Güneşin doğduğu yere giden atlılar/ Cihan Erdoğan


Elime aldığım onlarca kitabı derinliklerine bakarak okuyorum. Ne mi görüyorum? Evveliyatıyla birlikte, yüzyıla uzanan korkunç ve karanlık bir dehliz.


 
Cihan ERDOĞAN

Şu Giden Atlıya Türkü

Ben demedim mi
Hazırlandılar
Onların yüz bin kolları var
Kırbaçları sert, yamçıları sağlam, atları kavi
Yeğin git kese sür atınla birleş
Ben demedim mi
Ben demedim mi
Tekin değil koyaklar, dağ yamaçları
Yağmur yağar ki sis basar ki kurt iner ki
Ay bulanığında gümüş rengi çakallar
Ben demedi mi
Yalnız gitme demedim mi
Çiğdeme sor, çeşmeye sor
Tek açan menevşeye sor
Ayrılık getirir ayrılıklar
Birleş demedim mi
Ben demedim mi
                                Gülten Akın

Dünyanın kanlı kuru mezarlığında dolanıp duruyoruz. Yaşlı dünyanın her yeri huzursuz. Ölüm virüsleri, ilhaklar, işgaller içerisinde her şeyleri görerek, bilerek, sessizce yaşıyoruz. Goethe bu çaresizliği şöyle tanımlamıştı: ‘Dünya hassas kalpler için bir Cehennemdir!’

Bu kara karanlık günlerde Cemal Süreya limanına sığınıp “99 Yüz” ve “Günler Kitapları”nı okuyorum... O’nun gözünden Fazıl Hüsnü Dağlarca, Ahmet Arif, Yaşar Kemal, Turgut Uyar, Ülkü Tamer, Refik Durbaş, Can Yücel, Ece Ayhan ve daha nice yazar ve sanatçıyı görerek tanımaya, anlamaya  çabalıyorum.
Kendisini Ece Ayhan’a, “Daha önce de söylemiştim, ortaokulu bir serçe kentte okudum. Bilecik’te. Ailemiz sürgündü orada. Parasız yatılıydım. Yani hem sürgün, hem parasız, hem yatılı” diye anlatıyor. Kitabın ilerleyen yerlerinde, “1931 yılında doğdum. 1937 yılında annem öldü. 1944 yılında Dostoyevski’yi okudum. O gün bugündür huzurum yoktur.”

Bu ülkenin kendi aydınlarına kurduğu tuzaklar içerisinde huzursuz edici, telafisi asla mümkün olamayan, acı zehirden de acı, asıp kesen, yakıp yıkıp, kanla yıkandıkları zamanlar hiç eksilmeden katlanarak çoğaldı.

Ayrıntı Yayınları tarihin karanlık koridorlarında yaşanmış birbirinden acı hikayeleri ardarda yayınlamaya başladı. Birer simge olarak tarihin kodlarına yerleşen bu eserler hiç kuşkusuz yeni ve gelecek nesillere önemli bir külliyat olarak kalacak.

Bu çok önemsenmeli.

Şair’in Baldan tatlı, acılı Günler’inden, Dostoyevski, Kafkaesk zamanlara  doğru On’larca kitapla birlikte soluksuz yolculuklara çıkıyorsun. Bu kitaplar yaşamı bilgece özetleyen,
‘Bir varmış bir yokmuş’la başlayan masalların efsunlarına doğru yolculuklara götürüyor bizi...
Shakespeare’in Danimarka Prensi Hamlet oyununun başkişisi Hamlet’de nice acıların bunalımıyla ‘To be or not to be, that’s the question! ( Olmak ya da olmamak, işte sorun bu!)’ der. Bilgece uzun bir açıklamaya girerken, ona bir soru daha ekler: ‘Düşüncemizin, katlanması mı güzel, yoksa zalim kaderin yumruklarına, oklarına direnip bela denizlerine karşı ‘Dur, yeter!’ demesi mi?’

Elime alıp yana yakıla okuduğum bu anı-biyografi kitapları ülkemizin karanlık dönemlerinde hiç tereddüt göstermeden ölüme doğru koşanları, ‘Durun artık Yeter!’ diyenleri, işkencehanelerde, kanlı pusularda, hain tuzaklarda birer On’ar katledilenlerin hikayelerini anlatıyor.


 
Elime aldığım onlarca kitabı derinliklerine bakarak okuyorum. Ne mi görüyorum? Evveliyatıyla birlikte, yüzyıla uzanan korkunç ve karanlık bir dehliz.

