NEWROZ HALKLARIN DİRENİŞ GÜNÜ Mehmet Akkaya



Her varlığın olduğu gibi her hareketin de karşılık geldiği bir teorik, entelektüel ve düşünsel boyut söz konusudur. Bu düşünsel boyutların içinde simgesel olanına sanat diyoruz. Figürlere, tiplere, kahramanlara işaret eden metinler ise edebiyat adını alır. Ülkemizin edebiyat tarihinin de bir hayli zengin olduğunu düşünebiliriz. Bunlar içerisinde toplumcu-gerçekçi tarzda ortaya çıkanlarının ise altını özellikle çizmeliyiz. Büyük eserler, klasikler, insanla ve toplumla buluşma, değiştirme, dönüştürme gibi kategoriler anıldığında toplumcu eserlere vurgu yapmak adettendir. Bireyi, toplumu ve dünyayı anlamak, bunların değişim süreçlerini izlemek için de klasiklere bakmalıyız. Bugünkü paylaşımda, böyle bir klasiğe ilişkin kısa bir kesit sunmak istiyorum: Newroz (Muzaffer Oruçoğlu, Yeni baskı, Belge Yayınları 2018). Roman Kürt hareketini konu alıyor ve 1984 ile 1987 arasında yoğunlaşıyor.

Roman, gerilla lideri Çeto’nun on beş kişilik bir gerilla grubuyla sınırdan Türkiye’ye girmeleriyle başlıyor. Grubun içinde Destan, Yeter ve Zelal adlı kadınların da bulunması hatırlatılmalıdır. Kadınların mücadeleye katılmış olması sosyal gerçekliğin bir karşılığı olması yanında esere de bir zenginlik getirmektedir. Mücadele içindeki insanların ölüm korkusuna rağmen insani olan birçok ruh halini yansıtmalarında da etkin olmaktadır. Her an ölümle burun buruna gelen “uçurum insanları” aşık olmaya, kıskanmaya, gülmeye ve kadın-erkek birlikte şakalar yapıp eğlenmeye de vakit bulabilmektedir. İnsanın çok yönlü kimlik ve kişiliğini göstermesi, yazarın iyimser/pozitif bir pozisyonda olmasındandır. Gerçi aşk ilişkileri haklı olarak sıcak mücadele ortamının ruhunu zorlayacak denli gelişkin değildir. Kişisel aşk ya da cinsel aşk “dava aşkı”ndan daha yüce değildir. Bu sosyal olgunun karşılığı olarak yazar, mesela Mahmut’un Destan ile olan, Zelal’ın Çeto ile olan sevdalı durumlarını göz ucuyla hissettirmektedir.

Savaşçı Sarı, arkadaşlarıyla birlikte şöyle betimleniyor: “Baskına gitmedikleri geceleri, sığınağın en dibine çekiliyor, keçi postunun üzerinde yan yatarak, mum ışığında kitap okuyordu. Arada bir partizanların ocakbaşı sohbetlerine kulak veriyor, gülümsüyor, başını sallıyor, hayret ediyor ya da sohbete köşesinden katılıyordu. Grubu onbeş ile yirmi arasında değişiyordu. Bunlardan altısı kadındı. Üçünün sevgilisini tahmin ediyordu Sarı. Ciran’ın kendisine vurgun olduğunu ise tüm grup biliyordu. Grup içinde bazılarının sevgilisinin olması, bazılarının sevgilisiz kalması acı bir şeydi Sarı’ya göre. Ayşe, ruhu güzel bir kadındı. Ama biçim olarak çok çirkin olduğu için sevgilisizdi. Grup içindeki tüm aşklar platonikti. Dağların, ormanların bağrında kaçamak koklaşmaların izlenmesine, bu tip güzelliklerin sorun yapılmasına karşıydı Sarı. Ciran’ı ise sevip sevmediğinden emin değildi.”

Kişisel aşkların olsun “dava aşkları”nın olsun ışığını söndürmek isteyen egemen sınıflar da bu süreçte boş durmazlar. Kısaca da olsa bu sınıfların romanda sahneledikleri davranış tarzları ele alınmalıdır.

