Oysa Dost, Düşmandan Daha Sıcak Bir Sözcüktür../Aysel Korkut



Hayat, daha önce hiç olmadığı kadar insana düşman.

Yaşama, yaşam sevincine, kurda kuşa, börtü böceğe, kediye köpeğe, sevgiye aşka, umuda insana düşman.

İnsan insana düşman.

Herkes bunalmış.

Herkes öfkesini birilerine boşaltmak istiyor.

Herkes birilerine düşman olmak için tetikte bekliyor.

Herkes üstüne … atacağı bir insan arıyor.

Herkes saldırıya geçmek için bir kıvılcım bekliyor.

Her yer düşmanlık kokuyor.

Toplumda en saygısız dil konuşuluyor.

Herkes her gün biraz daha yoksullaşıyor.

Ayrımsız herkes -hakaret etmese de- hakaret işitiyor, herkes tek tek hedefe oturtuluyor ve herkes sırasıyla linci tadıyor.

Toplumdaki düşmanlık akımı, düşman olmayı “tercih etmeyenleri” ve düşman olmayı bilmeyenleri korkutuyor.

Düşmanlık süredursun, öte yanda, insanların yıllarca emek emek edindikleri mesleklerini icra etme alanları tek tek yok ediliyor.

İlk sarı öküzden beri böyle bu.

Hafızam beni yanıltmıyorsa doktor dövme, doktor öldürme biçiminde doktor düşmanlığıyla başladı, bu, düşman seçme ve onu yok etme havası. Meslek hiçleştirildi. Onca yıl geceyi gündüze katarak alınan diplomalara çöp, doktorlara da potansiyel düşman muamelesi yapıldı.

Ardından bin bir hakaret eşliğinde, öğretmen -ikinci sarı öküz- dövme ve öldürmeler geldi.

Sıralamalarda yanılıyor olabilirim. Zaten bunun çok fazla bir önemi de yok.

“Maaş alınan meslek kutsal mı olurmuş?” ile, o güne kadar kutsal sayılan meslek sahiplerine ve o mesleklere saldırıya geçildi.

Siyasilere ağza alınmayacak sözler edildi.

Herkese gözdağı verildi. Herkese tehditler savruldu.

Susmayanlar hapse atıldı.

Ülkede yaşananlara itiraz eden akademisyenler topluca terörist ilan edildiler, yerlere atılan cüppelerinin, yani aslında diplomalarının (ve böylelikle onurlarının da çiğnenmiş olacağı düşünülerek ve bir taşla iki kuş vurulduğu sanılarak) üstüne basılarak hepsi bir gecede işsiz ve çaresiz bırakıldılar.

Avukatlar terörist ilan edildi.

Mimar ve mühendisler terörist ilan edildi.

Meslekler birer birer gözden düşürüldü.

Akademilerin gözden düşürülmesi için üniversitelerin fuhuş yuvası olduğu söylendi veya söyletildi.

Bir fuhuş yuvasından alınacak diplomanın ne kıymeti vardı ki? Diplomasız da çok bilebilirdi insan. Diplomasız da bilim insanı olabilirdi. Ama yine de diploma da diploma diyen bir yer vardı ve oraya gelindiğinde ayak diplomaya takılıyordu.

Öyleyse ortalığı tuhaf diplomalar sarabilirdi. Sardı.  

Çağdaş eğitimi bitirme işine, köylerdeki ilkokulların kapatılmasıyla başlanmıştı.

Sonra her yıl program değiştirilerek eğitim öğretimin canına ot tıkılmış, öğretmenlere hiçbir biçimde sınıfta öğrenci bırakılmayacağı, okuma-yazma öğrenmeyenin de dört işlem yapamayanın da bir üst sınıfa geçirileceği mecburiyeti dayatılmış, hiçbir şey öğrenmeden üniversiteye kadar tırmanmanın yolu açılmış, üniversite giriş soruları çalınıp çırpılarak üniversitelere girilmiş, üniversitelerin fuhuş yuvası olduğunu iddia eden kafa veya “Dilerim bu yıl mezun olursun.” diye soruları e-maille öğrenciye gönderen kafa gibi kafalardan destek alınarak mezun olunmuş ve dört işlemi bile bilmeden akademisyenliğe geçilmişti. Okullara ödenek verilmeyerek okulla velinin karşı karşıya getirilmesi, para toplamak zorunda bırakılan öğretmenin idareyle ve aynı zamanda veliyle karşı karşıya getirilmesi; öğretmenin, idarecinin dövülmesi falan da cabası.  

