Çıplak ve Özgür/Cihan Erdoğan

'Hayatın yitik dili, ‘Yaratılış büyüsü’

Bir sabah bütün hayatımız değişti. Covid-19 salgını bütün dünyayı evine kapattı. Kaygılı bir bekleyişin orta yerinde terk edilmiş gibiydi her yer. Hayat durma noktasına gelmişti şehirde. Ve insanlar yaşadıkları dehşetin evveliyatlarındaki hikayelere dönmüşlerdi. Çünkü anlatılanlar, yaşanan hikayeler birbirine çok benziyordu. Philip Roth’un Nemesis romanında anlattıkları, Albert Camus’un 1947’de yazdığı Veba romanında anlattıklarına benzer şeyler yaşamaya başlamıştık.

Camus ‘Veba’ romanını salgının son bulmasıyla bitirir. Hayatta kalanlar yaşadıkları trajediyi unutup neşe içinde sokaklara çıkarlar, haykırışları kenti inletmektedir. Ancak hastalıkla mücadelenin başını çeken ve onun galebe çalmasında rol alan romanın başkahramanlarından birisi olan Rieux düşüncelidir.

‘Çünkü veba mikrobunun hiçbir zaman ölmediği ya da yok olmadığını, yıllarca mobilyalarda ve çamaşırlarda uykuya daldığını, odalarda, mahzenlerde, sandıklarda, mendillerde ve kâğıtlarda beklediğini ve belki bir gün, insanların bir mutsuzluk yaşaması ya da bir şeyler öğrenmesi için vebanın kendi farelerini uyandırıp mutlu bir kente ölmeye yollayabileceğinden kalabalığın haberi olmadığını biliyordu Rieux’ diye bitirir Albert Camus romanını.

Veba yeni elbisesini Covid-19 elbisesini giyerek yaşlı dünyanın bütün karanlık kapılarını kapattı.

Şimdiler de Oran kentinin dar sokaklarında, merdiven altlarında patır patır ölen tüyleri yapış yapış, kızarık gözlü fareleri görmüyoruz.

Bütün dünya görünmez bir virüsle sonu belirsiz bir savaş içerisine girdi.
Havada uçuşan birbirinden farklı yazıları, metinleri herkes gibi okuyup duruyoruz.
Sonu belirsiz karanlık tüneldeki yolculuğumuz sürerken edebiyat okumalarımı kendimce yeni bir düzene koydum.

Bütün kitaplarını okuduğum Muzaffer Oruçoğlu külliyatını karmaşık bir şekilde yeniden okuyorum. Oruçoğlu bazı romanlarını mitolojik metinlerle karmaşıklaştırıyor. Hâl böyle olunca kendimce büyük deha Homeros’un kapısını çalıyorum. Homeros’un mitolojik dünyasının üzerine modern edebiyatın elbisesini dahiyane bir şekilde giydiren, yerleşik tabulara açıktan saldıran James Joyce’nin Ulysses, Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni, Yaşar Kemal, Tolstoy, Faulkner, Chateaubriand, Zola, Hermann Hesse’nin eserlerinin bazılarını tekrar okumaya başladım.

John Berger’in önermesiyle bakarak, görerek okumaya çabalıyorum.

Oruçoğlu’nun her sözcüğünün, kendi içinde ve dışında soluk alan her şeyle sorunlu olduğunu düşündüğünüzde onun resimlerine bakmak, denemelerini didik didik okuma hissiyatına kapılıyorsunuz.

Yan yatmış ölü gibi duran sözcükler, resimlerinde dirilerek karşınızda dirilmiş boyalı kelimeler olarak dururlar.

Muzaffer Oruçoğlu’nun Çıplak ve Özgür Romanı yanılmıyorsan Babek Yayınları’ndan sonra genişletilmiş 4. Baskısı Belge Yayınları‘ndan çıktı.

Oruçoğlu’nun yayın serüveni biraz James Joyce’nin serüvenlerine benzetebiliriz. Joyce Ulysses’i yayınlatmak için ülkeler arası mekik dokuyor. Bir çok yayınevi ‘müstehcen’ gördükleri Ulysses’i yayınlamazlar. Hatta aydınların bir kesmi açık tavır alırlar. Fakat Joyce ‘Gelecek yüzyılda herkes Ulysses’i okuyacaktır..’ inadından bir adım bile geri atmaz.
Resim M. Oruçoğlu James Joyce ve müstakbel okuru

“Ulysses”, dünya edebiyatının “en zor okunan ve en çok tartışılan” romanlarından biri olarak kabul ediliyor.

Tarih Joyce’yu doğruladı. Dünyanın en çok okunan on romancısı içerisindedir Joyce.

Dublin’li Joyce Dublin’de yaşanan bir günü sanki zamanı dondurarak binlerce ayrıntıyla 841 sayfa yazdı.

Edebiyatın farklı alanlarında yazmasına karşın şiir yazarken şair, roman yazarken romancı, öykü yazarken öykücü, deneme yazarken denemeci, resim yaparken ressam, heykel yontarken yontucu olabilen çok az sayıda isimden biri de Muzaffer Oruçoğlu’dur.

Yakılan ilk romanını göz önünde tutarsak Oruçoğlu’nun romanla başlayan ve daha sonra edebiyatın bütün alanlarını kapsayan yelpazesi geniş yolculuğu sürüyor.

Soğuğa sormuşlar ‘nerelisin’ diye; ‘Kars’lıyım ama Erzurum’da eğleniyorum’ demiş.

Oruçoğlu Kars’lıdır. Türkiye’nin, Kürdistan’ın şehirlerini, dağlarını ve sonra 13 yıl değişik zindanlarını gezindi.

