Eleştiriye dair/Tüncay Özdemir

Öncelikle ifade etmeliyim ki; ben Metin Kayaoğlu'nu severim. yani şahsen tanış değilim ama kalemini severim. Çoğu zaman katılmam ama onun kalemini oynatış şekli oldum olası cezbeder beni. Radikal yazar, edebi yazar, farklı ve yeni açılardan kışkırtıcı biçimde yazar. Evet en çok da kaleminin bu provokatif yanını severim. Okuması ve düşünmesi keyif verir. Hele ki formasyonundan geçtiğimiz yayınların tek düzeliği, yeni birşey söylemeyen ezbervari tekrarları, dar retorik ve edebi yazımdan uzak mekanikliği düşünülünce. Son yıllarda gitgide artan ve yazılarımızı okunmaz hale getiren basit tahsis hatalarının çokluğunu söylemeye ise dilim varmıyor.

sıra Oruçoğlu hakkında kaleme aldığı yazıya gelince. Yazı hayli sansasyonel ve belli ki zaten bu amaçla yani sansasyon yaratma amacıyla kaleme alınmış. Bu kötü birşey değil. Bana göre de bu ölü toprağı serpilmiş ortamda biraz sansasyon iyi gelebilir. Yazının yaklaşımı ve dili bunun üzerine kurulmuş. Mesele elbette salt bir dil yani biçim sorunu değil, düşüncenin radikalliğidir tabii. Haksızlık etmek istemem.

Ben bu kısa notu esas olarak yazıdaki tohum değerlendirmesi ve Kaypakkaya- Oruçoğlu analojisi üstüne yazacağım.

Ve fakat sonda söyleyeceğimi başta söyleyeyim; yazar yazısına egemen olan anlayışında Oruçoğlu'nun kendi olma, kendini gerçekleştirme, özgün ve bağımsız bir karakter olarak kendini yaşama özgürlüğüne saldırmış. Hışımla çarmıha gerdiği Oruçoğlu'na sağlı sollu salvolarla adeta gelmek bilmeyen devrimin hesabını sormuş. Yazı boyunca Oruçoğlu'nu neden Kaypakkaya böyle iken sen böyle olmadın diye azarlıyor ha azarlıyor. Bazısı mizaca içkin olan bir takım özellikler üzerinden bir kişilik kıyımına gidiyor. Tüm bunlar bana anlamlı gelmemesinin yanında fazlaca acımasız bir uygulama olarak göründü. Birisine sen neden devrimimizin önder kadrosu olarak hayatını buna vakfetmedin diye sormak tuhaf bir durum. Sitem edebilir, kızabilir, küsebiliriz belki ama en çok o kadar. 

Yazıda Oruçoğlu'nun biyografi özelliğinde yaşam öyküsel bilgilerini bulmak mümkün. En çok da Kaypakkaya'lı yıllarına yer verilmiş. Bu gerekli çünkü yazının binası Kaypakkaya-Oruçoğlu analojisi üzerine kurulmuş ki bana göre yazarın temel yanılgılarından biri bizzat bu analojinin kendisi.

İbrahim teorik kavrayışını içinde yaşadığı toplumun en başta tarihine daha sonra siyasetine ve elbette sosyal yapılarına parlak şekilde uygulayabilen bir yeteneğe sahipti. Komünist bir devrimci olan Kaypakkaya'nın praksisi sadece dönemi içinde değil günümüzde dâhi muadilini bulamadı. Kaypakkaya gökyüzünün en parlak yıldızı olarak bir süreliğine yandı ve söndü. Gerisinde kavrayışını sürdüren bir ekip bırakmadığı fikrine katılıyorum ancak çok kısa süren yaşamı buna izin vermedi diyelim. Bu oruçoğlu'nun suçu değil. Üstelik Kaypakkaya'nın henüz o tarihlerde dönemi ve geleceği için bu kadar değerli fikirlerin taşıyıcısı olduğu görüşü de sanırım yeterli ölçüde bilinen ve kanıksanan bir gerçek değildi. Kısacası Kayaoğlu'nun Oruçoğlu'na haksızlık ettiği konulardan biri bu. Bana göre Kaypakkaya ile kimi kıyaslarsanız kıyaslayın ona haksızlık etmiş olursunuz. Çünkü o Kayaoğlu'nun da çokça ifade ettiği gibi ülkedeki politik marksizmin kurucusudur. Kim istemezdi ki Kaypakkaya'nın öne sürdüğü görüşler geride kalan bir ekip tarafından edinilmiş ve geliştirilebilmiş olmasındı... Ama eğer böyle olmadıysa bunun birinci derecede sorumluluğu Oruçoğlu ya da bir başkasına değil aslına bakarsanız Kaypakkaya'nın bizatihi kendisine aittir.

Yazıyı diğer bir açıdan Tohum eleştirisi olarak okumak mümkün. Tohum nedir diye bana sorarsanız, Tohum önünde sonunda bir anı romandır. Ve elbette bir dokümanter olmadığı için yazanın kaçınılmaz olarak öznel bir takım görüş ve yaklaşımlarının izini taşır- taşıyabilir. Bu çok olası bir durumdur. Oruçoğlu dönemi kendi izlenimi tecrübesi ve kavrayışı ve edebiyatın cazibe etkisinde kaleme almıştır. Tohum bağlamında eleştirilecek bir nokta var ise bunu yazarın dönemi ve Kaypakkaya'yı ele alış biçimi değil, bir romanı kutsal kitap derekesinde gören daha kötüsü onu dökümanter bir çalışma yahut bir örgütsel rapor niteliğinde ele alan öznelerin anlayışında aramak lazım.

Benim izleyebildiğim kadarıyla Oruçoğlu mütevazı olmanın ötesinde iddiasız biri. Şimdiye kadar daha bir yerde kendini devrim önderi olarak sunduğunu ne duydum ne okudum. Çok uzun yıllardır esasta sanat ile uğraşan, bazı bazı da teori ve siyaset konularında kişisel görüşlerini yazan biridir. Beğenen okuyor, sanatını takip ediyor, beğenmeyen takip etmiyor. Bu kadar. Daha fazla bir durum var ise bilmem ama en başta kendisinin böyle bir iddia içinde olmaması nedeniyle fazlası sakıncalıdır. Benim için değerine gelince; başka bir vesile ile kısa süre önce yazmıştım, yinelememe lüzum yok. 

Sonuç olarak ve öze gelinecek olursa şunu ifade ederek bitirmeliyim. Kayaoğlu kendi Kaypakkaya kavrayışını bu yazı marifetiyle Oruçoğlu'na sert bir biçimde dayatıyor. Nitekim kendisinin Kaypakkaya kavrayışı da henüz geniş halk yığınlarını peşine takmış sürükleyen bir kudrete sahip değil. Dolayısıyla bugünün ortamında hadi kendisinin deyimiyle ifade edeyim bir tür kültürel Kaypakkacılığı temsil eden simge bir figüre karşı böylesi bir operasyon çekmenin kime ne faydası olabilir ki. 

Diyelim ki Oruçoğlu bugünden itibaren itibarsız biri olsun, ne Kayaoğlu'na ne başka insanlara bir çıkarı yoktur bunun. Oruçoğlu ve Oruçoğlu gibilerin değeri kendindedir ve elbette herkes bu değeri kendi terazisinde tartmakta özgürdür nitekim bana göre Oruçoğlu gibi insanların varlığı ve dostluğu kaybettirmez, aksine kazandırır.