Fransız Öpücüğü/ Baran Sarkisyan

Eğer Muzaffer Oruçoğlu mücadele için ayağa kalkan, dik duran, ışığa ve kitaba aşık her kadını dudaklarını dahil etmeden sadece feodal değer yargılarıyla örülü olan alnından öpmeyi ifade etseydi heralde problem olmayacaktı. Hele ki, kendisine “kadın düşmanı” diyen kadını da öperim demesi “haddini aşmak” anlamına geliyordu. Dudaktan öpmek aşk ve şehveti duyumsamaktır. Kimisi bundan utanır, öfkelenir. Herkes dudağa ayrı, yanağa ayrı, alna ayrı, kasıklara ayrı bir anlam yükleyebilir. Bir kimse de bu ayrımı hor görebilir. Öpme ifadesi bir kimsede tecavüzü imgeliyorsa bu onun problemidir. Pratikte sizi zorla öpmeye kalkmamış birini tacizci ilan etmek gülünçtür. Yine de ilanı verilebilir, bir kimse için ciddi olabilir çünkü. Kimse düşmanını aşkla dudağından öpmez, onun ifadesi onu eleştiren, hatta ona düşman diyenler de dahil ayağa kalkmış kadınları aşkla selamlaması anlamına geliyordu. Çıplak ve Özgür adlı romanında da yaşamın orospulaştıkça güzelleştiğini ifade ediyordu. Onun okuru olan herkes onun bu üslubuna eğer algısını perdeleyen bir garezi yoksa aşinadır ve anlayabilir diye düşünüyorum. Bu üslup hoşunuza gitmiyorsa da gitmiyordur.

Muzo’yu ben onun iyi bir okuru olarak daima “haddini aşan” biri olarak tanıyorum, haddini aştığı oranda seviyorum onu. Sol sosyalist kurumlar içerisinde hemen hiç kimse erkek egemenliğini sorunsallaştırmamışken o “haddini aşarak” bunu sorunsallaştırıyor, yazıyordu. Kadının namusu babasına, kocasına, allaha, devlete aittir diyenler tarafından yuhalanıyordu. Cinsellik halen tabu iken Türkiye ve Kürdistan adlı coğrafyalarda o kitaplarında habire derinden derine “haddini aşarak” cinselliği işliyordu. Ki bu sebeplerle de defalarca sanal linçlere maruz kalıyordu. Sol cenah içinde de pek sevilmez. Müslüman mahallesinde salyangoz satıyordu deyim yerindeyse. On elinde on marifet bir sanatçı olarak üretmeye devam eder yine de.

Pek çok okuru gibi ben de onun yazılarının etkisiyle ataerkiyi sorunsallaştırma ihtiyacına girdim. Namus ve mülkiyet kavramlarını bir arada düşünmek onun etkisiyle oldu. Halen de bu ihtiyaç içerisindeyim. Ne kadar sorunsallaştırabildim, kendimde erkekliği ne kadar yıkabildim, bu tartışılabilir elbette, tıpkı Muzo’nun da ne kadar yıktığı tartışılabileceği gibi yahut herhangi bir kadının kendisine giydirilen toplumsal rolü, ahlaki yargıları ne kadar yıktığı tartışılabileceği gibi. Zaten yıkım süreklidir, inşa süreklidir.


“Bana ‘kadın düşmanı’ diyen kadını da öperim” dedikten sonra ona “kadın düşmanı” diyen kadının “bu bir cinsel taciz suçudur” beyanıyla birlikte Muzo kendisini tanıyan tanımayan kişiler tarafından “tacizci yazarlar” kervanına dahil edilmiş oldu. Hain yazar, kaçak yazar, sapkın yazar, köylü yazar, terörist yazar, namussuz yazar, tabu yıkıcısı yazar, komünist yazar, kadın düşmanı yazar, tacizci yazar vd. Bir kimse birden çok isimle anılabilir elbette, bunda sorun yok bana göre. Öldürebilirsiniz. Sade’ın ifadesiyle herkesin öldürme hakkını tanımalıyız. Henüz ismi ve kitaplarıyla karşılaşmamış bir kişi için de o yazar daha doğmamıştır bile örneğin.

Muzo bende uyandırdığı olumlu etkileri sürdürdüğü için onu öldürmek yerine yaşatmaya devam ediyorum. Bir başkasında olumsuz etkiler uyandırıyorsa, öyleyse dediğim üzere buyursun öldürsün.

Üreten bir yazar kendisini tanıyanları, tanımayanları, okurları tarafından istediği isimle anılabilir. Çünkü sanatçı etki edendir. Ve bu etki her bedende farklı yansıyabilir. Herkes onla karşılaşmasının kendisinde yarattığı etkiye, bağlı olduğu ahlaki sisteme, çevrenin etkisine, travmalarına, kavrayışına, şahsi çıkarına, bakış açısına ve arzusuna göre tanım getirebilir. Ancak hiçbiri –ister iyi, ister kötü olsun, mutlak değildir. Bir kimse “mutlak iyi”yi temsil edemeyeceği gibi “mutlak kötü”yü de temsil edemez.

Gerçi şu “mutlak iyiler”in dünyasında “mutlak kötü”yü temsil etmek de hiç fena olmazdı her gün çarmıha gerilme pahasına da olsa.