BİR MADEN ROMANI 'GRİZU'

Maden emekçilerinin korkulu rüyası “Grizu”, bu kez bir romanın adı olmuş, Muzaffer ORUÇOĞLU’nun satırlarıyla. Grizu’nun 1.cildi Nisan 2005’te, 2.cildi Nisan 2006’da Kardelen Yayımcılık, 3.cildi Mayıs 2007’de Babek Yayın tarafından okurlara sunulmuş. Aldığımız duyumlara göre de, yazar 4.cildi de 2008’de çıkarmayı tasarlıyor. Maden emekçilerinin korkulu rüyası “Grizu”, bu kez bir romanın adı olmuş, Muzaffer ORUÇOĞLU’nun satırlarıyla. Grizu’nun 1.cildi Nisan 2005’te, 2.cildi Nisan 2006’da Kardelen Yayımcılık, 3.cildi Mayıs 2007’de Babek Yayın tarafından okurlara sunulmuş. Aldığımız duyumlara göre de, yazar 4.cildi de 2008’de çıkarmayı tasarlıyor. ’68 Kuşağının bilinen isimlerinden Oruçoğlu, toplumcu sanat alanında ender karşılaşılır nitelikte bir çok-yönlülükle çalışmalarını sürdürüyor; güncel makalelerine ara vermeden, şiirden heykele, resimden romana bir karınca çalışkanlığında durmaksızın üretiyor. Yazarın bu çok-yönlü sanatsal kişiliği, daha kitabı elinize ilk aldığınızda karşınıza çıkıyor -kitapların özgün kapak resimleri de Oruçoğlu’nun imzasını taşıyor- ve bütün kitap boyunca da etkisini sürdürüyor. Örneğin romanın şiirsel dilinde bu özelliği bulabiliyoruz. Doğanın betimlenmesinde, bir resmin ötesine geçildiğini de söyleyebiliriz; yazar doğa anlatımlarında , bir natürmort (ölü-doğa) biçiminde betimlemeden çok, devingen bir görsellik oluşturuyor. Sanatsal yaratımların, algısal alanımızda oluşturduğu yoğunluk içerisinde doğanın ayrımına ulaşmamıza özel bir katkı sağlayabilmektedir. Özellikle büyük kent yaşamında uğradığımız doğa-insan yabancılaşmasını yönelik, sanatın bu katkıları daha fazla önem kazanmaktadır. Oruçoğlu Grizu’da da, yaratımlarını doğal zenginliklere odaklamakla kalmıyor, engin bir doğa sevgisini de taşıyor; öyle ki, uğursuzluğu neredeyse toplumsal kabul görmüş baykuşa bile sevgiyle yaklaşır -“Ona karanlığın dili diyenler vardı. Pişman olmuş kötü ruh diyenler de vardı. Ama karanlığın beslediği sessizliği, sesiyle hançer gibi yırtan tek kuş ta oydu. Bir baykuş olmak, karanlığın bağrında ötmek kötü müydü?”-, madenkeşlerin dinlenme anında, sırtında yükle bekletilen katırın acısını da duyumsatır bize, öküzlerin içlerine akıttıkları gözyaşlarını da; “Hayvan milleti konuşsaydı, biz bu kadar hayvanlaşmazdık.” der ve karıncaların kolektif çalışma sürecini de anlatır. Yazar, doğa betimlemeleriyle sosyal olaylar ve gelişmeler arasında bağlantı ve benzeştirme yolunu da kullanabilmektedir. Örneğin, gün ışığının doğada yol açtığı canlanmanın betimlenmesinden, işçilerdeki uyanışla greve gidişlerinin anlatımına geçiverir. Bunlarla birlikte ve gerisinde yazarın ideolojik yaklaşımını, toplumcu/ devrimci tavrını görüyoruz; sıradan bir propagandatifliğe düşmeden, sanatsal yaratımın özgüllüğüne içerilmiş bir biçemde. Bu ideolojik yaklaşım, kendisini daha çok politik görüşler olarak değil, diyalektik felsefi bakış açısının somutlanışı olarak ortaya çıkmaktadır; doğanın evrensel kuralı zıtların birliği ve mücadelesi, olayların