Tarihi Materyalizm Açısından ÖZEL MÜLKİYET, AİLE VE KADIN Mehmet Akkaya

Marksizmin eşitlikçilik anlayışını özetleyen bir ifade olarak ‘bir tek kişi bile özgür değilse insanlık özgür değildir’ argümanının altını çizmek gerekir. Burada Marksizmin özüne uygun olarak özgürlüğü eşitlik olarak anlamak daha doğrudur. Halihazırda yeryüzü üstünde değil bir kişi, insanlık büyük kitleler halinde özgürlükten yoksun bir biçimde yaşamaktadır. Başta emekçiler olmak üzere kadınlar, ezilen uluslar, çocuklar, gençler, yoksul köylüler, inanç grupları, savaş mağdurları, aydınlar, çevreciler ve sermayenin ötekileştirdiği bunlara benzer toplumsal gruplar özgürlüğün ve eşitliğin çok uzağındadır. Bu yazıda Karyatidler (Babek Yayınları, 2002) bağlamında kadın sorunu ele alınıyor olsa da, elbette bunu diğer ezilen grupların özgürleşme sorunundan ayrı olarak ele almak mümkün değildir.
Karyatidler’in yazarı Muzaffer Oruçoğlu açısından kadın sorunu, aile kurumuna işaret ederken kurulu düzenlerin, on bin yıllardır gizlediği bir konu olarak görmezden gelinmiştir. Yazar, sözü edilen kitabında konuyu antropoloji, felsefe, sosyoloji, siyaset, etik ve estetik çerçevede ele almış; birçok analiz ve açıklamada bulunmuştur. Tartışılmaz gibi görünen, tartışma gündemine çekilmiştir. Şu açımlama ona aittir: “Burun gibi penis ve vajina da açıkta olması gereken bir organdır. Çünkü fizyolojide kast sistemi yoktur. Cinsel ilişki de selamlaşma ya da gülümseme kadar olağan bir davranıştır.”
Kitabın Temel Tezi
Yazarın bu açıklama ve analizlerinin ışığında da özgün denilebilecek türden pek çok yargıya ulaştığı ve gelecek çağlara dair öngörülerde bulunduğu anlaşılıyor. Kitapta deneme türünden makaleler yer alıyor. Birçok istatistiki bilgi, araştırma ve anket sonuçlarından yararlanan Oruçoğlu, konuya filozofça bir bakış atarken bilimsel verilerden özellikle yararlanıyor. Konuya geçmiş, şimdi ve gelecek çerçevesinde bakmış olması ise Karyatidler’de dile getirilenlerin ayrıcalıklı düşünceler olduğunu gösteriyor.
Kitapta ileri sürülen tezler arasında liberal, sol liberal, seküler, feminist ve anarşist unsurlara rastlamak olası olmakla birlikte kitabın temel tezi ve tezleri Marksist çizgidedir. Kaldı ki bazı noktalarda bu çizgiyi de aştığı, “sol komünist” diyebileceğimiz “abartılı” argümanlara rastlanmaktadır. Karyatidler’de yazdığına göre “İlkel toplumlarda, cinsellik üzerine ciddi bir baskı olmadığı için, aşk diye göklere çıkarılan, özelleştirilmiş bir olgu yoktu. Yabancılaşmanın, tabulaşmanın ve baskının çocuğudur aşk. İlkel toplumlarda bir tek şey vardır: Cinsel ilişkiye hoşlanarak girmek ve ilişki anında zevkin en ateşlisini yaşamak… Burun kadar penis ya da vajina da açıkta olması gereken bir organdır.”
Kadınların Devrimlerdeki Rolü
   Pedagojik anlayış olarak Muzaffer Oruçoğlu’nu analitik değil de diyalektik pedagoji içinde değerlendirmek gerekiyor. Zira bilgi yığını içinde boğulmadan, eldeki verili bilgilerden yaratıcı sonuçlar çıkarabiliyor. İnsanlığın yüzyıllardır biriktirdiği zenginliği önemsemekle birlikte tipik bir aktarıcı ise hiç değil. Bu yaratıcılığı kitabın adından da anlamak olasıdır. Aşk, kadın, aile, cinsel özgürlük ve ahlak gibi konulara dair yazdıklarını topladığı kitabın adı: Karyatidler. Karyatid, eski çağların mimarisinde bulunan önemli bir eleman. Yapıların saçaklarını, yerinde tutabilmek için saçağın altına konan kadın heykellere verilen addır. Bu tarz mimaride kadın heykellerine temel bir görev veren sanatçılar, o kadınların; saçağı, başının üstünde taşırken aynı zamanda dünyayı da başlarının üzerinde taşıdıklarını belki de düşünmemişlerdir.
