EV KADINLIĞINI SONA ERDİRİN! (Bütün Mutfakları Yıkın!) Mehmet Akkaya


Daha evvelki yazılarımda özel mülkiyet, aile ve kadın konusuna ilişkin yazarken konuyu sınıf kategorisiyle, kadın biyolojisiyle, geleneklerle (namus), kadınların devrimdeki rolüyle ilişkilendirmiştim. Şimdi de kadının yine üretim ilişkileri içindeki yeri, toplumsal yaşamdaki pozisyonu, evdeki ve mutfaktaki tutsaklığı, tek/çok eşlilik biçiminde geçirdiği evrimi, ayrıca kadının yüceltilmesi ve ev kadınlığının sona ermesi gibi temaları konu etmek istiyorum. Bitirirken de Marksizm ve feminizm arasındaki gerilime işaret etmek niyetindeyim. Yine hareket noktam Muzaffer Oruçoğlu’nun Karyatidler adlı kitabı olacaktır.
Baştan söyleyeyim ki yazarın, kadın sorununa ilişkin “aşırılıkları” kitaptaki tüm makalelere sinmiştir/yayılmıştır. Yazara göre kadın ilk yenilgisini çok eşlilikten tek eşliliğe geçerek almıştır. Tek eş erkektir. Erkek, kadının ve çocukların yani ailenin sahibidir. Şimdilerde de, -ulus devletlerde- ailenin reisinin erkek olması düşündürücüdür. Ailenin, mülkiyet sistemi tarafından yüceltilmesi anlamlıdır. Zira temel üretim birimi ailedir. Bu durum çağımızda çok büyük yeniliklerle değişmiş olsa bile kadının aile içinde emek gücü olması değişmemiştir. Erkek proleteri, bir sonraki işgününe hazırlamak için onun maddi ve manevi birçok temel ihtiyacını karşılamaktadır kadın. Bu bağlamda Karyatidler’de yazılanların Marksizmin genel mantığıyla aynı istikamette olduğu anlaşılmaktadır. Fakat yazar, gelecekte insanlığın çok eşliliğe yeniden geçeceğini ileri sürmektedir.
Yazara göre özel olarak gen bilimindeki gelişmeler ve geneldeki bilimsel ilerlemeler bunun alt yapısını hazırlamaktadır. Daha şimdiden tüp bebek yoluyla kadın, doğurma yükümlülüğünden özgür kalabilmektedir. Bu gelişmelerin geometrik bir hızla ilerlediği düşünülürse 100-200 yıl içinde sosyal yaşam tanınmaz hale gelebilecektir. Bilhassa Ortadoğu kadını dikkate alınarak bilimsel ilerleme ve teknoloji bağlamında şunlar söyleniyor: “Kadını burada ne kadın, ne toplum ne de birkaç devrim kurtarabilir. Kadın ataerkil dünyanın vantuzlarından ve soluğundan uzun bir teknolojik ve sosyal devrimler sürecinden geçerek kurtulabilir.”
Evin Bunaltıcı Atmosferi
Elbette bilimsel ilerlemeler üretim güçlerinin gelişmesinden ayrı ele alınamaz. Üretim güçleri çağımızda kapitalizmi ortaya çıkarmıştır. Kapitalizm, katı olan her şeyi buharlaştırırken kadını da evin bunaltıcı atmosferinden alarak üretim alanlarına itmiştir. Kadın da belli bir oranda erkek gibi artı-değerin yaratıcısı haline gelmiştir. Yeni bir sömürü boyunduruğu altına giren kadın, eski atıl yönünü aşarak erkekle birlikte sınıf mücadelesinin bir bileşeni olmuştur. Bu mücadele sosyal ve ekonomik haklardan kadının da yararlanması anlamına gelir. Ekonomik özgürlüğünü sınırlı da olsa kendi eline alan kadın, birçok burjuva haktan yararlandığı gibi bunu seçme ve seçilme hakkına denli genişletmiştir. Oruçoğlu Avrupa kadınını bu açıdan Asya’nın kadınına göre avantajlı görmekte haklıdır. Avrupa kadını birçok bakımdan kurulu düzenin aile sisteminde gedikler açmıştır.