Bilimle ilgili olan kısım bitti sayılır, bitmediyse de rayına oturdu, kendiliğinden yürüyor artık. Vatandaş her neden düşman olduğunu bilmeden düşman olduğu doktoru, hemşireyi, öğretmeni, yani yüz yüze olabildiği ve insan için, yani kendisi için çalışan her meslekten kişiyi dövüyor, yaralıyor, öldürüyor. Artık düşmanlaştırma ve hiçleştirme sırası kültür ve sanata ve kültür-sanat kişilerine geldi.

Kültür, sanat merkezleri, zaten yeniden inşa edileceği söylenerek ya da hiçbir şey söylenmeyerek çoktan kapatılmıştı. Hatta ilk iş onlar kapatılmıştı. Yıllar yıllardır kapalı durup duruyorlardı. Bugün durum nicedir bilmiyorum ama Taksim Sahnesi’nin önündeki, kalın Amerikan bezinden yapılma o dev perde ve yandaki dönerci dükkanı hâlâ gözümün önünde.  Bir de AKM’nin o kapı duvar hali…

Son sırada AST var. AST’ın kapısı kilitlenmiş haline şahit olmadım neyse, ki hayalimde öyle kapalı bir kapı olarak yer etmedi, dilerim de etmeyecek. yok etmeye çalışanlar kadar yaşatmaya, var etmeye çabalayanlar da var neyse ki.

Mekanlar çok, öyle hemen bitirilemiyor. Bu iş sürerken arada kişilere de yüklenmek lazım tabii.

Azıcık muhalif ses çıkaran muhabirler, sunucular, program yapımcıları, diziler, filmler, oyuncular, yönetmenler… televizyon dünyasından uzaklaştırıldı. Şehir tiyatrolarındaki, devlet tiyatrolarındaki muhalif sanatçılar işten atıldı.

Hiçleştirmenin kültür sanat kısmına Allah’ın hikmeti yine yetişti geldi. Korona, işten atmaya bile gerek olmadan insanları işsiz ve çaresiz bıraktı.

Yokluk, yoksulluk görmemiş insanlar yoksullukla karşı karşıya gelince onunla savaşmayı bilemiyorlar.

Bulundukları yerden dolayı sevgi görmeye alışık, alkışlarla yaşayan insanlar, üzerlerine hakaretler yağmaya başladığında ne yapacaklarını bilemiyorlar.

Toplumun en naif insanları sanatçılar, bir uçtan öbür uca, birer birer intihar etmeye ya da üzüntüden ölmeye başladılar. Son yıllarda ölenlerin çoğunun üzüntüden öldüklerini sezgisel de olsa biliyoruz. Yüze yakın müzisyenin intihar ettiğini de… Ötesi hakkında hiçbir bilgimiz yok. Yüze yakın müzisyen bilgisinin gerçek olduğuna dair resmi bir açıklama yok. Derli toplu bir haber de yok. Söylenti, hayalet bir haber gibi dolaşıyor ortalıkta. Neden bir açıklama olsun ki zaten? Biz kimiz ki bilmeyi isteme hakkımız olsun!

En son sırada yazarlar var. Bir süre önce Zülfi Livaneli’yi linç eden bir güruha tanık oldum, insanlık adına yüzüm kızardı. Saldıran grup izansızdı. Maaşla çalıştıkları söyleniyordu. Düşman oldukları veya düşman olmaları gerektiğine inandıkları için bile değil, sadece para kazanmak için düşmanlık ediyorlardı. Onca müzik parçasını, onca kitabı kolayca yok sayıyor, bir gerçek ustayı kolayca hakarete boğuyorlardı. Kendileri o eserlerden bir tekinin üç notasını, bir tekinin iki sayfasını üretme yeteneğine sahip olmayan kişiler…

Hasan Ali Toptaş konusuna hiç girmeyeceğim. Çünkü “taciz ettiğini iddia eden kadınlar tarafından ifşa edilmesi…” diye haber yapılması gereği hiç dikkate alınmayarak en baştan bir yargısız infazla “taciz ettiği kadınlar tarafından ifşa edilmesi…” diyen ve mahkumiyet kararını mahkemesiz vermiş dev bir kitle karşısında ne söylense bir anlam taşımaz.