Gezindiği her yeri ürettiği eserlerine yansıttı. Mengene, Gül Demir ve Çığlık.Tohum, Dersim, Brunswick Delileri, Newroz, Grizu vb. Oruçoğlu eserleriyle kurulu düzenin dışarısına çıktı. Uçurum kıyılarında gezinmeye başladı.

Dünyanın birikmiş dertlerini kendine dert edindi. Dersim kırımını, Kürdistan’daki alt-üst oluşu, madenlerdeki ateşi kaleminin ateşiyle bütünleştirdi.

Ülkenin aydınları ve liberallerinin büyük bir çoğunluğu onu görmezden geldiler.

Arkadaşı Kaypakkaya’ya uygulanan sessizlik Oruçoğlu’nun ortalıkta gezinen on’larca eserine karşı üstü örtülü bir şekilde sürdürüldü.

Olabilecekleri bildiğinden o bilge yürüyüşüne bir derviş gibi devam etti…

Bugün etrafına topladığı büyük bir okur kitlesiyle meşakkatli yolculuğunu sürdürüyor…

Cemal Süreya ‘Üç şiirim zamana dayanırsa kendimi bahtiyar hissederim.’ demişti.

Oruçoğlu’nun başta 4 ciltlik Grizu roman dizisi olmak üzere bir çok eseri gelecek yüzyılda dünyanın kapılarını zorlayacağı kesindir.

Çıplak ve Özgür’ün derinliklerine inmeden Oruçoğlu’nun kendi çocukluğunu anlatan tablosunu buraya koyarsak okuyucu resimin içindeki Oruçoğlu’nu kuşkusuz daha yakından tanıyacaktır.
Resim M. Oruçoğlu Çocukluğum

‘Çocukluğum. Dağlar. Hayvanlar. Kitap hayalleri. Çocuk resimleri. Birbirlerini seyreden insanlar. İnsanları seyreden kuşlar. Şaşkın renkler. Masallar. Safiyane yaramazlıklar. Menziller. Fecir türküleri. Ağıtlar. Dedikodular. Kavgalar. Kargışlar. Tuval üzerine akrilik’

Çıplak ve Özgür’e dönersek romanda yan ve ana karakterlerle birlikte toplam yirmi iki karakterle karşı karşıyayız. Eserin baş kahramanı Mahmut yazarın kendisidir. Oruçoğlu kendisine has mizahi kurgularıyla kendisiyle dalga geçiyor. Yazarın en güçlü yanlarını buralarda gözlemlemek mümkün. Sürekli eleştiren, geçimsiz, patavatsız, itici ama bir o kadar dobra Melis karakteri romana renk katıyor. Parçalanıp dağılan, çıkmazlar içerisinde, tutunamayan Gülcan romanın pencerelerini soluklandırıyor. Çavuş, Samantha, Kerime, Halid, Çocuk ayrı ayrı renkler olarak eserin kenarlarında gözüküp duruyorlar… Yazar dünyanın birikmiş sorunlarından çıkışı ressam Martha’yı konuşturarak anlatıyor.

“Düşünceme zincir vurmuyorum,” bu ilk özgürlüğümdür. İnsani olan tüm eğilimlerimi pratikte yaşamaya çalışıyorum; bu, ikinci özgürlüğümdür. İçimdeki yeteneklere kendilerini ispatlama olanağını sunmaya çalışıyorum; bu, üçüncü özgürlüğümdür. Başkalarının özgürlüğü için mücadele ediyorum; bu, dördüncü özgürlüğümdür. Yıkmayı kendimden başlatıyorum; bu ise çıplaklığımdır.”

Oruçoğlu yine kendine has üslubuyla kurmacasını zıtlıklarla besliyor. Okuru Çıplak ve Özgür bir tartışmanın içine çekiyor. Net yargıları silikleştirip çelişkileri açığa çıkarıyor.

Aborjin tapulu kıta ülkede, Türkler, Kürtler, Araplar, Oziler, İtalyanlar, Elenler, İrlandalılar, Malakanlar daha kimler, kimler!

Oruçoğlu yaşadığımız dünyayı güzel betimlemiş.

‘Yaşam da artık eskisi gibi değildi, daralan boyutlarıyla giderek daha ürpertici bir hal alıyordu. Koskoca bir mülteci gemisine dönüşmüştü dünya. Milyarlarca mülteci vardı bu geminin içinde. Onarılamaz dev bir delik açılmıştı yelkeninde. Sığınabileceği salim bir kıyı, kirlenmemiş bir toprak parçası arıyordu uzay boşluğunda.’

Yaşadığı dünyayla kendi arasındaki ilişkiyi de güzel betimlemiş.

“İçimdeki mülkiyet tanrısıyla, onun kutsal temeli ve değerleriyle çatıştım. Ne oldu sonra? Enkazlardan ve enkazımdan çıktım, çırılçıplak. Yıkıcıların saflarında buldum kendimi. Rahat durmadım. Bu sefer de inkârın inkârına, derinliğin ve hareketin yaratıcı harına dayadım yanık alnımı, yıkıcılarla çatıştım.“

Belge yayınları bizi bizle yüzleştiren güzel bir eserle buluşturdu. Kitabı kapattığımda aklıma Kafka alıntısı geldi. ‘Bir kitap içimizdeki donmuş denize inen bir balta olmalı.’

Çıplak ve Özgür içimizdeki mülkiyet tanrısına inen bir balta gibidir…

Muzaffer Oruçoğlu derin bakan, derin düşünen, derin gören, derin anlatan, derin akan bir nehir gibidir… Oruçoğlu’nu anlayacak olanlara kolay gelsin.