Yine de kadının henüz elde ettiği hakları gözümüzde büyütmemek gerekir. Bunlara “ekonomik kökenli” değil siyasal kökenli haklar hatta “burjuva haklar” bile denilebilir. Bu hakların uzun vadede kurtuluş olmayacağı daha çok “burjuva kadın tipi”nin ihtiyaçlarını yanıtlayacağını Kollontay şu sözlerle izah etmektedir: “Siyasal haklar, seçim sandıkları ve parlamentoda bir sandalye… İşte burjuva kadın hareketinin ulaşmak istediği tek hedef budur. Ama kapitalist sömürü düzeninin korunduğu bir bağlamda salt siyasal eşitlik, çalışan kadınları sefaletten, onları hem bir kadın, hem bir insan olarak baskı altında tutan bu cehennem yaşamından kurtarabilecek midir?” Kollontay buna “hayır” diyor. Burjuva kadın tipi ile proleter kadın tipini aynılaştırmak, sosyalizmin değil feminizmin argümanıdır. Kollontay buna katılmaz. Çünkü kapitalist sömürü sisteminin yıkılması gerekir.
Komünizm sorunu gibi kadın sorunu da evrenseldir. Dünyanın bir kısmında bile kadın sorunu devam ediyorsa, Avrupalı kadının elde ettiği haklar ve özgürlükler tehlikededir anlamına gelir. Kaldı ki Avrupalı kadının, erkeğin yararlandığı tüm hukuksal ve sosyal haklardan yararlandığı koca bir yalandır. Daha da önemlisi Karyatidler’de altı çizildiği gibi sınıf baskısı var olduğu sürece kadının nihai özgürlüğünden söz edilemeyecektir.
Sibel Özbudun da “Kadın ve Marksizm” adlı kitabında şunları yazmıştır: “Marx ve Engels için aile, üretim tarzı ve ilişkileri ile yakından ilişkili olarak biçimlenen tarihsel bir formasyondur. Ve bu nedenle de değişime uğratılması, daha doğrusu bilinen haliyle ortadan kaldırılmaları, hakim üretim ilişkilerinde devrimci bir dönüşümle mümkün olacaktır.”
Çok Eşlilikten Tek Eşliliğe Geçiş
Çok eşli komünal toplumdan tek eşli sınıflı topluma geçişle birlikte toprak, su ve hava gibi doğanın asli unsurları da dahil olmak üzere kadınlar ve çocuklar servetin kaynağı olmaya başladı. Bazen de servetle eş anlamlı olarak görüldü. Sömürücüler tüm toplumu, erkekler kadın ve çocukları, güçlüler zayıfları “mal” haline getirmenin mücadelesini yürüttü. Ne yazık ki bu mücadeleyi kaybedenler, kaybettikleri dönemde buna engel olamamanın bedelini tarihler boyunca ödemeye devam ettiler. Tarihi koşullardan dolayı belki de olup biten engellenemedi. Zamanla doğa, doğal ürünler, insanlar, kadınlar ve çocuklar “mallaşmanın” merkezi haline geldi.
Bunların içinde en çok kar getireni yani “hayırlı meta” denilebilecek olanı ise kadındı. Çünkü namus gibi bir bitmez tükenmez “maden”e sahipti Ademoğlu. Bu konuyu açmak üzere Oruçoğlu şunları yazıyor: “Namus öylesine hayırlı bir meta idi ki, insanı evrenin merkezine yerleştirerek yücelten ve eşitlik şiarıyla ayaklanan alt sınıflar bile, onu meta olmaktan çıkaramadılar. ‘Tüm mallar ortaktır’ diyemiyorlardı. Kadını mallar dünyasının en hayırlısı, en vazgeçilmez malı haline getiren şu şiarı haykırmak zorunda kalıyorlardı: ‘Kadınlardan gayri tüm mallar ortaktır!’”.
