Aymazlığın teorisyeni : Metin Kayaoğlu / DEVRİM KARA


Bilgi sahibi olmadan  fikir sahibi olmak doğru değil. Bilgi sahibi olmadan fikir beyan etmek ise entelektüel bir ayıp . Kanımca Metin  Kayaoğlu, Oruçoğlu hakkında analizler yapacak ehliyette değildir. 
Kayaoğlu'nun tavrını  daha iyi kavramamız için  bir kaç yıl evvel Tüyap kitap fuarında Oruçoğlu'nun sanatı üzerine düzenlediğimiz bir panelden bahsetmem lazım. Kayaoğlu bu oturumda söz alıp yine  Muzo'yu  yermeye  başlamıştı. Ben söz alıp Kayaoğlu’na  henüz basılmayanlarla birlikte  elli kadar eser üretmiş  Muzo'nun kaç kitabını okuduğunu sordum. Bana "iki" diyerek cevap verdi. Marks'ın bir eser yazmadan evvel 200-300 kitap karıştırdığı biliniyor. Yerli ve milli  teorisyenimiz Kayaoğlu  bu işi 1-2 kitapla çözüyor. Ne diyeyim? Zeki ve pratik adam…
Kayaoğlu utanmasa "Türkiye devrimini Muzaffer Oruçoğlu engelledi" diyecek. Sanki  Kayaoğlu zihniyeti devrim yapacaktı da Muzo ellerini tuttu. Dağ orada, bağ orada, faşizm her yerde! Sistemle savaşmak isteyen insan  mücadelesini her yerde sürdürür. Arkadaşlarını, siper yoldaşlarını kötüleyerek kendilerine yer açmaya çalışan insanları dürüst bulmuyorum.
Lenin :"Eleştiri bizim günlük ekmeğimizdir" demişti. Bir şey eleştirel değilse  bilimsel de olamaz. Eleştiri bize hata ve zaaflarımızı gösteren  çok kıymetli bir aynadır.
 Eleştiri hoşunuza gitmeyen insanların kafasına vurabileceğiniz bir sopa olmamalı. Eleştiri  yaparken dile dikkat etmek gerekir. Eleştiri yaparken kullandığın dil ve üslup tartıştığınız insanın da dilini ve üslubunu şekillendirir. 
Ben eleştiriyi övgüden daha çok severim. Herkes  birbirini rahatça eleştirebilmeli ama bunu kişisel hırsına ve öfkesine yenilmeden ,hezeyanlara kapılmadan ,reklam ve tiraj kaygısı gütmeden en önemlisi politika, edebiyat ve sanat alanlarında  en az yarım asır emek vermiş bir emektarı rencide etmeden, üzmeden  yapabilmeli.
Sansasyonel, provokatif yazılar yazarak kolayca  gündem olabilirsin. Bu türden yazılar kesinlikle bu işe yarar,ama bu yaklaşımın birde negatif  yanı vardır ki götürüsü getirisinden daha çoktur. Bana göre bu tür kaba yaklaşımların nedeni solun geneline sirayet etmiş olan teorik ve pratik  dibe vuruştur. Hareket edemeyen yaralı bir hayvan açlıktan ölmeden evvel son çare olarak kendi bedenine saldırıp  yemeye kalkar. 
Bence  yazarlarımız  yarım yamalak  yanlış-eksik  bilgilerle sansasyonel yazılar yazacaklarına  çok yönlü bilgi ve felsefe ile donatılmış zihin açıcı makaleler yazmalı. Gericilik  döneminde solun sağ gözünü sol gözüne düşman etmek hatalı bir yaklaşım.   Derdimiz güzel bir ses çıkartmaksa nota bilmeli, elimizdeki  müzik aletini güzel çalmalıyız. Derdimiz  “ses çıkartmak” ise teneke çalsak yeter. Tenekenin sesi çok çıkar lakin içi boştur.