örgüsünde kimileyin emek-sermaye çatışması olarak gerçekleşirken, kimileyin de dağların koyağında insan-doğa çelişkisi ölüm-kalım savaşımına dönüşmekte ya da bir bahar vakti toprağın koynunda yaşamın kıpır kıpır canlanışıyla kendisini gösterebilmektedir. Yazarın, kendisiyle yapılan bir söyleşide dile getirdiği şu düşünceler de bu belirlememizle aynı yöndedir: "Bende ilk dönemler, düşüncelerimi söyleme eğilimi güçlüydü, bu eğilim giderek zayıfladı. On üç yıllık cezaevi hayatından sonra yeniden kendi kabuğuma çekilme, kendi içime doğru yolculuğa çıkma aşamasına girince, yarattığım kahramanların ruhlarında gezinmeye başladım. Onların özgürce konuşmalarına, gizli dünyalarına, deli ve dahi eğilimlerine takıldım. Amip gibi bomboş yaşayanlardan, karanlıkta pösteki sayanlardan, kendilerini arayanlardan, bakışları kuşkular, sanılar, hesaplarla yüklü, saf, kurnaz, bilge, işvebaz, fettan ruhlardan oluşan bir alem yarattım kendime ve yarattığım bu âlemin içinde kayboldum adeta. Yaratıp ortaya saldığım her kahramanın, dönüp dolaşıp, sonunda gelip bende konaklaması ve beni meşgul etmesi, değişik görüşlerin ve karakterlerin dünyasını objektif ve özgür bir ruhla anlatma ve onlarla bütünleşme eğilimimi güçlendirdi. Hal böyle olunca, roman, önemli ölçüde görüşlerimin aracı olmaktan çıktı, hayal dünyama, bilincime, bilinçaltıma ve kendi dışımdaki gerçekliğin görünen ve görünmeyen dünyasına yerleşen duyuların, ışıltıların, anlam kırıntılarının bir ifade aracı haline geldi. Tabii bunu basit bir ifade aracı olarak değil, gerçeğin bir üst aşamada yeniden yaratılmasının aracı olarak görmek gerekiyor.Yazarın bu genel tarzını, Grizu romanında da sürdürdüğünü görüyoruz. Ama Grizu, bireylerin salt iç dünyalarına dönük bir yapıt değil; toplumsal-tarihsel bir izlence diyebiliriz; 19. Yüzyılda, Osmanlı döneminde başlayan, Zonguldak maden havzasının izlencesi. Evet, Grizu romanı, Zonguldak maden havzasını anlatıyor ve daha havzaya ilk kazma vuruşuyla başlıyor ve havzada yaşanan tüm gelişmeleri kapsıyor -yayınlanan son (üçüncü) cilt, Cumhuriyet dönemine kadar geliyor ve belki de dördüncü ciltte günümüze ulaşacak-. Bu bakımdan, Grizu’ya tarihsel bir roman da diyebiliriz; Böyle bir roman yazımını gerçekleştirmek için, yazarın havzanın tarihine ilişkin oldukça kapsamlı bir araştırma yaptığı anlaşılıyor. Bu süreç içerisinde, havzada yaşanan hemen hemen tüm olaylar ve gelişmeler, bir tarih dersi söylemine düşmeden, romanda somutlanarak işleniyor. Biçimi ne olursa olsun, toplum nedir? İnsanların karşılıklı eylemlerinin ürünü. İnsanlar kendileri için şu ya da bu biçimde bir toplum seçmekte özgür müdürler? Asla. (...) İnsanların kendi üretici güçlerini -ki tüm kendi tarihlerini temelidir- seçmekte özgür olmadıklarını eklemek gereksiz, çünkü her üretici güç, daha önceki eylemlerin ürünü, edinilmiş bir güçtür. Üretici güçler, bundan ötürü, pratik insan enerjisinin sonuçlarıdırlar; ama bu enerjinin kendisi insanların kendilerini içinde buldukları koşullarla, o ana dek