Murat Bjeduğ’un Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan “SABO-Sebahattin Kurt Kitabı” ve “Devrimci Bir Subay Saffet Alp Kitabı” çok yönlü araştırmalarla Kızıldere’yi anlatıyor.

“Yaşamımın merkezine ’68 ve Kızıldere’yi aldığım için ve kararlılıkla araştırma çabalarımı sürdürdüğümden, bir müddet sonra mücevher değerinde bilgilere ulaşmaya başladım.”

İsterseniz bu bilgilerin en sarsıcı olan bir kaçına bakalım. Havan, roketatar ve makinalı tüfek kurşunlarıyla kalbura çevrilen o virane evden sağ çıkan bir tek Ertuğrul Kürkçü değil.

“Şimdi Saffet Alp’in infazıyla ilgili bir başka kahredici vakayı paylaşmaya geldi sıra. Yaralıyken ve konuşur vaziyette olduğu hâlde alnından vurulup öldürüldüğü âna tanık olan bir er akli dengesini yitirir. Çıldırma emareleri gösterir, bu emareler artınca ve zapt edilemez olunca apar topar yerinden uzaklaştırılır. Süratle terhis edilerek memleketi Kayseri-Bünyana gönderilir.

Evdeki devrimcilerin ölü bedenleri kağnı üzerine istiflenmiş vaziyette, evden Niksar Hastanesi’ne götürülür. Yolda da köylüler gelip ölü bedenlerin içinde bulunduğu kanlı giysilerin ceplerinde ne bulurlarsa alırlar. Bir onbaşı da Mahir’in kol saatini, kasatura ile saat kayışını keserek alır. İkaz edilir ama oralı olmaz, pişkinlikle, zaten ölmüş başkası alacak, cevabıyla saati cebine koyar.”


 
Bjeduğ, Sebahattin Kurt SABO’nun ayak izlerini takip eder. Van Gevaş’tan, İzmir, Ankara tekrar o meşum eve, Kızıldere ve Niksar’a varır. Sebahattin Kurt’un Niksar’ın Şavşak mezarlığında, 52 no’lu mezara gömülü olduğu bildirilir.

Bjeduğ, Savşak mezarlığını didik didik arar, Sebahattin Kurt’un mezarını bulamaz. Savcılığa başvurur, arşivlere bakar. Bir iz yoktur. Yaşlı bir köylü, “Kızıldere’de öldürülen bir genci gündüz buraya gömdüler. Gece karanlık olunca kalabalık bir grup gelip ölüyü çıkarıp götürdüler” dediğinde, devletin sinir uçlarındaki zonaya neden olmuş acı bir sonu daha öğrenmiş oluruz. Sabahattin Kurt, yani Sabo, Van Gevaş’lı, mütevazi, entelektüel... Bu güzel insana bir arkadaşı “Sabo ne dersin, devrimi görebilecek miyiz?” diye sorduğunda, “Ne devrimi, altı ay yaşayabilirsek iyidir,”  diyen Sabo artık yoklar hanesine, mezarsız ölüler kervanına katılmıştı.

Sinan Kazım Özüdoğru “Önlerine haritayı koyup hepimizi bir günde toplayacaklar” demişti.

Evet, Ey Okur!

Amerikan 6. Filosu’un askerlerini denize dökenleri ‘Allahu Ekber’ naralarıyla, demir çubuklar, balta saplarıyla dövenler bugün hâlâ bu ülkeyi yönetiyorlar.
Dünün Resneli Niyazi, Yakup Cemil, Bahattin Şakir’leri 12 Mart’ta başka bir kılıkla, 12 Eylülde başka, bugün de başka kılıklarla ortalıklarda gezinip duruyorlar.

Sevgili Murat Bjeduğ iki önemli esere imza atmış... Şimdi kendisi amansız bir hastalıkla mücadele ediyor. Ona acil şifalar dileyelim.


 
Acılı, ağdalı parçaları koparmadan okumalarıma devam ediyorum. Melih Pekdemir, “Devrimcilik Güzel Şey Kardeşim” adlı anı kitabını günlük gibi ele almış. Bugünlerden dönüp yaşanmış o günlere bakmak istememiş. Dil hâlâ aynı dil. Üstten bakıp kendi dışındakileri küçük görüyor. İğneyi de, çuvaldızı da başkasına doğrultuyor.

Yüzbinlerce insanı harekete geçiren bir hareketi 15-20, hatta daha yukarılarda 3 kişinin  (Nasuh Mitap, Oğuzhan Müftüoğlu, Melih Pekdemir) yönettiğine tanık olduğunuzda şaşırıyorsunuz.

