MUZAFFER ORUÇOĞLU: TARİHSEL SOSYALİZMİN HUZURSUZLUĞU

Muzaffer Oruçoğlu: Tarihsel Sosyalizmin Huzursuzluğu
Genel
MUZAFFER ORUÇOĞLU: TARİHSEL SOSYALİZMİN HUZURSUZLUĞU
Muzaffer Oruçoğlu, aynı zamanda verimli bir ressam, sürekli üretiyor ve sergiler düzenliyor, dolayısıyla eğer ki sergisine denk gelecek olursanız ve günümüzün pürüzsüz ve yeknesak, duvar kâğıdı misali döşenmiş tuvallerinden sıkıldıysanız, bir şans vermenizde fayda var.

 YİĞİT ÖZDEMİR16 ARALIK 2019195 VİEWS 0

Oruçoğlu’nun biyografisini bilen biliyor, ancak yine de kısa bir değinide bulunalım. TİKKO’nun İbrahim Kaypakkaya’yla beraber kurucularından olan Muzaffer Oruçoğlu, uzun cezaevi yıllarından sonra soluğu önce Avrupa, ardından Avusturalya’da alıyor ve resim pratiğine kendi tabiriyle “geri dönüyor”. Bugün neden siyasetle aktif olarak ilgilenmediği sorulduğunda verdiği cevap basit: Zaten sosyalist siyasetle de sanat aracılığıyla ilgilenmeye başladığını ifade ediyor.

Sanat ve siyasetin hangi koşullarda nasıl birbirleriyle iç içe geçtikleri, birbirlerine sarmaşık misali tutundukları ve kimi zaman da birbirlerini çözdüğü sorusu günümüzün en merak uyandıran, büyülü sorularından biri. Muzaffer Oruçoğlu’nun resimleri ise tam olarak bu almaşığın köşe taşlarıyla oynuyor.

Geçtiğimiz günlerde Çankaya’da ve Kadıköy Barış Manço Kültür Merkezi’ndeki peşpeşe iki sergisinin sonunda, ziyarete gelen eski dostları, yoldaşları, akrabaları ve her sosyal kesimden izleyicinin aklındaki soruyu deşmek gerekirse, başta siyasi bir mizaca ve tavra sahip olan Oruçoğlu’nu resme bu kadar motive eden şey tam olarak ne? Bu kadar tekil bir ilişkinin, bu minör pratiğin atıflarının koca koca tarihsel metinleri aydınlatabileceğini mi umuyor Oruçoğlu? Bunu anlamak için, resmini yaptığı isimlerin yanında, o isimlerin resmini “nasıl” yaptığını da göz ardı etmeden eserleri incelememiz gerekiyor.



Bir biyografici gibi ince eleyip sık dokuyan bu resimlerde sosyalist yazın ve politika sahnesinden pek çok ismi bulmak mümkün; Gorki gibi sosyalist gerçekçilerden Kafka gibi modernistlere, Kazancakis’e, Nazım’dan Saramago’ya ve Joyce’a sosyalist ve avangard yazının bütün isimlerini bu resimlerin baş aktörleri olarak bulmak mümkün. Bunun yanı sıra, konu bakımından çeşitliliği biçimlendiren bir diğer öğe de kenarda kalmış, bir kenara silkelenmiş, isimsiz kahramanların portre ve figürleri: Aborjinler, madenci aileleri, küçük kız çocukları. Hepsi bu tablolarda kendisine anlamlı bir yer bulma umudu ve belli bir huzursuzlukla tarih sahnesinden fırlayacakları günü bekliyor gibiler.

Peki bu mesajı ileten şey, tam olarak nedir Oruçoğlu’nun resimlerinde? Onları olağan bir şekilde, Art Brut olarak klasifiye edebiliriz. Bu tanımlamaya uyabilecek bir başka veri de, Oruçoğlu’nun boyalarını okaliptus ağacından reçineye birçok malzemeyi kullanarak, aynı Yüksel Arslan’ın yaptığı gibi kendisinin üretiyor olması. Böylece resimleri bir kenara, ilgimize mazhar olamadan kaldırmak mı gerekir, yoksa üzerlerinde düşünmeye değer olanı deşmek ve bu sessiz huzursuzluğu, neredeyse tekinsiz varoluşları günümüze davet etme cesaretini göstermek mi? Eğer ikincisinden yana tercih hakkımızı kullanacak olursak, sosyalist yolun bu alternatifsiz akışına kapılmış bir öznelliğin izlerini bulabiliriz. Bu ise bizi şimdi kapanmış görünen bir tarih sayfasının izlerini yoklamaya götürecektir.



Gorki portresinden başlayalım, bu resim kesinlikle sosyalist realist bir üslupla boyanmışa benzemiyor, üstelik de nesneler kübik mecazlar halinde oradalar, yani resmedilmiş bir kitap, aynı zamanda temsil ettiği fikrin de taşıyıcısı, sadece bir kütle olarak kağıt üzerinde arz-ı endam etmiyor. Bu tarihsel pratiğin içerisindeki bir kitap, bu devrimi yapanların kullandığı saban, bu Maksim Gorki, tarihsel olarak ıskartaya çıkarılmış, ancak bir zamanlar eylemiş ve kim bilir şimdi nelere etki etmekte olan bir Gorki. Kara arka planlar üzerine resmedilmiş bu neredeyse mağara duvarlarına yapılmış resimleri andıran resimlerdeki nesneler, bir tarihsel sürecin içerisindeki “rolleriyle” oradalar.

Karl Marx’ın tarih tiyatrosunda olduğu ve oynandığı haliyle önümüze gelen bu nesnelerde ise, tabii ki faal oldukları döneme karşın bir başka done daha hakim: bekleyiş, huzursuz bir bekleyiş. Sanki bir yere kapatılmış ve ortaya çıkmayı bekleyen bir Kafka bu Kafka, veya bu Devrimin ilk Bildirisi. Dekupe edilmiş, arka planla arasına sürülen açık tonlarla bulundukları uzamdan koparılmış, izleyicilerle karşılaşmayı bekleyen huzursuz ruhlar gibi dolanıyorlar. Cemal Süreya’nın Afrika’sı, aynı zamanda başka bütün Afrikaların da hariç olmadığı bir coğrafyanın sembolüne dönüşüyor, bir anlamda teorinin pratikte sınandığı bu resimlerde.

Muzaffer Oruçoğlu, aynı zamanda verimli bir ressam, sürekli üretiyor ve sergiler düzenliyor, dolayısıyla eğer ki sergisine denk gelecek olursanız ve günümüzün pürüzsüz ve yeknesak, duvar kâğıdı misali döşenmiş tuvallerinden sıkıldıysanız, bir şans vermenizde fayda var. Sosyalist hümanizmanın sanatla kurduğu ilişkiye ve sosyalizmin büyük yüzyılının nişanelerine şahit olmak isteyenler için ise, kaçırılmaz fırsat.