edinilmiş üretici güçlerle, kendileri varolmazdan önce varolmuş, kendilerinin yaratmadıkları, bir önceki kuşağın ürünü olan toplumsal biçimle koşullandırmaktadır. Bu basit olgu nedeniyle, yani birbiri ardından gelen her kuşağın yeni üretime hammadde olarak hizmet eden ve bir önceki kuşak tarafından edinilmiş üretici güçlere kendisini sahip bulunması nedeniyle, insanlık tarihinde bir tutarlılık doğar, insanın üretici güçleri ve bundan ötürü de toplumsal ilişkileri daha da geliştikçe, insanlık tarihi, her zamankinden daha çok bir insanlık tarihi biçimine bürünür. Böylece, bunun zorunlu sonucu olarak, insanların toplumsal tarihi, onlar bunun bilincinde olmasalar da, kendi bireysel girişimlerinin tarihinden başka bir şey değildir asla. İnsanların maddi ilişkileri, tüm ilişkilerinin temelidir. Bu maddi ilişkiler, maddi ve bireysel eylemlerinin içinde gerçekleştiği zorunlu biçimlerden ibarettirler. Tarih içerikli sanat ürünlerin, toplumsal bellek oluşumuna katkısı bakımından toplumsal bilinçte özel bir önemi vardır. Somutlamaya dayalı sanat ürünleri, düşünsel sürecin “somuttan soyuta” işleyişine denk düşmesi temelinde, kuramsal yapıtlara göre daha anlaşılabilir bir nitelik taşımaktadır. Günübirlik yaşam tarzına sokularak “belleksizleşme” sürecine uğratılmak istenen günümüz toplumunda, Grizu ve benzeri yapıtlara gereksinim bulunmaktadır. Elbette ki, tarih bilinci, geleceği belirleyebilmenin en temel gereklerinden birisidir. Tarih, her biri, kendinden önce gelen kuşaklar tarafından kendisine aktarılmış olan gereçleri, sermayeleri, üretken güçleri işleten değişik kuşakların ardarda gelişinden başka bir şey değildir; bu bakımdan, her kuşak, demek ki, bir yandan kendine aktarılmış olan faaliyet tarzını, ama kökten değişmiş olan çevre koşulları içinde sürdürür ve öte yandan, kökten, değişik bir faaliyete kendini vererek eski koşulları değiştirir. Aslında yazarın tarihsel içerikli ilk romanı Grizu da değil; “Dersim” romanı ile “Uçurum Geyikleri” de bir boyutuyla tarihsel içerik taşıyorlar. “Dersim” romanında yazarın, politik etkinlikleri ve çevresi dolayısıyla ’37-38 isyanına ilişkin doğrudan edindiği bilgileri işlediği düşünülebilir belki. Ancak, iki-boyutlu bir roman olarak karşılaştığımız Uçurum Geyikleri’nde yatay düzlemde enternasyonalist devrimci Barbara Anna Kistler’in “Alplerden Munzur’a” süren savaşımı anlatılırken; dikey-boyut olarak görülebilecek bir biçemde, tarihsel süreçte “Mezula” soyundan kadınların “yiğitleme” öyküleri, ayrıntılarda büyük bir özen gösterilerek masalsı bir dille anlatılmaktadır. Tarihsel romanlarda ayrıntılar, özel bir önem taşıyor; anlatılan dönemin tüm kültürel ortamını oluşturabilmek gerekiyor. Grizu gibi oylumlu bir yapıtta da, bu tür ayrıntıların bir ressamın titizliğiyle işlendiği görülebilir. Toplumcu bir sanat yapıtı olarak Grizu, tarihsel süreci işlerken, “sıradan” insanların yaşamları üzerinden yansıtır ve bu bakımdan da tarihsel süreci “kahramanlar tarihi”ne indirgemekten uzak durur. Grizu romanın baş