Üç Roman | Eylül Şifresi, Newroz ve Devlet Ana/ Ertan İLDAN

Üç roman | Eylül Şifresi, Newroz ve Devlet Ana

Bu ikinci bölümde, üç yeni yazar ve üç yeni romanla kaldığımız yerden devam edelim: Hüseyin A. Şimşek’in “Eylül Şifresi”, Muzaffer Oruçoğlu’nun “Newroz”u ve Kemal Tahir’in “Devlet Ana”sı var sırada.

12. Januar 2020
www.totervinkel.at

İstanbul – Bir önceki bölümde birkaç roman hakkında kısa değinmelerde bulunmuştum: Pınar Kür’ün “Asılacak Kadın”, Murat Kahraman’nın “Bitmeyen Veda”, Genceddin Öner’in “Tabu 1” ve Raif Zor’un “Veda Prelüdleri” adlı romanları olmak üzere.Bu ikinci bölümde, roman üzerine çalakalem değinmelerime devam edeceğim. Üç yeni yazar ve üç yeni romanla kaldığımız yerden devam edelim: Hüseyin A. Şimşek’in “Eylül Şifresi”, Muzaffer Oruçoğlu’nun “Newroz”u ve Kemal Tahir’in “Devlet Ana”sı var sırada.

Hüseyin  A. Şimşek’in “Eylül Şifresi” romanı

Hüseyin  A. Şimşek, yazın ve edebiyat alanında üretken bir isim. 1980’lerin ortalarından bu yana hep yazdı, üretti ve ürettiklerini okuyucunun beğenisine sundu. İlk kitabı, “Ayırımı Bol Bir Yoldu Metris”, uzun yıllar öncesinde (1987) okuyucusuyla buluştu. 12 Eylül 1980 askeri darbesi  sonrasında, Metris Cezaevi’nde kalan siyasal tutsaklarıni işkence ve baskılara karşı direnişini konu edinen bu romanın ardından, peş peşe şiir ve roman türü edebi ürünlerle alan araştırmalarına dayalı sosyolojik çalışmalar ortaya koydu. “Avusturya Alevileri” adlı yakın tarihi de içine alan sosyolojik  araştırması, okuduğum ilk kitabı oldu. Ancak ben size, üç-beş ay önce okuduğum “Eylül Şifresi” adlı romanından bahsetmek istiyorum.

12 Eylül 1980 askeri darbesi öncesi  ve sonrası Türkiye’sini, devrimci sosyalist militan Selim’in, lise arkadaşı küçük burjuva yaşam tarzına sahip Meral nezdinde yeşertip büyüttüğü aşk döngüsünde anlatma yolunu seçen yazar; bu sürecin siyasal ve sosyal panoramasını etraflıca çizer. Askeri cuntanın toplumsal mücadeleyi zapt-u rapt altına almak için dizginlenmemiş bir devlet terörü uyguladığını, devrim ve sosyalizm mücadelesi veren kesimlere karşı acımasız ve vahşet derecesinde saldırılar tertiplediğini, toplumu yeniden kalıba dökmek üzere gerici ve dinci örgütlenmeyi teşvik ettiğini, bunların neticesinde ortaya çıkan siyasal ve sosyal atmosferi ve bu atmosfer içinde direnişi örgütlemeye çalışan insanların mücadelesini resmetmeye çalışır. Bu yönleri ile 12 Eylül sonrasında yazılan ve “küfür romanları” olarak adlandırılan edebi türle temelde ayrışır.

Ne var ki temel bir konuyu nedense atlar. Selim, cezaevinden çıktıktan sonra nice badirelerden sonra örgütlü mücadelede karar kılmıştır. Ancak örgütünün amacı nedir, neyin mücadelesini vermektedir, gizli hücre tipi örgütlülükte neden ısrar etmektedirler ve ülkenin dağlarında gerillalar neden vardır vb. soruları sormaz. Oysa benzer konuları, roman kahramanlarının ağzından olayların akışına göre dile getirmesine karşılık, nedense bu soruları önemsemez. Denebilir ki, bu tür sorulara cevap oluşturmak romancının işi değildir. Öyle midir? Bu soruyu buraya bırakıyorum ve bir sonraki romana geçiyorum.