***

Komşum, bütün bu olup bitenlerden iyice bunalmış, “Gitmeli buralardan. Uzaklaşmalı.” diyor.

“Nereye?” diye soruyorum. Susuyor. Sonra “Gidecek yer de yok.” diye mırıldanıyor.

Çok haklı.

Yollar kapalı, şehirler kapalı, ülkeler kapalı, insanlar evlere kapalı…

Amazon ormanları talan ediliyor.

Tarım alanları yok ediliyor.

Kuraklık kapıda fırsat bekliyor.

Buzullar kopmuş, okyanuslarda rastgele yüzüyor.

Penguenlerin, beyaz ayıların, fokların evleri eriyor.

Eriyen buzullardan, binlerce yıldır uyuyan virüsler açığa çıkıyor.

Altı kez korona geçirende antikor bulunamıyor.

Aşı bulundu diye sevinilecekken virüs dönüşüyor, İngiltere’de başka bir şey olup, eskisine oranla yüzde yetmiş daha bulaşıcı olup ortaya çıkıyor. İngiltere alarma geçiyor.  Bazı ülkeler İngiltere’ye kapılarını kapatıyor.

İnsan doğaya düşmanca davrandıkça doğa da insana düşmanca davranmayı öğreniyor.

Olumsuz duygular uzaya çıkıyor, katmerlenerek geri dönüyor.

Evren bile boğuldu olumsuz duygulardan. Tümünü üzerimize geri yolluyor.

İşin en kötüsü de şu: İnsanların çoğu, çareyi artık insanda aramıyor.

Çünkü insanlar kıyıcı. Ekrana oynama tafralarında sizi kendisine figüran seçen kırk yabancıları, hayatınızda zaten bir yerleri olmadığından dolayı hiç dertlenmeden bir yana bıraksanız bile dostların attıkları gülün rüzgarı bile başınızı yarıyor.

Ama yine de bazı insanlar ve bazı olaylar var ki insan onlara bakınca… dibe vurmuş bile olsa silkeleniyor. Kumların, kayalıkların, mercanların arasından çıkıp yüzeye yükselmek, güneşe bakmak istiyor. Koşmak, sesini o insanların seslerine katmak istiyor.  Hangi insanlar mı? Eh biraz bakının şöyle bir etrafınıza.

Düşmanlaştırmanın karşısına dikilen, değersizleştirmeyle savaşan, cehalete övgüler dizmek yerine bilgiyi alkışlayan; sahtecilikle, tehditlerle, yalanlarla, diz boyu kötülükle yılmadan mücadele eden ve mücadele ederken birilerini “öteki” yapmamaya, “düşman” diye yaftalamamaya; hata yapmamaya, yaptıysa özür dilemeye özen gösteren, çok olmasa da bir hayli sayıda insan ve hareket var.  Ve iyi ki var.

Ve iyi ki sayıları az değil.

Ve iyi ki onlar, birbirlerine ve herkese, “çare insanda” diye sesleniyorlar.

“Düşman olmak kolay. Umutsuzluğa kapılıp köşeye çekilmek kolay. Nefret etmek kolay. Kolayı seçme. Düşman olma. Bunlar kolay evet ama bilirsin, her birinin yükü bir başka ağır.” diyorlar.

Bugüne kadar hiç kimseye düşmanlık beslemedim. Kırıldım, kızdım, çok çok kızdım, affettim, affetmedim, sildim, gömdüm, unuttum vesaire… ama düşman olmadım. Kendi adıma söyleyecek olursam, ben galiba düşman olmayı bilmeyenlerdenim. Bir de şu, havada uçuşup duran “düşman” sözcüğünü hiç mi hiç sevmeyenlerden. Ve “Oysa dost sözcüğü düşmandan daha sıcak bir sözcük.” diyenlerden.

Belki de bu yüzden bu cümleler bana çok iyi geliyor ve öpüp başımın üstüne koyuyorum: “Kimseye düşman olma.”

“Dost, düşmandan daha sıcak bir sözcüktür.”