Karyatidler adlı çalışmada, kadının en eski çağlardan beri neleri başları üzerinde taşıdıklarını izlemek mümkün oluyor. Saçağın altındaki kadın başlarının eğilmediği gibi tarih boyunca kadınlar da yenilseler bile başlarını eğmediklerini her dönemde göstermişledir. Oruçoğlu’nun burjuva devrimlerinde, Paris Komünü’nde ve Sovyetik rejimlerin inşasında kadının gösterdiği devrimci atılıma vurgu yapması bundandır.  
Olay ve olguları doğru kavramanın en ideal yolunu çağımız açısından Marksizm temsil etmektedir. Marksist açıdan olay ve olguları ele almak ise sermayenin üretim sürecinden yola çıkmayı gerektirir. Genelleştirerek söylenecek olursa üretim süreci asıldır, diğer süreçler talidir. Asıl olan ile tali olan arasında da diyalektik bir ilişki vardır. Karyatidler’in söylediklerine bakılırsa kadın sorunu, ancak üretim süreçlerinden hareketle çözümlenebilir. Üretim süreçleri, tüm süreçlerin temelini oluşturduğundan kadın sorununu da öncelemektedir.
Üretim ilişkilerindeki değişiklikler sosyal değişiklikleri getirdiği gibi kadının statüsünü de değiştirmiş olmalıdır. Aşk, kadın ve aile gibi konular Marksizm açısından ele alındığında doğal olarak konu, üretim sürecinin “modern” bir hal almasına gelir; bunun sonucu da sınıfların ortaya çıkmasına olanak vermiştir. Sınıf gerçekliği ise Engels’in sıkıştırarak kavramlaştırdığı üzere “özel mülkiyet, aile ve devlet üçlüsü”nde açıklamasını bulmaktadır. Bu açıklamaya Marksizmin klasik söylemi diyebiliriz. Bu anlayışa bakılırsa anılan üçlü ortadan kalkınca kadın sorunu da ortadan kalkacaktır.
İlk Yurt Aile
Karyatidler’in yazarına göre bu yaklaşımda büyük oranda isabet olsa bile sığ ve eksikliklerle dolu bir bakış söz konusudur. Çünkü Oruçoğlu’na göre kadına toplumun yüklediği roller dışında doğanın yüklediği roller de vardır. Hamile kalma, çocuğu dokuz ay karnında taşıma ve acılı doğurma süreçleri kadına doğanın yüklediği özelliklerdir. Yine çocuğun uzun süre bakımının (emme nedeniyle) kadının üzerinde kalması kadında sahiplik duygusu yanında kıskançlık duygusunu da geliştirmektedir. Demek ki sahiplik duygusunun ilk yurdu ailedir. Bu duygu, özel mülkiyet, aile ve devlet gibi olgularla senkronik bir biçimde ortaya çıkmış ve gelişmiştir.
Bununla birlikte Oruçoğlu için, kadının ezilmesinin asıl nedeni doğadan getirdiği özellikler değildir. Bu özellikler ezilmenin olanakları için yalnızca bir potansiyel olmaktadır. Asıl etken ise Engels’in Ailenin, Özel mülkiyetin ve Devletin Kökeni adlı eserindeki tezlerinde ifade edildiği gibi toplumsal ilişkilerin anaerkil süreçlerden ataerkile evrilmesiyle kadın ezilen cins durumuna düşmüştür. Gerçekte de “tarihte kendini gösteren ilk sınıf çatışması, erkekle kadın arasındaki uzlaşmaz karşıtlığın karı-koca evliliği içindeki gelişmesiyle; ve ilk sınıf baskısı da dişi cinsin erkek cins tarafından baskı altına alınmasıyla eş zamanlıdır.”