Görüldüğü gibi özel mülkiyet, aile ve kadın, yazarın çıkış noktası olmaktadır. Çünkü yazara göre dünya mülkiyet temelinin üzerinde kanat çırpıyor; aile ve kadın da bu mülkiyet kaynağının temel taşlarını meydana getiriyor. Dünyanın yeni bir dünyaya, yaşamın yeni bir yaşama evrilmesi için mülkiyete temel teşkil eden ailenin kökten kaldırılması ya da değiştirilmesi gerekmektedir.
Yüceltilen ve Tabulaştırılan Cinsellik
Düzen, toplum ve devlet gibi dinler ve peygamberler de kadına karşı acımasız bir tavır içinde oldular. Kutsal kitapların kadın aleyhine ifadelerine yer veren Oruçoğlu, dinsel bir lider görünümündeki Muhammet Peygamberin ve diğerlerinin oldukça dünyevi sözler söylediklerini ve dünyevi davranışlarda bulunduklarını yazıyor. İslamın peygamberi gibi diğer din adamları da kadının cinselliğini yüceltirken, onu kutsal bir yapıya büründürmenin, tabulaştırmanın politikasını yapmış, nihayetinde kadını erkeğin hizmetçisi ve cinsel ihtiyaçları gideren bir araç olarak görmüştür. Nisa Suresi’nde ‘erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusu olarak’ lanse edilir. Kadını “hayırlı meta” olarak değerlendiren de İslam ilahiyatıdır. Yahudiliğin kitabında ise ‘Beni bir kadın olarak yaratmayan efendimize şükürler olsun’ ifadesi yer almaktadır. Bu açıdan bakıldığında patriarkal sistemin suçu/kabahati oldukça kabarıktır.
Peygamberlerle birlikte büyük düşünür ve filozof olarak bilinen kimselerin de sicili bir hayli kirlidir. Kimisi kadını, erkeğin tarlası olarak görmekte bir beis görmezken Aristoteles gibileri onu insan olarak bile değerlendirmemiştir. Nietzsche gibi birçok yakınçağ düşünürü ise kadınla şeytan arasında bir fark olmadığını ileri sürmüşlerdir. Çağlar boyunca kadın ezen sınıfların nezdinde ikinci sırada bile görülmüyordu. Nazım Hikmet’in bir dizesine yansıdığı gibi kadınlar “soframızdaki yeri öküzümüzden sonra gelen” cinslerdi.
Oruçoğlu, çalışmasında Osmanlı toplumunda ve edebiyatında da kadının yerinin çok gerilerde olduğu tespitini yapmaktadır. Namık Kemal dahil olmak üzere dönemin edebiyatçıları kadını ikinci sınıf bir varlık olarak eserlerinde betimlemişlerdir. Bu baskılar nedeniyle olmalı ki tarihte birçok kadın sanatçı eserlerinde erkek adı kullanmıştır. Fransız kadın romancı Aurore Dupin bile romanlarını George Sand adıyla yayınlarken, Avustralyalı bir başka kadın romancı Ethel Richardson da bir erkek adı olan Henry Hendel mahlasıyla yayınlamıştır.
Kadının haklarından ilk defa devrimci bir yönelim içinde söz edenler Marksist düşünür ve eylem adamları olmuştur. Bu doğrultuda ilerleyen Oruçoğlu, öncelikle burjuvazinin yükseliş dönemine referans yapıyor. Kadın, uzun ortaçağlar boyunca yaygın olan suskunluğunu bozdu ve tarih sahnesine çıktı. Zengin ya da sömürücü erkeklerin eşleri, kardeşleri ya da kızları olarak kendini gösteren kadınlar, sahip oldukları zenginliğe paralel olarak sosyal haklar ve siyasal statüler de istemeye başladılar.
Bütün Mutfakları Yıkın!
Anlaşıldığı kadarıyla öncelikle feodal değer yargılarına ve düzenine karşı burjuva kadın hareketleri kendini gösteriyor. Entelektüel planda ise kadın haklarını savunanlar Marksistleri de önceleyen ütopik sosyalistlerdir. Fourier, insanlığın özgürleşmesinin koşulunu kadının özgürlüğüne bağlayarak, Simon planlı ekonomiyi savunarak ve Owen ise “mutfakları yıkın! şiarıyla kadınlar safında yerlerini alan düşünürler ve eylem adamları oldular. Bir ütopik sosyalist olan Flora Tristan ise kadın lehine yazan ilk kadın yazarlardandı. Marx onunla tanışmış ve kadın sorunu konusunda onun yazdıklarından etkilenmiştir. Marx için mutfağı yıkmak, mutfakla gelen işbölümünü ve ona temel teşkil eden sermaye düzenini yıkmaktır.