Kayaoğlu seviyesini çok düşürmüş. Kayaoğlu  kaba bir dil ve ön yargı ile yazdığı yazıyı gerçekçi ve vicdanlı bulmuyorum. Küba  dağlarında "Bakunin" kod adını  kullanan, atına Don kişot'un sevgilisinin adını veren Che,bir devrimcinin en önemli özelliği  "iyi silah kullanması yada on beş bin kitap okumasıdır " demez.   "Sevgi dolu kalbidir " der. 
Metin kayaoğlu yazdığı yazının başında Muzo’ya   "aymaz" diyerek  çuvallıyor. Aymaz "Çevresinde olup bitenlerin, olayların ayrımına varmayan, gerçekleri görmeyen, sezemeyen kimselere deniliyor. Muzo ve İbo genç yaşlarına rağmen Kürt sorunu, Kemalizm, Ermeni soykırımı gibi derin meselelerde  zamanlarının çok ötesinde çözümlemeler yapmış iki insan. Bu iki gençle yoldaşları sisteme gerçekçi eleştiriler getiriyor. Bence devrimci bir öndere, bir sanatçıya, hayatının hiç bir döneminde  karşı devrimci olmamış bir insana “aymaz” demek aymazlığın daniskası.
Kayaoğlu yazısında  Kaypakkaya'nın, fikirlerini özümseyen bir ekip bırakmadan bu dünyadan göçüp gittiğini, katledilmesinden bir yıl sonra kalan mirasının da yok edildiğini iddia ediyor. "İbo'dan sonraki bir yılda hareket yok oldu" tez kısaca bu. Suçlu kim? Günah keçisi Muzo. Peki Dünyanın en sivri dişli sermaye devletlerinden biri olan devlet suçsuz mu? Muzo Vartinik baskınında katledilseydi Kayaoğlu'nun haksız eleştirilerinden kurtulabilirdi. Sanırım İbo teorik mirasını  koruma işini  Kayaoğlu'na bıraksaydı Kayaoğlu temel tezleri camdan bir vitrine koyup peygamber sakalı gibi  sergileyecekti. Kayaoğlu'nun diyalektikçi olduğunu söylemek güç. Evrendeki her şey biz istesek de istemesek de  zamanla değişir. Bu değişimin temel nedeni günah keçisi ilan edilen insanlar  değildir.  Kaypakkaya hattının yanılmıyorsam altı yüz kadar kaybı var. Anlaşılan “bir yıl sonra tükenen” mirasa  rağmen yüzlerce insan Kayaoğlu'nun tezlerini boşa çıkartmak için can vermiş. Ovacık ve Dersim'de yapılan güzel işler sırf hobi olsun diye yapılmış, üretilen tonla resim, şarkı, kitap ve dergi önemsiz, dağlarda neredeyse yarım asırdır hiç sönmeden bir şekilde  yanan ateşler ise kampçı ateşi.
Kayaoğlu'nun yazısındaki  üslup saygıdan yoksun. Dili hiç bir  şeyi beğenmeyen resmi tarihçi  İlber ortaylı'nın  diline çok  benziyor. İbo katledilince her şey bitmiş. Bizim toplumda lider kültünün güçlü olduğunu biliyordum ama  bu zihniyetin teorik bir dergi yazarına dek sirayet ettiğini bilmiyordum. Muzo'yu severim. Çünkü o  hep "Kendine ve bana karşı eleştirel ol, diline dikkat et, kibar ol, gerektiğinde beni bile ipleme" der. ”Beni bile ipleme” diyen adam iplenir.
Kayaoğlu lider, önder kültüne yürekten bağlı, teoriyi dondurmaya meyilli, statükoyu korumaya istekli, farklı seslere karşı ön yargıları bir teorisyen. Teori dergisi yöneten teorisyenin hali bu ise biz ölmüşüz de ağlayanımız yok. Bakın yazar ne diyor.
