SIDKIM SIYRILDI Mehmet Akkaya


SIDKIM SIYRILDI

Mehmet Akkaya

Bu başlık, geçen hafta Muzaffer Oruçoğlu’nun yazdığı bir öykünün başlığı. Okuyanlar ne düşündü, ne söyledi, bilemiyorum. Öyküye ilişkin birkaç cümle söz etmek istiyorum. Düşünsel bildirisi olan bir öykü olduğu ilk bakışta fark ediliyor. Bu türden edebi metinler risklidir. Çünkü eserin taşıdığı düşünsel yük, estetik içeriğin önüne geçebilir. Böyle bir durumda metin edebiyat olmaktan çıkar, politik, bilimsel veya felsefi bir metne dönüşebilir. Olması gereken ise metnin estetik formda kurulmakla birlikte düşünsel bir içeriğe sahip olmasıdır. Sıdkım Sıyrıldı öyküsünde de yazar, bu kaygıları dikkate alarak düşünsel olanı etkili bir şekilde estetik unsurlarla kesiyor ya da gidişata yabancı unsurlar katıyor. Kahramanların, Mozik Memed’e kadar gitmesi bunun işaretidir. Ayrıca tezlerin, entelektüel kişiliklerin ve kuramların havada uçuştuğu bir ortamda konunun dallara ve rüzgara kadar genişlemesi de, keza aynı nedenledir.

Öykü mantığına uygun isimler bulmak, belli bir tecrübeyi gerektirir. Hasan Hıfzı Bey, Necip Hacamatçıoğlu, Mozik Memed yanında Kelbecerli Ali belli bir ilginçliği kendinde taşıyor. Öte yandan Hasan Dana (ki öyküde soyada gönderme var) ismi biraz abartılı ve itici görünüyor. Oruçoğlu, öykülerinde roman tekniğini de kullandığı için kişiler, açık anlaşılır tarzda betimleniyor. Bu öyküde ise simgesele bile baş vurulmuyor. Bu bakımdan öykünün didaktik bir özellik taşıdığını da belirtmek isterim. Düşün ve bilim dünyasını, bilhassa da felsefe toplantılarını, eğitim amaçlı konferansların durumunu, ironik bir üslupla açığa vurması, son derece önemlidir. Felsefeye, yine felsefeden gelmesi gereken bir eleştiri sanattan gelmiş oluyor. Felsefe, yalnızca felsefecilere bırakılamaz diye dillendirdiğim düşüncenin belgelenmesini görüyorum Sıdkım Sıyrıldı’da.

Öykü, zaman ve mekan kavramları bakımından da üzerinde durmayı gerektirir. Ayrıca evrensel olan ile yerel olanın bir arada verildiği de, öykünün sonlarına doğru göze batarcasına vurgulanıyor. Bunlara konu çeşitliliğini/zenginliğini de eklemek gerekiyor. Verimsiz düşünür/filozof tipi ile yumurtlamayan tavuk arasında ilgi kuruluyor ki, bunlar gülümseten sahnelerdir. Muzaffer Oruçoğlu’nun kendine özgü bir mizah anlayışı geliştirdiğini söylemem de, onun okurları için sanırım yeni bir şey olmayacaktır. Sözü daha fazla uzatmadan sizi öyküyle başbaşa bırakmak istiyorum.

SIDKIM SIYRILDI

Muzaffer Oruçoğlu

Geçenlerde, nevrim döndü, dayanamadım, kalktım bir konferansa gittim. Baktım, kürsüde, bizim emektar felsefe profesörümüz Hasan Hıfzı Bey. Ben de, şu işe bak ki, onu nerde görsem, karşılaştığı her insanı, kamışını göstererek, enfes bir incelikle selamlayan, bizim köyün Mozik Memed’ini anımsarım. Çok benziyor. Adamın hangi uzvuna baksam, karşıma, Mozik Memed çıkıyor; öyle ki benziyor. Her neyse, baktım, salon dolu. İğne atsan yere düşmez. Hocamız, kara tahtanın önünde, açmış ağzını yüksek perdeden anlatıyor. Freud nasıl Freud oldu; Lacan, anti-psikiyatri zeminini nasıl yarattı; bu zemin üzerinde, çetrefil bir dille dans ederken, Freud’un bilinç dışını nasıl aştı; simgesel, imgeseli tepeleyince, gerçeklik, gayya kuyusuna nasıl düştü; bizi insan olmaya iten Oidipus karmaşasını Lacan nasıl zenginleştirdi, Levinas ne dedi... Yani senin anlayacağın fallustan, kastrasyona kadar uzayan bir laf ve kavram kalabalığı ki sorma gitsin. Konuşma ya da kastrasyon bitip, sıra sorulara gelince, elimi kaldırdım, tamam hocam, dedim, çok güzel anlattınız, bütün bu düşünürler, filozoflar, böyle diyorlar da siz ne diyorsunuz, sizin bir düşünceniz var mı? Ben, pabuçlunun kendine ait düşüncesini beklerken, demez mi ki, “benim düşüncelerim, Lacan’ınkilerle örtüşüyor.” Sıdkım sıyrıldı. Oturdum, dikkatimi, akşamın, dallarda uğuldayan alaca rüzgarına verdim.

