Paris’te Metaforlar Resim Sergisi / Cihan Erdoğan

Yokluk Çölü
Dünya çölü gerçi yol güzergahımdır.
Anka’nın sedası sonsuzluk rehberimdir.
Gam değil bilinmeyen bela oku atılsa felek yayından
İnanç, iman kalkanım, siperimdir.
Cihan bağında acayip hurmayım ben
Başımdaki bela, şimşek, meşakkatlar ise semerimdir.
İmdada gel saki bana kapı açan ol!
Çünkü meyhane yolunda ilk seferimdir.
Kavuşan aşığım duvarlara ne hacet
Cenneti dahi istememek kesin görüşümdür.
Kanadı yanmış kelebeğim, ebedi mumum
Cehennem kıvılcımları, cennete uçuş sebebimdir.
Aşk yolun elemiyle, cefasıyla hoşum ben
Xani bu yolda ilk adım ve önderimdir.
                                                  Ehmedê Xanî


28 Nisan sabahı güne hareketli başlamıştık Selanik’te. Str. Makrigianni’deki Erdal Güler’in çalıştırdığı Cafe Gefira’nın bitişiğindeki boş oda resim çalışma atölyesine dönüştürülmüştü.
Birleştirilmiş uzun, ince masaların üzeri fırçalar, yağlı boyalar, akrilik boyalar, tuvaller, kolaj olarak kullanılmak için sokaktan toplanan veya konfeksiyon artığı renkli kumaşlarla doldurulmuştu. Arka duvara dayalı masanın üzerindekiler de şaşırtıcıydı. Çimento, alçı, mala, spatula. İçeri girenler afallayarak bakıyorlardı. Bir resim çalışma atölyesinden daha çok, inşaat veya marangoz atölyesine girdiklerini sanıyorlardı.
Erdal ön pencerenin kenarına marangoz hızarını yerleştirip tahtaları, çıtaları gönyeye aldıktan sonra kesip biçiyordu.
Atölyenin içerisi dolmuştu. Muzo her içeri girenin önüne bir tuval koyduktan sonra genel bir tema çıkarıyor ve resim yapmaya başlatıyor…
Gelip gidenin çok olacağını hesaba katmış olacak ki, en arkadaki küçük odayı Onur’la birlikte mutfağa çevirmiş, bulup buluşturduğu semaveri oraya yerleştirmişti. Kendisi et yemediği için, atölyedeki seyyar mutfağa bol miktarda sebze alındı.
Durum anlaşılmıştı. Eskiden varlığı hissedilmeyen bu mekan şimdi bir yaşam alanına çevrilmiş, kırık dökük duvarların yüzlerine yaşam sevinci gelmişti.
Muzo eşyaları, materyalleri sokaktan topladığı gibi, konuları da sokaklardan topluyor. Yan sokakta gezinen gözleri çapaklı Kerberos’un torunlarına nedense daha çok ağırlık veriyor. Ya da tuvalin merkezine Olimpos’un eteklerinde başıboş gezinen yılkı atlarını oturtuyor.
Cafe Gefiranın önüne konulmuş pejmürde kırmızı koltuğun üzerinde paşa paşa yatan biri beyaz, ikisi kara olan kediler de sessizce tuvallere yerleşiyorlar.
Genç arkadaşımız Onur yan sokakta bulduğu üzeri toz toprak, kırçıl tutmuş küçük Keşmir halısını gülerek getirince, Muzo ‘helal sana Onur’cuğum. Şimdi sen bundan güzel bir Kürt kadını yaratacaksın’ dedi… Halı sabunla bir güzel yıkanıp-kurutulduktan sonra, ertesi günü yüzü deforme edilmiş hüzünlü bir Kürt kadının resmi ve yanında köpeğiyle birlikte Cafe Gefira’nın duvarına asılmıştı.
Resmin arka fonunu süsleyen halı motifleri resme bambaşka bir renk, imge, metafor gibi gelip yerleşmişti.