"Kaypakkaya (İşkencede) düşmanının efendi ve kendisinin direnen köle konumunda olduğu bir ilişkilenmeyi reddetti; deyim yerindeyse iki efendinin mücadelesi söz konusuydu."Sonra bombayı patlatıyor  "İbo çelikti ,geride kalan yoldaşları ham demirdi. Bu “teorisyen” abiye  işkencede katledilen İbo ardılları  S.Cihan yada H.erdoğan'da ham demir miydi? diye sormak lazım...
İbo'nun işkencede aktif savunma yaptığı  doğrudur. Bu benimde savunduğum bir tarzdır. Ama pasif savunmada bir yöntemdir.Diren ama nasıl direnirsen diren. Neden tek bir direniş yöntemi olsun? Her insan aktif savunmaya uygun bir yapıda mıdır? Ham maddesi insan olan politik bir yapıda mizaç, teorik ve pratik seviye önemsiz midir? Eski ya da yeni tüm kadrolara İbo'nun seviyesinde aktif bir direnişi dayatmak akılcılık mıdır? 
Geçenlerde  Gün Zileli yazdı, yeterli  deneyimi  ve birikimi olmayan kadrolara "en ufak ifade  verirsen  hainsin" politikasını dayatırsan bu insanların çözülmesine veya  fiziki-ruhsal intiharlarına vesile olabilirsin.
Ben, ekibinin %99'u deşifre olmuş bir insanın kimseye zarar vermeyecek şekilde ifade verip katledilmekten kurtulmasını  aptallık yada korkaklık olarak görmüyorum. Çözülen bir insan bile gelecekte kendisini yeniden ispat edebilir. Çözüldüğü  halde sonradan yeniden örgütlenip mücadele ederken ölen insanlar oldu. Önderleri tanrılaştırmak güdük kafaların işi. Teorisyen dediğin insan mekanik bir kafaya sahip olmamalı. Çok yönlü düşünmeli. 
Son 20 yılda teknik takip %90 arttı, kaba işkence %90 azaldı. Bugün direnişe hazır pek çok devrimci bir tek tokat yemeden iliğine dek "çözülüyor" çünkü cep telefonu, internet, kredi kartı ve kameralar çağındayız. Ölen liderlere methiyeler dizmenin bize çok faydası yok, mantıklı olmanın faydası var.Sol yetmişten beri katledilen önderlerini övüyor ama eline çok  şey geçmedi. Kayaoğlu'nun yazısında haklı bulduğum (şükür) bir eleştiri de var. Oda  Kayaoğlu'nun, İbo'ların yeterli ön hazırlık yapmadan sahaya inmesini doğru bulmamasıdır. Bunun dışında yazarın yazısı tam bir faciya. Kaypakkaya esaret koşullarında yazıp dışarıya ulaştırdığı notta hareketi  "Başı boşlara, gevşeklere, adam sendecilere" karşı uyarmış. "Başıboş" diye tanımladığı insanlardan biri de hareketin 2. adamı Muzo imiş. Kayaoğlu müneccimlik yapıyor. Sanki Muzo'nun yerinde Kayaoğlu var ve eleştirilen Muzo. İlginç bir yaklaşım.Neredeyse İbo mezarından kalkıp “ Muzo sevdiğim bir yoldaştır “ dese Kayaoğlu “hayır sen böyle düşünmüyorsun” diyecek.
Demek ki İbo  harekette 2. numara olsaydı hareketin 1 numaralı lideri İbo'yu Doğu perinçek'lerin el koyduğu tüfekler olmadan dağa çıktıkları için  "Başıboş" diye aşağılayacaktı. Bana  göre İbo bu sözleri söylerken şahısları değil bir zihniyeti eleştirip olası tehlikelere karşı uyarmış. Kayaoğlu’nun mantığıyla tek tek bireyleri eleştirmemiş. Hiç kimse mükemmel değil, mükemmel insan hiç olmadı ve olmayacak, İbo'da mükemmel değildi.Devrimci örgüt tabu yapılmamalı, Marks bir çok hareket kurdu ,bu hareketler işlevsizleşince kapattı yenisini açtı. Örgüt ve lider fetişizmi bizim toplumun çok eski bir hastalığıdır. Kayaoğlu'nun derdi üzüm yemek değil,  son dönemlerde moda olduğu üzere  bağcı Muzo'yu dövmek.(Reklamın iyisi kötüsü olmaz)
Muzo 68 kuşağından  bugüne bozulmadan gelen, hala komün felsefesini savunan, sanat ve edebiyat  üreten çalışkan  bir insan.