Muzaffer Oruçoğlu’nun “Newroz” romanı

Muzaffer Oruçoğlu, Türkiye’de sanat ve edebiyat dünyasında onu tanımayan neredeyse yoktur. Devrimci ve sosyalist kuşakların yakından tanıdığı siyasal bir kişilik olması hasebiyle özel bir tanıtıma da ihtiyacı yoktur zaten. Yıllar öncesinde “Tohum” adlı anı romanını okumuştum.  “Newroz” adlı romanını ise yakın zamanda okudum. Okuyup bitirdiğimde dimağımda kaldığı kadarıyla, “Oruçoğlu, ağız tadıyla ve gönlüne göre bir gerilla savaşı kaleme almış”, dedim kendi kendime.

“Newroz” romanı neden kaleme alınmıştır? Başka bir ifadeyle, Oruçoğlu’nu böyle bir romanı yazmaya sevk eden şey nedir? Yazar bunun cevabını, daha ilk satırlarda romanın baş kahramanlarından biri olan Çeto’yu konuşturarak verir bize: “Bu topraklarda iki dev uyumaktadır koyun koyuna. Birisi ateş ve demirin sahibi ve gücünü yaşadığı topraktan alan gerçek dev; diğeri, gücünü gerçek devin karanlığından ve korkusundan alan bin yıllık dev. Gerilla ise cüceleri temsil etmektedir ve görevleri gerçek devi bin yıllık deve karşı ayağa kaldırmaktır.”
Soldan sağa: Kemal Tahir, Muzaffer Oruçoğlu ve Hüseyin A. Şimşek

“Newroz” romanı, toplumsal mücadeleyi, sofistike bir biçimde dile getirilen bu örnek üzerinden okumayı ifade etmektedir. Bu okuma üzerine çok şeyler söylenebilir. Ben bu konu üzerinde durmayacağım. Ancak romanın kendisine konu edindiği Kürdistan dağlarındaki gerilla mücadelesinde öylesine abartılı durumlarla karşılaşıyoruz ki, inanılır gibi değil. Dağlarda gerillaya katılmış oğlunu arayan Zine, sanki Kordonboyu’nda gezmeye çıkmış gibidir. Hele romanın son bölümünde, operasyona çıkmış Türk ordusundaki bir başçavuşun sorularını “zarrrt” diye osurarak cevaplaması, Türk subayın bu “had bildirme” karşısında yüzünü çevirip yoluna gitmesi, hitap ettiği okuyucunun içini soğutsa da, gerçekçilik adına inanılır değil. Keza romanın baş kadın kahramanlarından biri olan Lori’nin kuş uçmaz kervan geçmez dağların arasında uzun yıllar bir başına yaşaması, Kürdistan’daki toplum gerçekliği açısından hiçbir yere oturmuyor.

Hüseyin A. Şimşek’in “Eylül Şifresi”ne yönelttiğim eleştiriyi, bu roman açısından da yenilemek durumundayım. Türk ordusunun özel savaş subayları ve korucu şeflerinin ağzından, dağlardaki silahlı insanların “bölücü ve terörist” unsurlar olduklarını, ülkeyi bölme amacı güttüklerini öğreniyoruz. Ancak dağdaki bu unsurların kendilerinin ağzından, neden dağa çıktıklarına, ne amaçla silahlanıp mevcut devletin otoritesine saldırdıklarına dair, yukarıda sözünü ettiğimiz “iki dev bir cüce” örneklemesi dışında her hangi bir belirleme söz konusu  edilmez. Olayların akışı içinde gerilla gruplarının köylere inerek propaganda yaptıklarını sık sık dile getirilmesine rağmen, bu propagandanın içeriği hakkında hiçbir belirleme yapılmaz. Buna karşılık, koruculuk müessesi , devletin halka karşı uyguladığı kontrgerilla metodları, köy boşaltmalar, Kürdistan’daki savaşın yol açtığı toplumsal yarılma ve yıkım, kadınların bu süreçte gerilla mücadelesine duyduğu ilgi detaylı bir çözümleme ile ortaya konur.

Kemal Tahir’in “Devlet Ana” romanı

Kemal Tahir’in “Devlet Ana”sı, Osmanlı Devleti’nin kuruluşunu konu edinir. Bu roman hakkında bir özetleme yaparak bu konuyu noktalamak istiyorum. Kemal Tahir, bu romanı ile bir yandan Osmanlı’yı kuran boy ve soyun ne kadar adalet ve hak gözeten bir toplum olduğunu anlatmaya çalışırken, diğer yandan satır aralarında ne denli fırsatçı, kurnaz bir topluluk olduğunun altını çizer. Diğer Türkmen beyliklerin iç çatışmalar yolu ile birbirini tüketmelerini ve Moğol’un zayıfladığı noktada ileri atılarak onlara boyun eğdirdiğini anlatır bizlere. (Bitti)