kişileri, Zonguldak havzasının madenkeşleridir. Bu yönüyle, ülkemiz edebiyatında çok az bulunan “işçi edebiyatı” kapsamında görülmelidir. Grizu romanı bu bakımdan, Emile ZOLA’nın ünlü romanı “Tohum Yeşerince/ Germinal”i çağrıştırmaktadır. Roman, bir madenci ailesinin yaşamı ekseninde geçer; Havzanın ilk kazmakeşlerinden Kör Cemal’in ve ailesi ile çevresindekiler, romanın asıl kişileridir. Bu çerçevede madenlerde çalışma biçimlerinden kadın-erkek ilişkilerine değin yaşamın çeşitli alanları, içerisinde bulunulan toplumsal-tarihsel süreçle ilişkilendirilerek anlatılır. Başka bir deyişle, Grizu’nun tarihsel kapsamı, yalnızca Zonguldak havzası ile sınırlamamakta; ülke tarihinin bölgeye yansımalarından yola çıkarak, bir bütün olarak toplumsal tarihimize ışık tutmaktadır.5 İlk dönemlerde Osmanlı ekonomik yapısına egemen olmaya başlayan “iltizam” sistemine başat bir biçimde “Hazine-i Hassa” adına kiralanan madenler, ortakları arasında Galata Bankerleri de bulunan İngiliz Kumpanyası aracılığıyla işletilirken; yönetsel olarak bir süre sonra Bahriye Nezareti’ne bağlanır. Osmanlı-Rus Savaşı’nda, İngiliz ve Fransızlarla ittifak yapıldığında, ocaklardan çıkartılan madenlerin İngiliz donanmasına aktarılışı da, romanda anımsatılır. Emperyalizmin Osmanlı imparatorluğunu yarı-sömürgeleştirme süreci doğrultusunda, havzadaki madenlerin işletmesi de Fransız Ereğli Şirketi’nin tekeline geçer. Ereğli Şirketi’nin, ilkel yöntemlerle işletilen maden ocaklarında, iş verimini ve üretimi arttırmaya yönelik getirdiği bir dizi teknolojik yenilik de, romanda aktarılır; küfelerle kömür taşımaktan dekovil hatlarıyla aktarma yoluna geçişin ne denli önemli olduğunu düşünebiliriz. 1908 Yılında Meşrutiyet’in ilanın ardından başta Selanik ve İstanbul gibi işçi sınıfının gelişmeye başladığı kentlerde baş gösteren ve giderek yaygınlaşan grev dalgasına, Zonguldak havzasındaki madenciler de katılmaktan geri kalmazlar. İttihat ve Terakki hükümeti de, bölgede varlığını göstermekten geri kalmaz ve Teşkilat-ı Mahsusa’nın çalışmaları, romanda ortaya konulur. Bu arada, havzada varlığını gösteren ve gelişmeye çalışan Sarıcazadeler gibi Türk-Müslüman sermayesine de romanda yer verilmesi unutulmaz. Ülke, 1.Emperyalist paylaşım savaşına Almanya’nın ardından sürüklenirken, havzada maden işletmeleri de Almanların yönetimine verilir. Yine bu dönemde, Teşkilat-ı Mahsusa’nın özel faaliyetleri sonucu, havzada yaşayan Ermenilerin yüzyıllardır yaşadıkları anayurtlarından bir “yabancı” gibi tehcir edilmeleri de anlatılmaktadır. Savaş yenilgisinin ardından başlayan işgal girişimlerinden uzak tutulmaz; başta İtalyanlar olmak üzere işgalcilerin iştahını kabartan maden yataklarından Fransızlar da vazgeçmeyi düşünmez ve madenler üzerinde sürdürdükleri hak iddialarıyla yeni çelişkilere kaynaklık eder. İşgale karşı direnişte kararlıkla yer alan işçilerin, Cumhuriyet dönemi sonrası hak arama çabaları da, romanda anlatılan konular içerisinde bulunuyor. Kör Cemal ve oğlu Hurşit havzada çalışmaya başladıklarında, madenlerde