Kayaoğlu'nun mantık hatalarından biri de kırk yıllık ruh bilimci gibi konuşup ,Oruçoğlu hakkında zorlama psikolojik analizler yapması. Muzo ,İbo’dan sonra hemen hareketi bırakmış. Böyle diyor yazar. Oysa bu veri doğru değil. Solda alışılageldiği üzere bölünen, merkezden habersiz  kararlar alan, kayıplar veren hareket masum, ayrılanlar  hatalı. Bu yaklaşım toptancı. Toptancılık ticarette işe yarar ama siyasette  büyük kaybettirir. Bir kere Muzo 1986'da  hapisten çıkıyor. Hapisteyken hareketi istese de yönetemezdi, zaten Muzo dediğin insan vizyon sahibidir, ona “al hareketi  yönet” desen “Bu iş merkez komitenin işi “der.  
Muzo gönülsüz mücadele ediyormuş. Gönülsüz bir insan neden Lübnan'a  gider? neden bir yoldaşının katledildiği baskından sonra İstanbul'a geçer?  Neden bir başka yoldaşının katledildiği hücre evi baskınında yakalanır? Neden 55 gün direnmek  yerine ilk gün  tüm suçlamaları kabul etmez? Neden kaldığı zindanlarda  tek tip elbise saldırısına karşı direnişi yönetir? kadroları eğitmek için Mengene gibi bir roman yazar?
Kayaoğlu'nun yazısında beni en çok rahatsız eden yan,onun Muzo'nun edebiyat sevgisine karşı olan yaklaşımı. Kayaoğlu sanat ile edebiyat ilişkisinden habersiz kaba bir sosyalist. Sanat ile edebiyatı birbirine rakip zannediyor. Sanatla uğraşmayı zaaf olarak algılıyor. Oysa  tarih bize altı  sanat,edebiyat ,felsefe  ve bilimle doldurulmayan politikaların uzun soluklu olmadığını ,salt politikadan beslenen kadroların  Kayaoğlu gibi mekanik olduklarını defalarca gösterdi.
Az bilgi ile bir kaşık suda  fırtınalar kopartan teorisyen Kaya  kendi kendine şu soruyu soruyor.
Muzo’yu hapisten kaçırmaya çalışan Süleyman cihan,Muzo’nun edebiyat sevgisinin  devrimci  mücadele sevgisinden daha derin olduğunu biliyor muydu?
Cevap veriyorum, biliyordu. Mengene  romanı Cihan’ın önerisiyle Muzo tarafından yazıldı. Bu roman kadroların işkencede nasıl bir tavır takınmaları gerektiğinden bahseden  kurgusu ve dili son derece kuvvetli edebi bir eserdir. Kayaoğlu’nu okuyan genç bir militan  “edebiyatla uğraşmamalıyım sadece  devrimci mücadeleyi düşünmeliyim “ sonucunu çıkartıp çuvallayabilir.
Deniz gezmiş yalar yutar gibi roman okurdu, Mahir ve İbo şiir yazardı, Sinan Cemgil eski türküleri derlerdi, Che Küba dağlarında her molada  roman okurdu, Hüseyin Cevahir, Rolling Stones dinlemeyi severdi.
 Kayaoğlu, Muzo’ya terbiye sınırlarını aşarak “ Sanatı devrimden çok severek arkadaşlarını kandıran bir zavallı “ diyor. Kayaoğlu’nun kafa mekanik fanatik ya, illa bu iki seçenekten birini seçmek zorundayız… Ya edebiyat ya devrim. Kazayla sanatı seçersen  arpayı yedin. 