Kitabın satır aralarına, ‘Örgüt olmadığımız için yenildik’ mantığı ustaca yerleştirilmiş.

Bir şiir, bir imge insanı nasıl sarsarsa, bu anı kitabında yer alan bir paragrafda insanı allak bullak ediyor. Diyarbakır’da bir toplantı sonrası bir genç, bir tomar yazı veriyor Melih Pekdemir’e ve diyor ki ‘Bu yazımda Kürdistan’ı anlatmaya çabaladım. Ayrı bir ülke ve sömürge olarak değerlendiriyorum!’

Bu genç, Ardahan’dan Diyarbakır’a üniversite okumak için gelen Orhan KESKİN’den başkası değildir.

Yazar Azad SAĞNIÇ Ardahan, Bingöl, Ankara, Diyarbakır  aralarında  mekik dokuyarak kapsamlı bir araştırmayla Orhan Keskin’i yazmış. Orhan Keskin, Diyarbakır zindanlarındaki ölüm orucunda şuurunu yitirince, ‘BANA BEYAZ BİR AT GETİRİN’ diye diye kendi gökyüzüne doğru yürüyerek canını veriyor.
‘Bir çiçek, çiçek kümelerinin içinde değil, bir kaya çatlağında tek başına daha güzel görünür. Güzellik zor iştir.’

Yalnız ve güzel ülkemin uçurum kenarlarında gezinenlerden iki kitap daha: Davut Kurun’un Babek Yayınları’ndan çıkan, ‘Sınırlara Sığmayan Sınırsız Anılar’ ve İbrahim Ünal’ın Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan, ‘Tarihe Not’ kitaplarını  okudum... Her iki kitap da yalın, özlü, duru bir dille yazılmış. Her ikisi de kıymetli ve zamana dayanacak kitaplar.

Davut Kurun üniversite yıllarında Kürt hareketi saflarında yer alıyor. Hatta kendisinin de kuruluşunda yer aldığı ‘Türkiye Halkları Sosyalist Partisi (THSP)’ olarak dar bir grupla hareket ediyorlar. Kısa zamanda Kürdistan’ın belli yerlerinde örgütleniyorlar. Amaçları Dr. Şivan’la  (Sait Kırmızıtoprak) birleşmektir. Cizre’ye gidiyorlar. Güney Kürdistan’a geçme hazırlıkları yaparken, iki Said’in ve beş arkadaşlarının öldürüldükleri haberini alıyorlar ve tekrar İstanbul’a dönüyorlar.

“Murat Aydın’la sık sık görüşürdük,” diyor Davut Kurun. “TİİKP içindeki gelişmeleri ve İbrahim Kaypakkaya ile Muzaffer Oruçoğlu’nun eleştirilerini konuşurduk. Muzaffer’i ismen tanırdım ama İbrahim’i şahsen biliyordum...

İbrahim ve Murat ile birlikte Esenler’deki benim eve gittik… İbrahim, dönemin Sıkıyönetimin Komutanlıkları tarafından en çok arananlar listesinde idi. Resimleri her tarafa asılmıştı. Bu nedenle çok tedbirli olmalıydı. İbrahim’in benim evimde ne kadar kaldığını şimdi tam hatırlamıyorum. Ancak, eldeki yazılarının tamamı bu evde kaleme alınıp daktilo edildi. İbrahim el yazılarını Murat’a veriyordu. Mumlu daktilo ile yazıyordu. Ben her yazının bitiminde, dışarıda Meral Yakar ile görüşüp teksir edilmesi için ona veriyordum.

Bu arada THSP’nin kurucu komitesi ile görüşerek İbrahim Kaypakkaya grubuna katılmaya ve yeni partiyi birlikte oluşturmaya karar verdik. Bu arkadaşların bazılarını Arslan Kılıç ile, bazılarını Cem Somel ile tanıştırdım. Kürdistan’a gidebilecekleri ise İbrahim’le tanıştırdım.

İbrahim ile bu evde yaptığımız sohbetleri aktarırsam çok uzun olur ve konu dağılır. Ancak ağırlıklı konuşmamız: Milli mesele, Kürdistan meselesi, Ermeni meselesi, Kemalizm ve faşizm konularında idi… İbrahim Kaypakkaya ‘Milli mesele konusunda daha geniş araştırma yazısı düşünüyorum. Bugünkü güncel taleplerine de değineceğim!’ demişti.”

