YASAK DİNLEMEYEN RESİMLER

Muzaffer Oruçoğlu, 12 Eylül 1980 Askeri Darbe mağdurlarından. Kendisinin bir yazar ve sanatçı olarak darbeden sonraki tüm üretimleri de, bu trajik duruma karşı gösterilen bir tepki, bir tavır olarak algılanmalı. Şimdiye kadar toplam yedi ülkede, kırktan fazla kişisel resim sergisi açan Oruçoğlu'nun, Türkiye'deki ilk sergisi, 2002 yılında gerçekleşen 'Bütün Dünya Evim' başlıklı sergiydi. Beş yıl gibi bir aradan sonra, sanatçının yasaklı olduğu ülkesinde açtığı, 'Avusturalya'dan Anadolu'ya' başlıklı ikinci sergisi ise, bu ay itibariyle Karşı Sanat Çalışmaları'nda izleyicilerini bekliyor. Oruçoğlu'nun sergisi, sanatının ikinci dönemine ait resimlerinden oluşmasının yanında, Avrupa ve Avustralya'da dolaşan bir siyasal göçmenin hayata bakışını, ruh halini, stil ve renk dünyasını da yansıtmasıyla ilgi çekiyor. Parçalanma, yabancılaşma, göçmenlik, işsizlik, kriz ve kargaşa gibi bireye ve topluma dair sorunları ele alan resimler, Oruçoğlu'nun daha önceki çalışmalarında çok öne çıkarmadığı gerçeküstücü ve dışavurumcu bir atmosfere de sahip.Sergide yer alan resimlerin konularına bakıldığında ise, bu çalışmaların Oruçoğlu'nun uzun yıllardır süregelen sanat algısına çok aykırı olmadıkları görülür. Çünkü kendisi için resim sanatı, taşıdıkları sanatsal özelliklerinin yanında, bir anlamda politik anlayışının gerektirdiği karşı duruşu sağlayan başlıca aracı ve trajik gerçeklikten kurtulmasının, onu yeniden kurgulamasının bir sonucu olarak da düşünülebilir. Çünkü, 'Bana öyle geliyor ki, efsane ikliminden ya da büyük alt üst oluşlar ortamından gelen her ressam, gerçeğin katı ve buyurgan dünyasından kaçıyor' diyen Oruçoğlu, efsaneler, mitolojilerle başladığı resim sanatını, gelinen aşamada gerçeküstü unsurlarla geliştirmesinin asıl nedenini de açıklamış oluyor. Öte yandan, Oruçoğlu'nun 'Avusturalya'dan Anadolu'ya' isimli bu sergisinde, sanatçının naif olarak tanımladığı birinci döneminden bir kopuşu da görmek mümkün. Çünkü daha önceki çalışmalarında genellikle figüratif unsurları merkeze alan Oruçoğlu, ikinci döneminde, daha çok soyutlamayı merkeze alan eserler üretti. Bu sergide yer alan resimler de, sanatçının çoğunlukla ikinci dönem çalışmalarından oluşuyor. Örneğin sergide yer alan 'Hititli Kadınlar' başlıklı çalışma, başları, ayakları, kolları ve elleri gövdelerinden kopuk kadınları tasvir ediyor. Bu resim, sanatçının kendiliğinden tarzının bir ürünü olarak algılansa da, günümüz kadınının tarih boyunca sürüp gelmiş parçalanmışlığını, güçsüzlüğünü anlatıyor. Yine, bireyin yaşadığı sistem içinde, işlevsizleşmesi, kimliğini yitirmesini anlatan çalışmalara örnek olarak 'Madene Giriş' resmi de gösterilebilir. Yukarıda ismini andığım eserler, sanatçının toplumsal kaygılarına atıfta bulunur. Bunun yanında, göçmenlik, yalnızlık, yabancılaşma, parçalanma, iyimserlik ve depresyon, bu son serginin öne çıkan bireysel temalarını oluşturuyor. Dolayısıyla Oruçoğlu'nun resimleri için, siyasi duruşunu keskin bir şekilde ifade ederken, varoluşsal sıkıntıları da ihmal etmiyor diyebiliriz. Ayrıca sanatçının bu iki durumdan herhangi birine özel bir ağırlık vermemesi de, işlenen konuları daha gerçekçi kılıyor. Bu resimlerde önemli bir nokta olarak, Anadolu tarihinin, efsanelerinin, önemli tarihi aktörlerinin de göründüğünü hatırlatmam gerekiyor. Sanatçı, yukarıdaki ana temaları dışında, doğduğu ve büyüdüğü coğrafyayı ihmal etmeyerek, bu coğrafyanın, başlıca gıdalarından birini oluşturduğunu da göstermiş oluyor. 'Günümüz ressamlarının önemli bir kesimi, yaşadıkları dünyanın sorunlarını tuvallerine taşımıyorlar' diyen Oruçoğlu'nun son dönemdeki başat üretimlerini bir araya getiren sergisi, 18 Ağustos'a kadar Karşı Sanat Çalışmaları'nda izlenebilir.