Nedir Oruçoğlu’nun suçu? Tohum gibi efsane bir roman yazarak yüz binlerce insana  sosyalizmi sevdirmesi mi? (Tohum romanını okuyup  sosyalist olmuş çok sonra  ölüm orucunda ölmüş bir insan tanıdım)  Nedir Oruçoğlu’nun suçu ? Ekim devriminin 100.yılında Türkiye’deki ilk etkinliği  düzenlemesi mi? (Yüz yıllık bahar isimli resim sergisi) Bu sergide  devrim liderlerinin enfes tabloları sergilendi. hayatında hiç resim sergisi gezmemiş yoksul  insanlar galeriyi gezdi.  Kayaoğlu’na kalsa 73 yaşındaki  Oruçoğlu’na “git romanını  dağda mağaralarda yaz” diyecek. Öyle ya romanı mağarada yazarsan  devrimci olursun, ama Avusturalya’da yazarsan küçük burjuva olursun. 
Kayaoğlu’nun sanata ve edebiyata bakışı son derece yamuk. Bu yamukluk “ya partili sanatçı ol, yada defol git” yaklaşımı ile özetlenebilir.  Hiç kimse eleştiriden azade değil. Ama vicdan, izan, mantık şart.
 Bizim solda Kayaoğlu’nun bu sığ yaklaşımı son derece yaygındır.  Sanatı sanat için yapmak da ,partinin emrine sokmak da  kötüdür. Sanat özgür ve duyarlı olmalı. Bence iyi bir yazar öldükten sonra  dahi kitaplarıyla devrimci mücadeleye katkı sunabilir. Güney daha 18 yaşında  yazdığı bir öykü nedeniyle komünizm  propagandası yapmak suçlamasıyla yargılanmıştı. Güney bugün hayatta değil ama filmleri ve kitapları hala komünizm propagandası yapıyor. Yılmaz güney partili miydi? Hayır. Güney  filmlerinden etkilenen Nuri bilge Ceylan isimli sinema dahisi  filmlerinde   islam felsefesinin yamukluklarını, küçük burjuva aydınının zihniyet yapısını , mülkiyet dünyasını beyin cerrahı hassasiyetinde masaya yatırıp inceliyor. 
Kayaoğlu partiden ayrılmayı da  çok büyük bir ayıp olarak  algılıyor. Oysa  birlik olmak gibi ayrılmak da haktır. İnsan yorulmuş olabilir, tek başına bir örgüt gibi davranmak isteyebilir, hatta korkmuş da olabilir. Sosyalist örgütün ham maddesi insandır Kayaoğlu insan unsurunu duygusuz bir robot zannediyor. Bu doğru değil.
Kaypakkaya çok iyimiş ama çevresi kötüymüş. Kaypakkaya’nın çevresi iyi olsaydı  sonuç değişir miydi? Hiçbir  hazırlık yapmadan harekete geçmek zorunda kalan Kaypakka’nın yanında  Lenin olsaydı ne değişirdi?  Napolyon savaşı kaybeden bir komutanına “neden böyle bir yenilgi yaşadın?” diye sorar. Komutan  “yüz nedeni var” der. Napolyon “nedenleri say” der. Komutan ilk neden “ cephanemiz yok “ deyince Napolyon “tamam diğerlerini saymana gerek yok” der. Diğer yandan devrim bir an değil süreçtir, şairin dediği gibi yüz metre koşusu değil ,bayraklı maraton yarışıdır. Devrim olsun olmasın devrimci bir yaşam sürmek anlamlıdır. Mücadele sırasında can  veren devrimciler fiziken ölseler de halkın bilincinde  yaşamaya devam ederler.