Kitabın ilerleyen bölümlerinde Kaypakkaya, İran, Irak ve diğer bölgelerdeki ilerici sosyalist Kürdistan’lı milli güçlerle ilişkiler geliştirilmesi gerekliliğini anlatıp bahara doğru Davut Kurun’la birlikte Hakkari tarafına gitmeleri gerektiğini anlatıyor…

Olacaklar oluyor... Vartinik baskını ve ağır yenilgi. Kaypakkaya’nın katledilmesinden sonra bir süre Zindanda kalan Kurun, dışarı çıktığında Kawa hareketinin oluşumuna katılıyor.

Şimdi bu kıymetli bilgilerin ışığından sonra, yola TKP/ML’yle birlikte  devam eden İbrahim Ünal’ın ‘Tarihe Not’ kitabına geçebiliriz.

‘Arşiv Yazıları’ adlı kitabından sonra İbrahim Ünal bu ikinci kitabında 1976-1980 arası döneminin ayrıntılarına inmeye çabalıyor.

Yazar zaten, ‘Elimizdeki kitabın metotodojik bir tarih kitabı’ olmadığını baştan söyleyerek işe başlıyor. Bütün sol harekete baktığınızda, 1976-1980 arası dönem önemli bir zaman dilimidir.

‘Türkiye’de sınıf mücadelesinin tarihi ve deneyimi ile ilgilenen herkes için önemli bir dağarcıktır. Bu dağarcığı siyasal tarih literatürüne sunma girişiminin ne ölçüde gerçekleşebildiği okurun taktiridir.’

Ünal, yer yer bugünden geçmişe bakıp kendi siyasi geçmişiyle yüzleşmeyi yapsa dahi olayları, tartışmaları, inişleri, çıkışları objektif haliyle okuyucuya sunuyor. Bu kitapla birlikte bir çok insan elbet konuşmaya başlayacaktır. Evet yalnız geçmişe takılıp kalmıyor. Eleştirel bir gözle bakıp bugün ve gelecek için öngörülerde de bulunuyor...

Geçmiş resmi tarihimize baktığımızda, zihin çöplüğü ile karşılaştığımızı anlatmanın bir anlamı yoktur.

Unutmayalım, Paramazlar’ı yıllarca unutturmaya çabaladılar. Önemli ölçüde başardılar da.

Eduardo Galeano, yalnızca Latin Amerika’nın akla gelecek bir yazarı değil, aynı zamanda o coğrafyanın belleğidir de.

Şimdi bizim elimizdeki bu kitaplar ülkenin 50 yıllık hengamesinin belleği değil de nedir?

Kitapta neleri görüyoruz?

Kim ne derse desin, TKP/ML’nin ikinci kuşak kadroları da entelektüel, donanımlı kadrolardır. Profesörler, şehir planlamacıları, sinemacılar, kolejliler, general çocukları, işçiler, sendikacılarla karşılaşıyoruz.

Taner Akçam’la birlikte cezaevinin duvarına, ‘O duvar, o duvarlarınız vız gelir bize vız’ diye yazıp firar eden Mehmet Zeki Şerit’in öyküsünü okuyoruz.

Türkiye Devrim Hareketinin Misak Manuşyan’ı Armenak’ın -Orhan Bakır-, Hrant Dink’in öykülerini okuyoruz.

Yılmaz Güney’le olan ilişkileri, hatta harekete katılmak üzere olduğu anları, kaçırılma planlarını, Siverek’te bu yönlü hazırlıkları okuyoruz.

Tarihi, “Toptaşı Cezaevi Baskını”nı okuyoruz.

Costa Gavras’ın Urguay’daki Tupamaro’ları anlattığı SIKIYÖNETİM  filmini seyreder gibiyiz..

‘Herkesin Cennete gitmek istediği, ama bir türlü ölmek istemediği’ bu dünyada, derin karanlıkların üzerine can bedeli yürüyenlerin öyküleridir okuduklarımız.
Bu öyküler hiç kuşkusuz gelecekte daha çok romanların, aryaların, filmlerin konusu olacaktır.

Tarihe Not düşen bu eserlerin artması elbette ki önemsenmelidir ve önemlidir de.

Bu eserleri bizlere ulaştırdığı için yayınevlerini kutlamalıyız.

‘Boşuna çekilmedi bunca acılar’ deyip kaleme sarılanları derin tevazularla selamlamak gerekiyor…

Selam, Kendi Heykellerini Kendileri Yontup, Güneşin Doğduğu Yere Doğu Giden Atlılara…