Ragıp Duran ve Muzaffer Oruçoğlu
Sabahın erken saatlerinde Ragıp Duran atölyeyi gezdi. Kesik, dökük kumaş parçalarını, halıları, kilimleri ufak tefek ayrıntıları dikkatle inceledikten sonra: “Yahu Muzo, hayret, ne kadar çok ressam toparlamışsın. Nereden buldun bu kadar ressamı?” diye sordu. Muzo gülerek, “Her biri başka yerlerden gelip siftah ettiler. Güzel eserler ortaya çıkaracaklarına inanıyorum. İnsan kendi derinliklerinden dışarı çıkıp dertlerini tuvale dökerse, gör sen neler yaratır,” dedi.
Ragıp Duran’la Muzo, Cafe Gefira’nın arka masalarından birisine oturup çaylarını yudumlayarak eskilerden, günümüzden dolu-dolu bir sohbete koyuldular.
Ragıp Duran sanki söyleşi yapıyor gibi kısa sorular soruyor, Muzo da cevaplar veriyor.
– “Ressam kimliğin ile siyasi aktivist kimliğin uyuşuyor mu, çatışıyor mu?”
– “Bazen uyuşuyor, bazen çatışıyor!’
– “Çatışınca ne yapıyorsun?’
– “Çay içiyorum!”
Ragıp Duran kahkaha atarak, “Gecikiyoruz, kalkın sizi tarihi kent Selanik’te gezdireceğim. Bizim Dervişimiz iyi bir eskici olduğu için, önce eskiciler sokağından başlayalım,” diyor
Ragıp Duran, dervişimizi ve bizleri Selanik’in tarih dolu dar sokaklarını gezdirmeye başlıyor.
Hep birlikte Lambrakis anıtı önünde duruyoruz. Ragıp Duran anlatmaya başlıyor: “1963’de solcu milletvekili Lambrakis’i Selanik’de, caddenin ortasında trafik kazası süsü verilen bir cinayetle öldürmüşlerdi. Olayı ciddi bir şekilde soruşturan savcı hem kiralık katilleri, hem de patronlarını tek tek su yüzüne çıkardı. Yargılandılar ve mahkum oldular. Sıradan bir cinayet değildi bu; işin içinde Gladio vardı, yani devletin bir kolu. O savcı Sarcedakis daha sonra Cumhurbaşkanlığına seçildi. Olayın meydana geldiği bu alana da işte bu anıtı diktiler.
Önce yazar Vasili Vasilikos bunun romanını yazdı, sonra Costa Gavras filmini çekti.
‘Z’ Alfabenin son harfidir aynı zamanda; ‘Ölümsüzlük’ demek.”
Ragıp Duran anıtın hikayesini anlatırken, bizim Derviş ressamımız sol elinin baş parmağıyla gözlüğünü geri itekleyip anıtın ayrıntılarını bir hayli zaman sabırla izledi.

Öğlenden sonra Paris’ten tiyatrocu Hasan Hakkı Umutlu güle oynaya geldi. Aramıza bambaşka bir renk daha yerleşmişti.
Sonra, 60 yıl hapis cezası alan Karakoçan HDP İlçe eş başkanı Efraim Gündüz’ün dertlerini dinliyoruz…
Yüzüne ve anlına yerleşmiş derin çizgiler her şeyi zaten anlatıyor.

Derken, Kavala’dan Yannis Vasilis Yaylalı geldi. Sanki birbirlerini yıllardır tanıyorlarmış gibi Muzo ile kucaklaştılar…
Yannis  kısa genç sayılabilecek şu ömrüne ne kadar çok hikaye sığdırmış. Askerken Kürt Gerillalar tarafından tutuklanıp Kandil’e götürülmüş… Dağda kendi kırım dolu tarihiyle yüzleşip ülkesine dönmüş. Tutuklayıp zindana atmışlar. Zindandan çıktıktan sonra, Roboski’li ailelerin yanında yer almış. Ağır cezalara çarptırılınca da, kardeş yurdu olan Yunanistan’a gelmiş.
İyi bir entellektüel, ciddi bir aktivist olmuş… Karadeniz’de yoklar hanesine kaldırılan Rumların acısının peşine düşmüş.
Gazeteci Sedat Sur   Cizre’de yanan, yakılan bodrumların, Nusaybin’deki yıkımların, Rojava’daki kanlı savaşın birebir tanığı. Göz yaşlarımızı yüreğimize akıtarak dinledik Sedat’tan Sur’u…Cizre’yi, Nusaybin’i ve Ser Zori’yi.
Yakıp, yıkanlar hapishanelere girmezler, çünkü zindanların anahtarları onlardadır.
Her sürgün bir dramdır… İçinde insana dair ne kadar çok hikaye vardır.
Sadece şu 12 Eylül sonrasından bu yana bile ne çok hikaye, ne çok dert birikmiş bu topraklarda.
Yüz yılların biriken acılarını hep sanat anlattı.
Selanik’in göğü mavidir, akşam güneşi günün perdesini kapattığında, ufka doğru dağların ucu mora çalar.
Körfez sularının karşı kıyıdan gelen melodik sesleriyle Galeri Eneken’den toplanan resimler Paris’e doğru yola çıktılar…
Oruçoğlu’nun konuları biribirinden farklı, ışık ve renk dolu tabloları 1 Haziran’da Kürt Enstitüsü’nün duvarlarında Zerdüşt olup iyiliği, merhameti, hayvanlara şefkati anlatacak.
Sessiz bir köşede, Ser Zori’deki direnişi anlatacak…
Demirci Kawa’nın öyküsünü anlatacak.
Bu resimleri yaratan ellere ve seyredecek olan sanat severlere selam olsun…