alayı ve şamatayı severim. Bir Terekeme yaşlısı, alayı, başkalarını hor görmek için değil hayatı tatlandırmak, ciddi olan her şeyi 'ti'ye almak için sever' Muzaffer Oruçoğlu, Türkiye'de özellikle sol okurun tanıdığı bir isim. Eski örgütçü, uzatmalı mapus, mülteci filan... Bir solcunun başına gelmesi olası her şey var hayatında. Şiirle, düz yazıyla uğraştı uzun yıllar. Yurtdışında resim de eklendi buna... Bütün kitaplarını okumadım ve bütün resimlerini görmedim. Ama okuduklarım ve gördüklerimden onun hayatın coşkulu ve enteresan işleriyle ilgili olduğunu, bu damar içindeki işlere gözleri patlayana kadar ağlamaya ve soluğu kesilinceye kadar gülmeye hep hazır olduğunu çıkardım. Orta karar hallerle pek ilgili değil. Hınzır ve muzip bir adam. Kahramanları da öyle. Onların vasat işlerini heyecansız anlatıyor. Ama kahramanlıklarını ve ödlekliklerini anlatırken ayakta yazdığını sanıyorum. Sordum, "Oruçoğlu ne söylemeye çalışıyor? Kahramanları kimler ve neden onlar?" Cevabı şöyle: "Bende ilk dönemler, düşüncelerimi söyleme eğilimi güçlüydü, bu eğilim giderek zayıfladı. On üç yıllık cezaevi hayatından sonra yeniden kendi kabuğuma çekilme, kendi içime doğru yolculuğa çıkma aşamasına girince, yarattığım kahramanların ruhlarında gezinmeye başladım. Onların özgürce konuşmalarına, gizli dünyalarına, deli ve dahi eğilimlerine takıldım. Amip gibi bomboş yaşayanlardan, karanlıkta pösteki sayanlardan, kendilerini arayanlardan, bakışları kuşkular, sanılar, hesaplarla yüklü, saf, kurnaz, bilge, işvebaz, fetttan ruhlardan oluşan bir alem yarattım kendime ve yarattığım bu âlemin içinde kayboldum adeta. Yaratıp ortaya saldığım her kahramanın, dönüp dolaşıp, sonunda gelip bende konaklaması ve beni meşkul etmesi, değişik görüşlerin ve karekterlerin dünyasını ojektif ve özgür bir ruhla anlatma ve onlarla bütünleşme eğilimimi güçlendirdi. Hal böyle olunca, roman, önemli ölçüde görüşlerimin aracı olmaktan çıktı, hayal dünyama, bilincime, bilinçaltıma ve kendi dışımdaki gerçekliğin görünen ve görünmeyen dünyasına yerleşen duyuların, ışıltıların, anlam kırıntılarının bir ifade aracı haline geldi. Tabii bunu basit bir ifade aracı olarak değil, gerçeğin bir üst aşamada yeniden yaratılmasının aracı olarak görmek gerekiyor. "Kahramanlarım genellikle, daha öce tanıştığım, gözlemlediğim insanların, kendi estetiğimin örsünde dövülüp yeniden biçimlendirilmiş halleridir. Bunların bir bölümü, kendi düşüncelerinin dibinde yaşamayı arzulayan, kendi ruhlarını didikleyen, vesveseli insanlardır. Beşik ile mezar arasına sıkışmış bir yaşam bunlara göre değildir. Bunlar niçin böyledir, sorusuna kısa ve berrak bir cevap veremem. Ama ben bu tip insanlarla çok karşılaştım ve bunları kendime yakın buldum. Bunlar, romanlarımda ortaya çıkan yaşam pramitlerinin temel taşlarıdırlar." Resim ve kitaplardaki insanOruçoğlu çok üretken biri. Çok hızlı yazıyor, çok hızlı çiziyor. Resim konusunda uzun bir eğitim de aldı. Birçok sergi açtı yurtdışında. Ben Türkiye'de açtığı son sergiyi gördüm. Resimlerinde karşıma çıkan Muzaffer Oruçoğlu, söylediğim gibi hınzır ve muzip!.. "Hep bir muziplik, bir mukallitlik seziyorum, resimlerde, kitaplarda, Oruçoğlu hayata nasıl bakar?" sorusun ayanıtında bu gözlemimi doğruluyor: "Doğrudur. Her iki alanda da imalı ve alaycıl bir üslup var. İyimserlik, hayata bakışımı belirleyen temel ögedir. İnsan, sonsuzluk âleminin bir noktasında, trajedisi ve komedisi güçlü bir yaratık olarak ortaya çıktı. İnsanın en komik yanı, kendisini ölümsüzleştirme çabasıdır. Bu bana boş, komik ve anlamlı görünüyor. Zamanın, sonsuzluğun ve baş döndürücü sonsuz değişimin farkında bile olmadığı, ciddiye almadığı komik bir yaratıktır insan. Ben hayata, bu yaratığın zamana ve sonsuzluğa egemen olma arzusunu, bu büyük, boş ve anlamlı komediyi dilimin elverdiği kadar anlatarak bakmaya çalışıyorum. Hayatın, gördüğümüz, hissetttiğimiz ve düşündüğümüzle kıyaslanmayacak derecede karmaşık, başdöndürücü ve çılgın olduğunu aklımdan