BİR SÜRGÜNÜN RESİMLERİ

Avustralya’da yaşayan Türkiyeli yazar ve ressam Muzaffer Oruçoğlu’nun son sergisi Paris’te büyük ilgi gördü. İnsan yüzleri ve insanın çevresindeki şeylerle ilişkileri öne çıkan tabloların sergilendiği sergide katılımcıların yoğun ilgisi altında soruları yanıtlayan sanatçı, insanın doğada öne çıkışı ile birlikte bir parçalanma, şaşkınlık ve çıkışsızlığı da beraberinde getirdiğini ve bunun zaman zaman sorun ve umutsuzluk anlamına da geldiğini kaydetti.Tarihi ve mitolojik figürleri çağımızın sosyal ve düşünsel yaşamı ile tuvalinde harmanlayan Oruçoğlu’nun resimleri, sadece zengin içerikleri ile değil aynı zamanda renk ve ışık kullanımı ile de dikkat çekiyor.SÜRREALİST YÜZLERDEKİ SIR PERDESİMitoloji, antropoloji ve arkeoloji gibi birçok öğeyi tablolarında belirgin olarak işleyen sanatçı bunun tarihe ve farklı kültürlere olan merakından kaynaklandığını belirtiyor. On üç yıl hapis cezasından sonra 1986’dan beri çıktığı sürgün yaşamı boyunca birçok ülke gezdiğini ve değişik kültürlerle tanıştığını belirten Oruçoğlu, farklı kültürlere, özellikle de azınlıkların kültürlerine her zaman derin bir ilgi duyduğunu ve bunlardan çok şey öğrendiğini kaydediyor. Gördüğü tablolarda her zaman, renk, ışık, derinlik, boya tekniği ve kompozisyonlara dikkat ettiğini belirten Sanatçı, “Tabii ki dışarıda gözlemlediğimiz zenginlikler insanın iç dünyasını ve ruhunu da etkiliyor. Önemli olan bunların içimizdeki zenginliklerle birleşerek yeni bir zenginlik olarak belirmesidir” diyerek sanat felsefesi hakkında bilgi veriyor. Tablolarında değişik boyutlar kazandırdığı insan yüzleri de dikkat çeken sanatçı, neden bu kadar değişik insan yüzleri çizdiğini ise insan yüzlerindeki anlam ve zenginliğin kendisini çok etkilemesine bağlıyor. Bu zenginliği yakaladığında tuval işlediğini belirten sanatçı, ancak bu zenginliği yakalamanın yetmediğini ve bunlar vasıtası ile yeni karakterler yarattığını vurguluyor. Yeni karakterler ve yeni kahramanlar yaratmanın romancı yönünden kaynaklanıyor olabileceğini kaydeden Oruçoğlu’nun çizdiği yüzlerdeki organlar bazen gerçeğin sınırlarını rahatça aşabiliyor. Ressam bu bir anlamda izleyicisini düşündürürken aynı zamanda kendisinin de şakayla karışık itiraf ettiği gibi gerçeğe benzeyen yüzler çizmek için çok zaman harcamak istemediğinden de kaynaklandığını söylüyor.“Fotoğrafik çalışmıyorum. Hem resimde bunu sevmiyorum hem de gerçeğine çok benzeyen bir yüz çizmek çok zaman alabiliyor. Ve ben resmi beni sıksın diye değil dinlenmek için yapıyorum” diyen Oruçoğlu, çizdiği keskin hatlı sürrealist yüzlerin üzerindeki sır perdesini de böylece aralıyor bize.NEMRUT DAĞI’NDAN NÂZIM’A HİKMET’EZıt renkleri ışıkla parlatarak çarpıcı bir kontrast yakalayan Oruçoğlu, parlak olmayan tablolardan hoşlanmadığını ve çalışmalarını istediği kıvama getirmek için yağlı boyanın yanı sıra bunu değişik boya teknikleri karıştırarak kullandığını söylüyor. Bazı çalışmalarında önemli oranda Picasso etkisi ve kübist denemeler dikkat çeken Ressam Pablo Picasso’dan etkilendiğini de doğruluyor. Tablolarında Nemrut’taki tarihi eserlerle Nâzım Hikmet’i de bir arada işleyen Ressam, 1965 ve 68 yıllarında yoğun olarak Nâzım’ı okuduğunu ve Nâzım’ın dilindeki yalınlığın derinliğinden ve diyalektiğinden çok etkilendiğini de vurguluyor. Paris Strasbourg Saint Denis’deki 8 Rue Martel’de bulunan Elele Derneği’nde açılan sergi 15 Haziran’a kadar açık olacak.