Marx ve Engels’in Kutsal Aile adlı kitapta Fourier’in kadın ve aileye ilişkin görüşlerine gönderme yapmaları anlamlıdır. Marx ve Engels, üretim güçlerinin gelişmesine bağlı olarak soruna baktıkları için Ütopik Sosyalistlerle aynı istikamette yer aldıkları halde Proudhon gibi anarşistler ve Lassale gibi sosyal demokratlardan farklı bir konumda yer aldılar. Zira bu iki düşünür ve eylemci açısından kadınların üretim alanına girmeleri iş arzı üzerinde baskı unsuru olmakta ve işçi ücretleri düşmektedir. Kadının yeri ev ortamı anlamına geliyor bu bakışa göre. Üstelik Proudhon ve Lassale açısından kadının üretim alanına girmesi sömürülmesi, ezilmesi, hor görülmesi anlamına geliyordu. Elbette bu iki düşünürün söylediklerinde gerçeklik payı vardı.
Kapitalizm sınırlı iş sunarken, yedek bir sanayi ordusuna da ihtiyaç duymaktadır. İşçiler insanlık dışı yöntemlerle 15-20 saat (o günkü koşullarda) çalıştırılmaktadır. Kapitalizm kadınları üretime çektiği gibi çocukları da seferber etmektedir. Üstelik bu iki kesimin üyelerini daha da ucuza çalıştırmaktadır. Daha da önemlisi erkeklerin işsiz kaldıkları görülmektedir. Engels’in İngiltere’de Emekçi Sınıfların Durumu adlı çalışması tüm bu türden dramları göstermek için yazılmış bir eserdir dense yeridir. Bu kitabın bir yerinde Engels yeni doğum yapmış bir kadının durumunu şöyle betimliyor: “Yirmi yaşındaki M. H.’nin iki çocuğu vardır. Küçüğü henüz bir bebektir ve ona bakan diğeri ise biraz daha büyüktür. Anne, fabrikaya sabahleyin saat beş sularında gider ve geceleyin saat sekizde döner. Bütün gün boyunca göğüslerinden akan süt elbiselerini sırılsıklam yapar.”   
Ev Kadınlığının Sona Ermesi
Aydınlanma filozofları dünyaya üretim süreçleri açısından değil de fikirler açısından ya da dolaşım süreçleri açısından baktıkları için kadını Aristoteles ve Platon gibi ikinci ve pasif unsurlar olarak değerlendirdiler. Rousseau, Diderot ve Voltaire gibi düşünürler de kadın konusunda tutucu olmaktan kurtulamadılar. Sermayeciliği kalıcı ve kurtarıcı olarak gördükleri ve bunun değişmezliğini düşündükleri için kadının da toplumdaki yerinin değişmeyeceğini varsaydılar. Oysa “kadının ikincilliği, evrensel, ezeli-ebedi bir görüngü değil, üretim ilişkilerinin karmaşık biçimlenişi içerisinde şekillenen tarihsel-toplumsal bir olaydı.” Aydınlanmayı izleyen liberal düşünürler açısından da kadının eğitim, oy verme, seçme ve seçilme gibi haklardan yararlanmaları gereksizdi. Çünkü kadının potansiyelinden bihaber olan düşünür tayfası için, kadın yönetme işinde oy kullanırsa “cahilce” seçimler yapabilir, yönetmeye gelince de üstesinden gelemeyecek kadar eksik etektir.
