ORUÇOĞLUN'DAN GERÇEKÇİ VE SOYUT BİR SERGİ

21 yıldır yurtdışında siyasi sürgün olarak yaşayan Muzaffer Oruçoğlu’nun “Avustralya’dan Anadolu’ya” isimli resim sergisi, Karşı Sanat Galerisi’nde açıldı. 18 Ağustos’a kadar sürecek serginin açılışına çok sayıda kişi katıldı. Oruçoğlu’nun Türkiye’deki ikinci sergisinin belki de en önemli eksikliği, bugüne kadar 6 ayrı ülkede 40’tan fazla kişisel resim sergisi açan Oruçoğlu’nun olmamasıydı. 13’ü roman, 7’si şiir, 2’si masal kitabı olmak üzere değişik türlerden 28 kitabı bulunan Oruçoğlu’nun fırtınalı bir gençlik mücadelesi ve ardından cezaevi yıllarından sonra; sürgün yaşadığı Avustralya ve Avrupa’daki sanatsal/düşünsel üretimini Türkiye’ye taşıması başlı başına takdire şayan bir durum. Toplam 51 tablonun bulunduğu sergide ilk göze çarpan, resimlerin isimlerinin hem modern çağın temel felsefi teması olan anlam/anlamsızlık dolayımını taşıması, yani yabancılaşma eksenli olması; hem de bir mekan, olay, yerel öğelerin verildiği isimlerle de çoğul anlamlara açık olması. Bir geçmiş-gelecek ilişkisinden zamanın birliğine uzanan, diğer yandan çelişik durabilecek öğelerin iç içe harmanlaması şeklinde farklı okumalara müsait bir figüratif üslubun hakimiyeti göze çarpıyor resimlerde. Resimlerin kaotik bir sistem eleştirisi taşıyan anarşizmin içine sindiği belirsizlik, boşluk, hatta kayıtsızlık barındırmasına rağmen umutsuzluğun ruhsuzluğunu taşımıyor. Aksine bireyi hiçleştiren, bir paçavra gibi kullanılıp makineleşmenin parçası olarak tanzim eden kapitalizme saldıran resimler; bireye tekrar seslenen ve hayata müdahale etme dürtüsü, gücü veren çalışmalar. Üst üste binen renklerin alaşımı tabloları çekici kılarken, özellikle siyahi tonların ağırlıkta kullanıldığı çalışmalar, göz ile bilinç ilişkisini zorlayan insanın çığlığı gibi. Eserlerinde bilinçdışının aslında bilince ait olduğunu, insanın maddi olanaklarla uzmanlaşan hayatının yeknesak olarak mutluluk ve ahlaki bir benliğe dönüşmediğini haykıran Picasso’nun; keskin hatlarla modern sanata cepheden saldıran Kübizm akımından etkilendiği açıkça görülüyor Oruçoğlu’nun. Özellikle Yabancılaşma I tablosunda kafası bir makine-insan olarak çizilirken, gözlerden biri büyük diğeri küçük, ağız ve burun ters tarafta yer alıyor. Kolları yarım, memeleri ile bir kadını andıran resmin belden aşağısı kadın olmaktan sıyrılmış bir şekilde duruyor. İnsan olmak ve insandan çıkış halinin resmedildiği tabloda, keskin hatların özellikle figürün baş kısmında yer alması; bedeninde iktidar mekanizması tarafından nasıl yeniden oluşturulduğu sorusunu da es geçmiyor. Yalnızlık, İyimserlik, Yüzler, Depresif isimli resimlerde, modern toplumun içine düştüğü anlamsızlık girdabını işlerken gözün özellikle şaşkınca bir bakış ile kullanılması; iletişimsizliğin yarattığı dehşete odaklanmış. Gerçekliğin aşılmaya çalışıldığı farklı figürlerin dağınık, duygusunu yenmiş bir soğuklukla yansıtıldığı bu resimlerde yine insanın bakışının insana bu kadar korkunç gelebileceğini görmeyi, kendinize bir saldırı olarak da okumak mümkün. Anadolu tarihinden beslenmiş Romanlarındaki Türkiye insanının yerel açmazlarını bir sistem eleştirisi üzerinden mizahi bir dille anlatan Oruçoğlu, yurtdışında aldığı resim ve heykel eğitimi ile görsel-sanatsal üretiminde çıtayı yükseltmeye çalışmış. Sergisinde rüya, deha, cinnet, içgüdü, şiddet, yoğun teknolojik bombardıman altında ezilen bireye odaklanırken; sağırlar ve duyarsızlar güruhuna dönüşmüş toplumun da silkelenmesi gerektiğinin altını çiziyor. Soyutlamayı bir ifade zenginliği durumu olarak işlediği Göçmenler tablosu, kendisinin yaşadığı kimlik yırtılmasının ve çatışmasının beyaz insana yöneltilmiş bir silahı gibi. Renk ve ışığın bir armonik ahenk oluşturduğu tabloda kafası kasketli bir Avrupalı efendi, daha altta şekilsiz bir yüz, yarı insan yarı hayvanı andırıyor. Muhtemelen bir göçmen olan beyaz efendiye iliştirilmiş figürün, dudaklarını ve çenesini saran bıyıkları aşağıya sarkıyor. Tablonun içinde yukarıdan ve yandan iliştirilmiş boruları çevreleyen keskin çizgiler, hem efendinin hem de kölenin sistem tarafından hapsedilmişliğini anlatıyor. Kübistlerin resimde açtıkları biçim, hacim ve mekanların yerleşik kalıplarını bozan anlayışının, derinlik, uyum, çatışma, çağrışım ve ruh yaratan eserlerinin Türkiye resmindeki izdüşümleri diyebiliriz Oruçoğlu’nun çalışmasına. Analitik bir dışavurum ve geometrik bir kargaşanın sirayet ettiği soyutlama denemesinde Madene Giriş, 4 erkek işçinin ellerinde lüküs lambalar, donanımlı askerler gibi ritmik bir çizimle resmedilmiş. İşçilerin yüzlerinde ifade ve duygu yok. Tuvalin içinde farklı uzuvları görünen işçi yürüyüşünü andıran resim, Zola’nın Germinal’indeki final sahnesini andırıyor. Bir an insan, göçük altında kalan Gertrude’nin yaşam savaşını anımsıyor. Birçok Hitit portresinin bulunduğu sergide Oruçoğlu, Anadolu tarihinden beslenen uygarlıkları de katmış çalışmasına.