Kayaoğlu iş bulamamış olacak ki memleketteki sosyalistler  arasında en sevilen romanlardan biri olan Tohum romanını hedefe koymuş. Ve roman hakkında  hiç de güzel şeyler söylememiş. Neyse ki halkımız Kayaoğlu gibi düşünmüyor.Bunu Kayaoğlu'nun nefret dolu yazısına karşı yapılan yorumlardan da  anlamak mümkün.
Tohum romanı hakkında olumsuz şeyler söyleyen biri daha var. İl jandarma alay komutanı –Süleyman Yüksel. Bakın Yüksel bizim  teorisyenin “yakın “ dediği eser hakkında nasıl analizler yapıyor.
“Bu kitap; teröristlerin vatandaşla olan ilişkileri, kendi içindeki çelişkileri, yaşam tarzları, fakir köylüyü yanlarına çekme çabaları, erzak temini, barınma, araziyi kullanma biçimi, devlet yanlısı vatandaşlara takındıkları tavır, devletin halka yaklaşmada yaptığı yanlışlıkları, güvenlik güçlerinin zayıf ve kuvvetli taraflarını anlatıyor. Yolundan gittikleri kişileri yüceleştirip, bizim değerlerimizle alay ediyor. Uzun yıllar uygulanan taktik, ilişkiye girilen köy ve kişilerin değişmediğini, Devlet (Jandarma)-Egemen güçler (Zengin ve ihbarcı kesim)-elde edilmek istenen fakir köylü(taban)-terör örgütü dörtlüsünün, kendi açılarından kahramanlık, jandarma açısından alaycı üslupla yazılmış olduğu bilinciyle okunması gereken bir kitaptır.”
Bence komutan Kayaoğlun’dan  çok daha objektif bir analiz yapmış. Kayaoğlu gibi sol gösterip sağ vurmamış ,direk sağ vurmuş.
“Muzo” diyor yazarımız  “Tohum romanında Gerçek Kaypakkaya’yı anlatmıyor”. Bence Kayaoğlu “haklı”  İbo ile okuyan, yargılanan, dağa çıkan  Muzo değil ki, Kayaoğlu.
Muzo nerden bilsin ibo’yu? Kayaoğlu daha iyi bilir. Ne diyordu  Erol Büyükburç You tube'da dönen bir videosunda?  “En çok bana soracaksınız, en çok ben konuşacağım”
Kayaoğlu kanımca  kötü bir teorisyen olduğu kadar,  kötü de bir edebiyat eleştirmeni. Şöyle diyor Kayaoğlu: ” Kurgular arasında, gerçeğe aykırı, yalan yanlış bir tek olay ve söz varsa o kitap yakılmalıdır.” Ne demek kurgu?  “tamamen veya kısmen gerçeklere dayanmayan; yazar veya sanatçının hayal gücünün eseri olan kişi, yer ve olaylar içeren eser.”  Yaşanmış bir olay edebi bir dille anlatılırken gerçeği esnetmeyecek biçimde  kurgulanabilir.
Kayaoğlu’nu durdurmak mümkün olmuyor, yazısının ilerleyen bölümlerinde  Oruçoğlu’nu köy enstitülerini övmekle suçluyor. Yazara  şunu sormak istiyorum;madem Muzo  bu kadar liberaldi neden Kadroları Filistine götürdü? Dağa çıktı? Tersinden soralım ,madem sen  Muzo’dan daha bilge ve  radikalsin neden dağlara  çıkmadın? zindalarda  direnmedin?
Büyük teorisyenimiz sistemin sağ kanadının neden köy enstitülerini kapatıp imam hatiplere  yol verdiğini kavrayamıyor. Akp bugün iktidarda ise  bunun  nedenlerinden biri de köy enstitülerinin  yerine kurulan  imam hatipler değil midir?  Mekanik kafa  başa bela. Pratik geriliğini  teorik  söylevlerle kamufle etmeye çalışmak ikiyüzlülük. Vehbi koç  Kayaoğlu’na “gel benim  galerimde  Ekim devrimiyle  alakalı sergi yap” dese  Kayaoğlu gitmez. (Ben giderim) 
Komünist bir insandan zorla Kemalist üretmek isteyen ,tezini güçlendirmek adına saçmaladıkça saçmalayan kayaoğlu’nun durumu komünistlere Fetö’cü diyen Ak-mhp’lilerin haline benziyor.