Marx ve Engels, insanın temel özelliğini üretim alanında bulmuştur. Zira insan öyle ya da böyle maddi ihtiyaçlarını, hayvanlar misali doğadan hazır almıyor, kendisi üretiyor. Az veya çok, ilkel veya modern düzeyde olmakla birlikte üretmek durumundadır. Bugünkü koşullarda üretim alanında kapitalistin artı-değer elde ederek insanı insanlıktan, dünyayı dünyalıktan çıkardığı doğru olsa bile bu geçici bir momenttir. İnsanlık bu zorluğu aşacak ve bolluk denizinde yüzmeye başlayacaktır. Dolayısıyla Marx ve Marksistler açısından kadınlar için kölelik koşulları olan ve bir nevi hapishane yaşamı olan ev hayatını sonlandırmak gerekir.
Kadın için gidişat evin dışına doğru olacaktır. “Ev kadını” deyiminin tarihe karışacağı da ileri sürülebilir. Kaldı ki Karyatidler’de sıklıkla vurgulandığı üzere endüstriyel faaliyetler kadını ev dışına itmektedir: Ucuz işgücü veya yedek işsizler ordusu. Bu durum zorunlu olduğuna göre geriye kadının kendisi için özne haline gelip erkek kardeşleriyle birlikte mücadele etmesi kalıyor. Oruçoğlu’nun eklemesiyle sermayeye karşı mücadele ederken erkek kardeşleriyle ittifak yapmalıdır kadın; ama öte yandan erkeklere karşı da özgül hakları için bir o güçte savaş vermelidir.
Marksizm ve Kadın: Yadsınmanın Yadsınması
Geçmişte ve günümüzde kadın haklarının yok sayılmasını, insani hakların yadsınması olarak değerlendirmek gerekiyor. Sömürücü sınıflardan özelde kadına karşı gelen bu yadsınmaya/reddiyeye karşı Marksistlerin tutumu ise yadsınmanın yadsınması olarak yürürlüğe girmiştir. Marx ve Engels henüz gençlik yıllarında yazdıkları metinlerde kadın sorununa eğilmeyi merkezi bir mesele yapmışlardır. İlk eserleri olan Kutsal Aile’de şunları yazdılar: “Bir tarihsel dönemin değişikliği her zaman kadınların özgürlüğe doğru ilerlemesine göre belirlenir, çünkü insanal doğanın hayvanlık üzerindeki zaferi kendini en açık biçimde işte burada, kadının erkek ile, güçsüzün güçlü ile ilişkisi içinde gösterir. Kadının kurtuluş derecesi, genel kurtuluş derecesinin doğal ölçüsüdür.”
Alıntıda da görüldüğü gibi Marx ve Engels daha ilk metinlerinde kadının toplumsal konumunu doğru olarak saptamışlar ve bu uyuyan devi harekete geçirmenin, kendinde varlık olmaktan çıkıp kendisi için canlı ve sosyal bir varlık haline gelmesinin politikasını yapmışlardır. Bu yönde kuramlarını geliştirirken Amerikalı antropolog Levis Morgan ve İngiliz evrim teorisyeni C. Darwin’in görüşlerinden büyük ölçüde istifade etmişlerdir: Bu kaynaklara bakılırsa kadının ezilen, pasif konumu kalıcı değildir, tarih öncesi çağlarda da kadın edilgen değildi. Günümüzde olduğu gibi ve gelecekte de kadını özne haline getiren koşullar oluşacaktır.
Bu politikaya izin verecek sosyal gelişmeler ise Amerika’dan Avustralya’ya kadar birçok yerde işçi kadınların mücadelesiyle örnek oluyordu. Komünist Manifesto’da kadın ve aile konusuna özel bir pasaj ayrılması, Marx ve Engels’in konuya ilişkin titiz bir yönelim içinde olduklarını göstermektedir. Birinci Enternasyonal’in yönetimine bir kişi bile olsa, kadın bir üyenin (İngiliz eğitimci Harriet Law) seçilmiş olması da anlamlıdır. Lenin ise devrimin başarısını kadınların katılım oranına bağlamıştır. “Kadın Sorunu” başlıklı çalışmasında ‘Proletarya, kadınların tam kurtuluşu için savaşmadan kendisini kesinlikle kurtaramaz’ dedikten sonra kadınlarla bütünleşmeyen bir hareketin başarılı olmayacağını söylemiştir.