Romanın başlamasından sonraki süreçteki olaylar iki yataktan daha akmaktadır. Birisi Zine bağlamında ortaya serilen serüvenler ikincisi de Lori ve Çolo ikilisinin aktığı ırmaktır. Gerçi sanatçı bu ırmakları sık sık bir büyük yatakta birleştirerek ortak bir denize akıtmaktadır; ama ırmak sayısını üç olarak düşünürsek roman bu üç istikametten yürüyüp tekrar ana “karargaha” ya da gerçek yatağına dönmekte, tekrar ayrılmakta, tekrar dönmektedir. Bu üç akış yolu dışında roman dördüncü bir koldan daha ilerlemektedir: Devlet. Devlet gerçeği, yazarın derinlemesine üzerinde durduğu bir konudur. Oruçoğlu devlet güçlerini çözümlemede ya da onlara önem ve öncelik vermede istekli değildir. Yine de çeşitli kademelerde görevli asker ve subaylar romanda analiz edilmektedir. Bu yapılırken devlet güçlerinin a) kendi içlerindeki, b) bu görevlilerin halkla olan ilişkilerinin c) gerilla güçlerine karşı aldıkları pozisyon çerçevesinde çözümlemeleri yapılmaktadır. Başlarda Binbaşı Rambo Remzi anılsa da giderek bunların sayısı çoğalmakta ve romanın ortalarına gelindiğinde hangi karakterlerin belirginleştiği şu paragraftan anlaşılmaktadır:

“Kısa bir sessizlik oldu. Üsteğmen Şahin, Oso’nun gayet isabetli ve mantıklı düşündüğü kanısındaydı. Yüzbaşı Yıldırım, baskıların gevşetilmediğini, fakat katmerleştirilmesi için de bölgeye geniş çaplı askeri yığınak yapılması gerektiğini düşünüyordu. Yüzbaşı Metin kararsızdı. Yüzbaşı Ünal, baskıların hiçbir sonuç vermeyeceği, aksine orduyu tecrit edeceği inancındaydı (…) General Oso’yu destekleyen Albay Nurettin, rehavet içinde yarı kulakla dinliyordu konuşmaları. Subayların tüm dikkatleri, Botan’a olağanüstü yetkilerle yeni tayin edilen, istihbaratın ve gayrinizami harbin güçlü adamı olarak bilinen Yarbay Yıldıray’ın üzerindeydi.”

Newroz’da işlenen konu, konuyu oluşturan coğrafi ortam, olay kahramanları, başvurulan üslup çeşitlidir. Özellikle de dağlar, kırsal yaşam, kısmen kentler, üretim araçları, çeşitli büyüklükte ve özellikte silahlar, evcil ve evcil olmayan hayvanlar, ırmaklar… Oruçoğlu’nun romanının kapsamını oluşturmaktadır. Sanatçı Newroz adlı eserinde bir halkın dirilişini ya da yeniden doğuşunu işlemektedir. Selçuklu’nun, Osmanlı’nın ve Türkiye devletinin yok saydığı, ulusal kimliğini hiçlediği bir halk olarak betimlenmektedir Kürtler. Öyle bir konudur ki, tamamen reel alandan hareket etmektedir yazar. Roman onbeş yirmi savaşçıdan oluşan bir küme partizanın Türkiye’nin doğu ve güneydoğusunda silahlanıp dağa çekilmesiyle başlamaktadır. Giderek dağa çıkmalar artmakta, devlet güçleri ile çeşitli şiddette çatışmalar yaşanmaktadır. İlk gruplar içinde, grup lideri de olan Çeto adlı savaşçı eserin birincil karakterleri arasındadır. Romanın yükünü taşıyan ikinci önemli karakter ise Çeto’nun karısı Lori’dir. Üçüncüsü ise Çeto’nun annesi Zine’dir.

