Bir Maden Romanı Grizu/ Sırrı Serdar ÇAKIN

Bir maden havzası olan Türkiye'de maden edebiyatının yokluğundan  yakınmışımdır hep. Oruçoğlu,Grizu dörtlemesiyle  Türkiye madenciliğinin Destanı yazmış adeta. Ne yalan söyleyeyim  kitabı alırken ikircikliydim,aldıktan sonra da bir süre dokunmadım.Germinal'den sonra hayal kırıklığına uğramaktan korktum açıkçası... 
Ancak okumaya başladıktan sonra Ali Emiri Efendi'nin divan-ı lügatü Türk'ü bulması sırasında yaşadığı mutluluk, zevk ve gururun neredeyse aynısını yaşadım. Edebiyat bir Okyanus olmuş,bizde bu okyanusun içerisinde  yüzen ve sadece gösterildiği veya görebildiğimiz kadarıyla çırpınıp duran varlıklarız. Bazen de  bize gösterilmek için uğraşılan bir eserle,bir yazarla karşılaştığımızda şaşıp kalıyoruz.Şimdi ismini saymak  istemediğim bir çok yazar belki yazdığı tek bir eserle tanıtılırken yine yazdığı şahsımca bir işe yaramaz öykü ve  şiirlerleriyle sırf taraftarı olduğu görüş nedeniyle göklere çıkarılırken, edebiyatın Türkiye'de geldiği durum korkutuyor insanı.Bazen gerçekten bir şiirini  bir öyküsünü küçük de olsa bir dergide yayınlatmak için araya imtiyazlı insanların sokulduğu hususunda ve  verilen edebiyat ödüllerinde aynı siyasi görüşe dahil olmak gibi yada maddi açıdan bir takım vaatlerle  verilmiş gibi izlenimler hep aklımı kurcalayıp durmakta. iş bu safhalarda  olunca gerçekten edebiyatı sanat yapan bazı unsurlar da geri plana atılmış oluyor. Hep söylediğim bir şey vardır. Türkiye'de bir işin mutfağına yaklaşınca pis kokular da artar. Neden yazdım bunca şeyi ?
24-25 yıllık edebiyat öğretmenliğim var ,25 yıldır  Muzaffer Oruçoğlu ismiyle  bir kez karşılaşmadım.Muzaffer Oruçoğlu edebiyatın pek çok dalında eserler vermiş,resim sergileri düzenlemiş  bir sanatçı. Sanatla bu kadar iç içe olan bir insan neden sadece belli bir çevrede tanınıyor sadece? 
Bunun  cevabı da çok açık, sanata  siyaset karışıyor maalesef.Elimde Okuduğum dörtlemenin ilk kitabı "Grizu-Siyah ışıltı"  bir klasik eser adayıydı.Ereğli ve Kozlu maden ocaklarının açılışı, yabancı ve azınlık sermayesinin ocaklara egemenliği,işçilerin çevre köylerden seçilerek madenlerde çalışmaya zorunlu bırakılmaları, yokluklar acılar,zaten zor olan yaşamın madenlerde daha da zorlaşması,insanlara değil paraya değer veren patronlar...
Bunlar zaten toplumcu gerçekçi bir romanda kolayca  bulabileceğimiz unsurlar. Peki yaşadığı döneme yüzyıllar sonrasından seslenen adeta bir feminist hareketin öncüsü durumunda bulunan cinsel özgürlükçü Elif kadından; gerçek aşkı bulmak için dağlara çıkan Zehra'dan söz etsem.Bir gözünü ve bir kolunu maden çavuşların attığı dayak yüzünden kaybeden Devrek'li  Bayram'ın "Kör Bayram" olarak efsaneleşmesini anlatsam.Oblomov'u anımsatan Cebeli beyin insanlığa ve hayata yaklaşımındaki doğruluklarından söz etsem. Kapitalizmin cisimleşmiş Hali Cabbar'dan, temiz yüreğine rağmen bu Dünya'ya niçin geldiğinin bile farkında olmayan Cemal'den,her seferinde işini yürütmenin bir yolunu bulan Dingil'Ali'den, noter gibi Dingil Ali'yi onaylama mercisi olan Arif Töhmürüklü Emin emmi'den, Hurşit ile Kumrunun yaşlarına bakmadan yaşadıkları saf ve büyük  aşklarından söz etsem.Klasik okuduğuma ikna olmanızı sağlaya bilirmiyim acaba.?
Sayfalarını en çok kıvırdığım kitap bu olmalı.Artık yeter diyerek kıvırmadığım ama bu güzel bölümü unuturum diye üzüldüğüm yerde çok oldu.Kitap biter bitmez hemen listeme diyer ciltlerin adlarını ekledim.Sanırım Aziz Nesin gibi Yaşar Kemal gibi Kemal Tahir gibi  en çok okuduğum yazarlar arasına gideçek Muzaffer Oruçoğlu ve daha birçok eserinin tanıtım yazısını yazacağım.Bence hiçbir şey için çok geç deyil ekleyin listenize Grizu'yu.
  Sırrı Serdar ÇAKIN