geçirdiğim zaman, içimdeki boşluk büyüyor, boş bir işle uğraşmış olmanın psikozu egemen oluyor kalemime; o zaman kendi özüme daha çok yaklaşıyor ve daha iyi şeyler yazabiliyorum. Önemli olan, kendi anormalliğimi yakaladığım ve onda derinleştiğim andır. Rahat olduğum zaman, rahat olmayan bir şeye, yani hayata bakamıyorum." Bolu beyini de merak eden kuşlarOruçoğlu ile aşağı yukarı aynı hayat maceralarını yaşamış olanların şiir, öykü ve romanlarından sızan ilk siluetler, genellikle yürekli, yiğit ve mert kişilerdi. Direniş destanıydı ömürleri. Köroğlu gibi adamlardı. Hakkı yenmişlerin namı hesabına kılıç çalmaya adanmıştı yaşamları. 'Yoldaş' hikâyelerinden esinliydiler. Sonra bu yazarların gözleri, kanatları çoğaldı. Görünmez kuşlar olup, Bolu beyinin başucuna da kondular. Bu genelleme veya yargı Oruçoğlu için ne kadar geçerli bilmiyorum ama gezindiğini hissettim. Bunu, bana yazdığı yanıtlardan da anlıyorum. Resimleri ile edebiyatı arasındaki ilişkiyi sormuştum: "Her ikisinde de ruh ve mizaç bakımından ortak noktalar vardır. Figürlerin ya da kahramanların çoğu, gözleriyle değil, hisleriyle düşünen insanlara daha yakınlar ve gerçeği tüm yönleriyle kavrama ya da yansıtma çabası içinde değiller; bunu yapmaları durumunda, gerçeğin kendini alttan alta hissettiren tatlı büyüsünü yitireceğinden korkar gibiler. Resimlerdeki ve romanlardaki yaşam, aynı şeyi fısıldıyor: Herkesin herkese yardım ettiğinin sanıldığı bu dünyada, herkes aslında kendini düşünüyor ve hiç kimse hiç kimseye, kendini bir başkasının yerine, derinlikli bir şekilde koyarak yardım etmiyor. İlk romanlarımda, okuyucuya, bazı kahramanlar aracılığıyla, mevcut ahlakı özgürce yıkma ve kendi iç kıyametini tüm ayrıntılarıyla izleme aşkından kaynaklanan, ideal bir kişilik sunma eğilimi vardı. Bu eğilim, ilk resimlerime de şu veya bu ölçüde yansıdı. İnsan merkezli ideolojilerden kaynaklanan bu eğilimi, daha sonraları aşma çabası içine girdim ve insanı, ayırım yapmaksızın daha çok eleştirmeye başladım. Romanda ve resimde bu çaba daha berrak bir şekilde görülür hale geldi." Son cümle önemli... 'İdeal kişilik'e methiyeden insanı anlama ve durumlarını eleştirmeye... Ben de -ne kadar kıymetli bilmiyorum ama, bu değişimi çok önemsiyorum. Hayat komedi oyunu gibiOruçoğlu'nun kitaplarında, 'halk denilen nesne'nin mayasını, hallerinin DNA'sını çözmeye soyunmuş bir sanat adamının yolculuğuna eşlik ediliyor. O kendisi zaman zaman coşkulanıyor. Kalemi orada ustalaşıyor. O'na gönderdiğim sorularda bunu anlamak için sormuştum: Oruçoğlu'nun kulaklarına çalınan gaip sesler nelerdir? Bu coşku tanısı için, "Hayatın sesi karşısında coşku duyduğum zamanlar olmuştur. Böylesi zamanlar, genellikle gençlik yıllarıma aitti. Özveri yılları, hayatı kahramanlaştırma yılları, bizim beladan değil, belanın bizden korktuğu yıllar. Bugün artık, coşku duymadan, hayatın vicdanında sessizce gezinmeyi seviyorum" diyor, yanıtında. Ama bence hâlâ coşkulu. Fark şuradaki bu coşku artık sadece kahramanlıklar karşısında patlayan bir şey değil. "Gençliğimde dıştan gelen sesleri uğultuları duyuyordum" diyor Oruçoğlu: "Yaşlandıkça iç kulağım güçlendi, duygu dünyam yarıldı, iç seslerim çoğaldı. İçimdeki kalabalık arttı. Sis perdesinin gerisinde ve hepsi kimliksiz.. Kalabalığımı, iç seslerimi dinliyor, derin algılıyor, bağlantılı düşünüyor, kendi kendime sessizce konuşuyorum. Kendi zamanımı eskisi kadar dikkate almıyorum artık. Haddinden fazla iyimser oluyorum bazen; felaket anlarını ve bu anların rahminde güç toplayan ütopyaları hayal ediyorum ve hayat bana, tüm insanların, farkında olmadan oynadıkları bir komedi oyunu gibi görünüyor. Beethoven'in, ölüm döşeğindeki son sözü, yanılmıyorsam, 'Alkışlayın baylar, komedi bitti,' şeklindeydi. Ezici çoğunluğun perspektifi ne yazık ki kendi zamanıyla sınırlıdır. Hayata, Dünya ya da evren zamanının dibinden bakabilse, böylesi büyük bir zamanın sesini dinleyebilse, kendini kavrama yolunda, ciddi bir adım atmış olacak."