“Bizim Doçent Nermin de öyle.”

“Yau ne Doçent Nermin’inden söz ediyorsun kardeşim, öğrencisinden öğretim görevlisine kadar bir yığın insan, batı felsefesinin ayetlerini vaaz edip duruyor. Bu durum, başkaya imkan vermiyor, felsefenin yaratıcı öznesi haline getirmiyor bizi. Geçenlerde, Hasan Dana geldi; Sevim’le çatışıp, hasara uğradığım bir andı. “Gel,” dedi, “kaliteli bir konferans var, ona gidelim.” Sormadım daha, nerde, ne konferansı, kim veriyor. O da soyadına binaen anlatmadı. Gittik.

Baktım, salon, yine ana baba günü, tıklım tıklım. Filozof olma hayalini kuran bir yığın salak genç. Bizim Kelbecerli Ali de orda. Eşeğin siki nerde, göster desen gösteremez. O haliyle felsefeye merak sarmış, konferansa gelmiş. Oturacak yer yok. Bırakalım oturacak yeri, ayakta duracak yer bile yok. Varlık aleminde zaten bahtsız olmayan hiçbir şey yok ya.. Her neyse, duvarın dibinde dikilip bekledik, bostan korkuluğu gibi. Az sonra, bizim prof. Necip Hacamatçıoğlu, çömezi Müslüm Keleşle birlikte gelip kürsüye yerleşti. Ben bunun gibi kitapsız profesörleri görünce, beş milyar yıl sonrasını, o büyük yok oluş anını düşünüyorum, yoksa rahatlayamam.

Konu, Varlık ve Zaman.

Başladı anlatmaya. Bilmem efendim, Heidegger, fenomenolojiyi varlık zemini üzerinde ayağa kaldırdı da; kaygıyı, sıkıntıyı, merakı, ölümü ve korkuyu felsefi içerikleriyle yeniden kurdu da. Bilmem efendim, Heidegger, felsefeye dilin akıl almaz gücünü üfledi de; dili sonsuzluğa yaydı, ‘Varlık’ın evi’ haline getirdi de; bilmem efendim, Heidegger, dasein ve hiçin hiçleşmesi gibi yeni kavramlarla bizleri farklı bir düşünme tarzına yönlendirdi de; neşterini varlıkların varlığının kipine vurdu da.... Uzat baba uzat. Bilinen beylik şeyler. Üstüne üstlük, bir de, üst perdeden, yere göğe sığmaz bir methiye döktürüyor ki dostlar başına. Varlığımın parsellendiğini hissettim. ‘Kalk çık, ne duruyorsun,’ dedim kendi kendime. Tam çıkacakken, toplantının soru bölümünde, bir soru da bu herife sorayım diye, düşündüm, çıkamadım. Ruhumu mengeneye alan kara melankolinin çatlağına sığınıp, soru sorma faslını bekledim. Derken sorular bölümüne geçildi. El kaldırdım, söz aldım.

“Heidegger’in varlık ve zaman felsefesini çok güzel anlattınız, hocam,” dedim. “Benim merak ettiğim, bu konuda sizin ne düşündüğünüzdür.”

Yutkundu. Bir yudum su aldı, tavuk gibi göğe bakarak yuttu. Herifin o an tüm varlık alemini, merakımla birlikte yuttuğunu sandım. Arkaya yaslandı, geğirdi, yumurtalarımı mı kırmak istiyorsun, dercesine, beni izlemeye koyuldu.

“Konuşmamda, Heidegger’le aynı fikirde olduğumu birkaç kez söyledim, sanırım dikkatinizden kaçmıştır,” deyince, sıdkım sıyrıldı. Sığındığım çatlağın daraldığını hissettim. Ağzımı, yanıbaşımda duran Dana’nın kulağına yaklaştırarak, “çıkalım, iyi değilim,” dedim.

Çıktık. Sokak, şehirden boşanmış gibi yalnız ve ıssızdı. Benim onu değil, onun beni yürüdüğü zehabına kapıldım birden. Anılarım hörelendi. Geçen yıl kaybettiğim garip anamı ve iki tavuğunu hatırladım. Birisi hiç ötmezdi. Etrafta efendi efendi dolaşır, anacığımın verdiği arpalarla karnını doyurur, sonra da kümesine girer, düzenli bir şekilde, irice yumurtlardı. Diğeri de bol bol gezdiği için, anamın arpa sofrasını kaçırır, aç kalınca, çevredeki insan dışkılarını yer, kümese girdiğinde ise öter, köyü ayağa kaldırır, ama yumurtlayamazdı. Anam onu her gördüğünde, bol bol ötüyorsun da hani yumurta, derdi. Ben bunları düşünürken,

“Toplantıyı nasıl buldun?” dedi Dana.

“İnsan, düşünme ve yaratma azabından sarfınazar edip, sevdiği filozofun görüşlerinde gezintiye çıkınca, anamın bol bol öten ama yumurtlamayan tavuğuna dönüşüyor ve boku yiyor,” dedim.

Kasım-2019