Kayaoğlu yazısında İbo ve Muzo’nun Perinçek’in örgütünden ayrılma sürecinde, Muzo’nun İbo gibi hemen ayrılmadığını, bu nedenle kişiliksiz biri olduğunu söylüyor. Dile, suçlamalara dikkat,bu tarz devrimci bir tarz değil, Doğu perinçek tarzıdır.  Gerçekte olan ise şudur. Muzo kısa süre sonra İbo ile tartışmış ve netleşmiştir bunu da gayet kendisinden emin ve şeffaf bir şekilde her yerde defalarca yazmış ve anlatmıştır.
Muzo ile alakalı  her konuda mızıldanıp duran Kayaoğlu, Muzo ‘nun “Her insan ve her örgüt, bir küçük devlettir.” Tespitini de eleştiriyor. 
Bu tespite katılıyorum. Her insan minik bir devlettir ve tartışmalarda  kullandığı dil bu devletin kolluk kuvvetidir. Kayaoğlu’nun tarzına bak anlarsın. Hezeyanlı yazarımız solun en derin çelişkilerinden biri olan iktidarı da  çok seviyor. Kanımca Muzo örgüte karşı değil örgütlerin içerisindeki hiyerarşiye karşı. Görünen resmi devlet, zihinlerin içerisine sirayet etmiş  olan sivil devleti  tutuyor. Tepedeki devleti kazayla yıksan bile zihinlere gizlenmiş devlet,  yıkılan devletin enkazları arasından yeni bir devlet peydahlıyor.
Kayaoğlu, Muzo’nun yaşı ilerledikçe teorik olarak hep gerilediğini iddia ediyor. Tam tersini düşünüyorum. Muzo geçen yıllar içinde devrimci teoriyi güncellemeye  yönelik çok güzel yazılar yazdı. Bununla da kalmadı  hareketin  zayıf bir yanı olan kültür-sanat-felsefe-edebiyat  cephesini tek kişilik bir ordu gibi savundu. Ben Muzo’nun,statükocu Kayaoğlu’nu kudurtan  “Devlet ve komün “ eserini herkesin okumasını öneriyorum. 
Kayaoğlu adeta dindar olmayan herkese “münafık” diyen bir yobaz gibi  Muzo’nun cinsellik konusundaki tabu kırıcı yanına da laf atıyor. (Atmasaydı şaşırırdım) Muzo cinselliği fantezi olsun diye yazmıyor. Edebi bir dilde tabuları yıkmak için yazıyor. Muzo “ özel mülkün şahı namustur” diyor. Namus derken sermaye ve meta  ahlakının namus anlayışını kastediyor. Ne yazık ki Kayaoğlu’nun teorisi  bu derinliği anlayacak durumda değil. Olsaydı Muzo’ya sövgü değil övgü yazardı.
Kayaoğlu’nun yazısını amatör bir  felsefeci gözüyle analiz etmem gerekirse kısaca şunu söyleyebilirim. Kaya muhafazakar bir sosyalist. Muzo'nun zamanının ötesindeki fikirlerini görünce kaygılanıyor. Yaşam her şeyi değiştirdiği gibi teoriyi de değişime zorluyor. Kendisini çok yönlü bilgiyle yenileyemeyenler bu değişimi kavrayamayıp ,değişimin temsilcilerine karşı içten içe nefret duyuyorlar. Kaya fikirlerine katılmadığı devrim emektarlarına hiç saygı duymuyor. Kaya pratik geriliğini  radikal teorik söylemlerle  kapatmak istiyor. Fakat bunu da başaramıyor.