Yazar, Lori’yi etkinleştirmek için de Çoban Çolo’yu esere dahil etmiştir. Dolayısıyla roman üç ayrı koldan ilerlemektedir. Çeto gerilla mücadelesinin merkezindedir. Başlangıç grubunun askeri güçlere ve merkezlere karşı yaptığı saldırılarla romanın alanı genişlemekte ve öykü yoğunluk kazanmaktadır. Grup içindeki Mahmut tiplemesi de romanın ete kemiğe bürünmesinde önemli bir işleve sahiptir. Onun iri yarı olması, güçlü kuvvetli olması tanıştıkları köylüler üzerinde sempati yaratmaktadır.

Çeto’nun grubundan hareketle süreç ilerledikçe yeni savaşçı grupları organize olmaktadır. Bu gruplar içindeki tiplemelerden birisi de sıklıkla anılmaktadır: Agid. Kemal Pir’in arkadaşı olarak betimleniyor Agid. Bir arama sırasında araçtan kaçarken düşüyor ve kolu kırılıyor. Ayrıca Ağrı Dağı’nın şimşeği olarak betimlenen Nozer’i de unutmamak gerekir. Çeto’nun grubu zamanla büyümektedir, büyüdükçe oğul veren arı misali yeni gruplara ayrılmalar başlamaktadır. Grubun önemli bir Azraili vardır: Baskınlar sırasında ya da pusuya düşmeler nedeniyle imha olunmaktadır. Romandan anlaşıldığına göre mücadeleye katılan insan sayısı imha edilenden çok daha fazla olduğu için savaş, partizanların lehinde ilerlemektedir.

Çeto, Muş’un Hacreş mıntıkasındandır, yaşlı bir annesi ve Lori adlı bir karısı vardır. İlerideki betimlemelere bakılırsa, karısını döven birisidir, belki de istemeyerek evlendirilmiştir. Günlerden bir gün habersiz evden ayrılır ve bir daha dönmez. Annesi Zine onu aramaya çıkar. Zine, modern bir roman kahramanından ziyade adeta bir masal kahramanıdır. Bu ve benzeri özelliklerinden dolayı Newroz, masalsı bir nitelik taşımaktadır. Zine, kar kış demeden dere tepe, ova, vadi engelini aşarak Çeto’yu arar. Arayışlar altı ayı, bir yılı geçer, Çeto’ya ulaşmak bir bakıma imkansızdır. Dağlar, vadiler, ırmaklar engeldir sevenlerin kavuşmasına.

Oruçoğlu, Kürt coğrafyasını pek etkileyici bir üslupla betimler. Cilo, Herekol, Mengene, Cudi, Mordağ, Porva, Kato, Munzur, Başet, Nemrut, Süphan, Kelameme, Ağrı, Calban gibi dağlar betimlenen yerlerin başında geliyor. Fırat ile Dicle ve Zap suyu da romanın temel unsurları arasında görülmektedir. Bir yönüyle devam etmekte olan olaylarla ilişkisi bulunan romanın okunması aktüel duygularla iç içe girmektedir. Zira okur, sosyal planda sürmekte olan bir olayın geride kalmış kısmını izlemektedir. Anılan coğrafi birimler, okurun gözünde sürekli canlanmaktadır.

Tipler idealize edilmediği için onlardaki değişim ve dönüşüm de kendisini iyiden iyiye göstermektedir. Bunu tüm gerilla tiplemeleri için hatta gerilla dostu ama korucu da olan Çolo üzerinde de görmek mümkündür. Ancak sanatçı, eserinde özellikle “insandaki değişme ilkesi” ni Zine, Lori ve Jirki aşiretinin kızlarından olan Durna üzerinden işlemişe benziyor. Böyle bir olumlu ilkenin kadın üzerinden yürümesi realiteyle ilgili olduğu denli yazarın tercihi de olmuş olabilir. Çünkü değişiklikler inandırıcı olsa bile olağanüstü değişiklikler olarak görülmektedir. Yani altmışlık Zine’nin köy köy, dağ bayır dolaşması, bir yandan Ağrı’ya Nozer’in yanına çıkmakta diğer yanda Botan’a inmesi olağan değildir. Zine, oğlunu ararken “tüm gerillalar senin oğlundur” denilerek gerillaya katılmıştı. İki olağanüstü durum ortaya çıkıyor Zine bağlamında. Birisi gerillaya kuryelik yaparken bir yol kenarında altı aylık bir çocuk buluyor. Ve bunu dağa götürüyor, savaşçı gruplarla dolaştırıyor günlerce. İkinci olağanüstülük ise Zine askerler tarafından sorguya çekilirken ortaya çıkıyor. Askerin her sorduğu soruya yanıt vermeyen Zine, seslice gaz çıkarıyor. Yani soru sorulmayınca susuyor, sorulunca da gaz çıkararak yanıt vermiş oluyor. İnsanı gülümseten bir mizah unsuru sergilenmiş olsa da inandırıcılık krizi doğuyor. Çünkü fizyolojik bir özellik sosyal bir tercih haline getirilmiştir. Gazı tutma bırakma her koşulda değil ancak kısmen insanın denetimindedir. Hele hele fizyolojik bir sorun yaşamayan bir vücuttan, insanın kendi iradesiyle gaz çıkarması asla mümkün değildir.