Mao Zedung da emeğin ve ekmeğin yarısını temsil eden kadınları “göğün yarısı” olarak değerlendirmiş ve parti saflarında kadınlara alan açılması için özel bir mücadele yürütmüştür. “Kadınlar” başlıklı metninde şu görüşlere yer vermektedir: “Çin’de erkekler genellikle üç sistemin otoritesine (siyasi, klan ve dinsel otorite) tabidirler. Kadınlara gelince, onlar adı geçen üç otoriteye ilaveten erkeklerin de otoriteleri altındadırlar. Bu dört otorite şekli ataerkil-derebeylik ideolojisi ve sisteminin bütününü temsil ederler, Çin halkını ve özellikle köylüleri sımsıkı bağlayan dört halattır.”
Marksizm-Feminizm Gerilimi
Marx ve Engels dahil olmak üzere Marksist liderlerin yakınları olan birçok kadının erkekler kadar, bazen onları da aşan düzeylerde etkili oldukları biliniyor. Dolayısıyla kadın mücadelesinde feminizmin anılması gerçekleri yansıtmıyor. Mücadele Marksizmle bağlantılı olarak emekçi kadınlardan gelmiştir. Marx’ın kızları ve damadı, Lenin’in karısı Krupskaya, Mao’nun sanatçı eşi Jiang Ging bunlara küçük birer örnektir. Kollontay, Clara Zetkin ve Rosa Luksemburg gibi simalar ise dünya tarihinin güçlü kadın tipleri oldular.
Devrimci kadınlar Enternasyonal örgütlerin yönetim kadrolarında görev aldıkları gibi komünist partileri kurup yöneten de bu kadınlardı. Bulundukları görevlerde kadının ekonomik, sosyal ve cinsel konumlarından kaynaklanan sorunlarla ilgilendiler, eserler verdiler, emekçi kadınları onurlandırmak üzere 8 Mart’ı kadınlara adamanın öncülüğünü yaptılar. Dolayısıyla kadın haklarını ilk olarak sosyalist aydınlar, örgütler ve partiler savunmuştur.
Kadın haklarını gündeme getiren ve bedeller ödemeyi göze alanlar sosyalistler olmuştur. Gelişmiş Avrupa ülkelerinde bile kadına siyasal haklar sınırlı olarak verildiği zaman diliminde Bolşevikler, seçme ve seçilme dahil olmak üzere birçok hak ve özgürlüklerin kadınlar için de geçerli olduğunu ilan etmişlerdir. “Rabotnitsa” adlı gazete, kadın hak ve özgürlüklerini savunmak üzere Rusya’da yayına başladığında, gazetenin sorumluluğuna Lenin’in ablası olan Anna Yelizarova-Ulyanova getirilmişti. “Eşitlik” adındaki kadın gazetesinin tarihi ise 1891’lere kadar geri gitmektedir.
Marx’ın kızı Eleanor ise İngiltere’de sendikal mücadelenin yürütülmesinde belirleyici bir rol oynamıştır. Rus Narodnizminin korkusuz kadını, Marx ile mektuplaşmalarından da tanıdığımız Vera Zazuliç ile feminist-anarşizmin militan ve entelektüel isimlerinden “Toprak ana” adlı kadın hakları dergisinin de kurucusu olan Emma Goldman’ı da asla unutmamak gerekir. Kısacası bugün kadın sorunu, kadın hakları ve özgürlükleri deyince öncelikle Marksizmin ve devrimci kadınların akla gelmesi gerekir feminizmin değil.
Metni Sibel Özbudun’a atıfla bitirmek istiyorum. Özbudun, yukarıda andığım çalışmasını çarpıcı bir başlıkla bitiriyor: “Marksizmsiz Olur mu?” Yazarın, ağırlıklı kısmının mülkiyet sistemiyle ilgili olduğunu düşündüğü kadın meselesinin çözümünde Marksizmi işaret etmesi anlamlıdır. Çünkü her türlü geleneksel yapının, ekonomik-sosyal formasyonun değişeceğini ileri süren biricik teori Marksizmdir: “Öncelikle kadının ikincilliği, evrensel, ezeli-ebedi bir görüngü değil, üretim ilişkilerinin karmaşık biçimlenişi içerisinde şekillenen tarihsel-toplumsal bir olaydır.”