Sanatçı, eserine Newroz adını vermiş. Bu ad belki de Kürt halkını simgeleyen, onu tarihsel, kültürel, sosyal planda en iyi yansıtan terimlerden biridir. Bahara, baharda açan çiçeklere daha da önemlisi, efsanelere dayanan bir direniş ve yeniden doğuş gününü simgelemesi bakımından vazgeçilmezdir. Romanın hemen hemen her bölümünde bu terime gönderme yapılmıştır, son bölüm olan “Kato”da ise Newroz’a vurgu yapılarak, Newroz günlerinde yapılacak eylemlere hazırlık planları betimlenerek roman sonlandırılmıştır. Romanın sonlarında da canlı, derin saptama ve yargılara yer verilmiştir. Bunlardan birisi Mahmut ile Destan’ın evliliğidir. Evlilik, başladığı gün bitmiştir.İlk fırsatta Mahmut, isteyerek, günlerce özlemini çektiği Destan’dan ayrıldığını ilan etmiştir. Yazarın sunumuna bakılırsa evlilik, “mahalle baskısı”nı da beraberinde getirmiştir. Benzer bir durum da Lori ve Çolo arasında geçmektedir. Gerilla grubuna katılıncaya kadar cinsel tercihleri kendi elinde olan Lori, katılımdan sonra Çolo’ya olan tavrında tutuculaşmış ve “böyle bir ilişkiye giremezdi ciddi bir savaşçı” kaygısını taşımaya başlamıştır. Oruçoğlu, romanı sonlandırmış olsa bile, okur romanın devamını beklemektedir.

Newroz, yazarın yazdıklarını bitirmesiyle kağıt üzerinde bitse de okurun nezdinde devam etmiştir halen de devam etmektedir. Romanın zamanlama olarak ağırlıklı kısmı 1984-1987 yıllarına rastlıyor. Hatta 1987’nin Newroz günleri başlamadan sona eriyor. Özellikle Türkiyeli okur gelişmeleri dikkate alarak romanı devam ettirme olanağı bulmaktadır. Bu bilmek durumu sosyal, tarihsel ve siyasal plandadır. Estetik çerçevenin oluşması içinse Oruçoğlu’na ihtiyaç var. Mesela Lori, kocası olan gerilla komutanı Çeto ile karşılaşacak mıdır, karşılaşacaksa bu hangi koşullarda olacaktır? Zine, oğluna ve gelinine ulaşma imkanı bulacak mıdır? Newroz’da harekete geçen gerilla grupları hangi baskın ve saldırıları gerçekleştirecektir? Komutan Dılo, pasif savaş taktiklerini bırakıp saldırıya geçecek mi? Komutan Nozer, demokrasinin gelişmesine izin vererek alt gerillaların sempatisini kazanacak mı? Zelal’ın aşk duyguları kabaracak mı? Mahmut deneyiminden sonra yeni “düğünler”e aday olacak mı? Altı aylık bebeği nasıl bir gelecek bekliyor? Bu soruları uzatmak mümkündür. İşte bu soruların yanıtını yalnızca Oruçoğlu biliyo