işçi olarak çalışmak üzere mülksüzleşmiş işgücü bulunmadığından, münavebeli (dönüşümlü) çalışma uygulanmakta; işçiler 15 gün madenlerde çalışmakta, diğer 15 günü de köylerinde geçirmektedirler. Romanda, münavebe yönteminin uygulanmasında ortaya çıkan adaletsizlikler bir bir ortaya konulur: Örneğin, ocak sahiplerinden “avanta” sağlayan köy muhtarlarının -Dilaver Paşa Nizamnamesi’nde 13 yaşından küçüklerin madenlerde çalıştırılması yasaklanmıştır-, 9-10 yaşındaki çocukları bile madenlerde çalışmaya gönderebilmektedirler. Yine madenlerin işletilmeye başlandığı ilk dönemlerde, ayni yöntemle ücretlerin ödenmesiyle işçilerin, her yönden nasıl “söğüşlenmek”te oldukları da sergilenir. Madenlerde uygulanan baskı ve şiddet, farklı zamanlarda farklı biçimler gösterse de, “çalışma disiplini” sağlamak için, maden işletmecilerinin vazgeçmedikleri bir yol olarak görünmektedir. Ölümlere bile yol açabilen dayak sahnelerinin yanı sıra (dayaktan ölümler, kolayca “göçük” olarak yansıtılabilmektedir), uygulanan “yevmiye” kesintileri de çok ileri ölçülere varmakta ve çoğu zaman “disiplin” boyutunu aşmakta; bu yol ve yöntemlerle işçilerin her türlü hak arama çabaları sindirilmektedir. Bu dönem, henüz madencilerin işçileşme süreçlerinin ilk başlarıdır ve “sınıfsal” özelliklerini henüz görmek olanaklı değildir. İlk madenkeşlerden Kör Cemal’in gösterdiği edilgin kişilik bir yana; romanda geçen önemli kişilerden birisi olan Devrekli Bayram’ın da, haksızlara karşı çıkışı sınıfsal olmaktan çok, bir bakıma “yiğitlik”tir. Bu yönüyle, yazarın “uvriyerizm”e düşmediğini, toplumcu sanatta yaygın olarak karşılaşılan abartılı “işçi” tiplemesinden kaçındığını söyleyebiliriz. Havzada madencilik yaygınlaştıkça, işgücüne gereksinim de artış göstermiş, “münavebeli” yöntemi yetersiz kaldığında başka bölgelerden -Sivas, Dersim, Trabzon, vd.- işçi sağlanmış (1906), hatta bir dönem askerler bile madenlerde çalıştırılmıştır. Maden işçilerinin oluşumunda ortaya çıkan bu farklılaşmanın, “işçileşme” sürecinde ve çalışma ilişkilerinde de yeni gelişmelere yol açtığına ve “grev” gibi sınıf savaşımının geleneksel biçimlerinin ortaya çıkmaya başladığına tanık oluyoruz. Romanda, madenlerde geçen çalışma yaşamı bütün zorlukları ve tehlikeleri ile anlatılır. Özellikle, yapıta adını da veren ve yörede “körnefes” olarak adlandırılan “Grizu” belası, sık sık yaşanan göçükler ve yangınlar başlıca iş kazaları olarak karşılaşılırken; daha dokuz yaşında babasıyla birlikte madende çalışmaya başlayan Hurşit’te ortaya çıkan boğucu öksürükler, meslek hastalığı olarak akciğer toz hastalığını anlatmaktadır. İşçi sağlığı ve güvenliği bakımından madenlerin taşıdıkları tüm bu tehlikeler, maden işletmecileri tarafından yalnızca bir kar-zarar sorununa indirgenmektedir: Örneğin göçük tehlikesine karşı daha sağlam bir tahkimat, daha fazla direk kullanılması, bu da maliyetlerin artması; ama göçükler de, iş gücü kaybı ve dolayısıyla zarar demekti. Havza’nın çalışma tarihinde önemli bir yer tutan Dilaver Paşa Nizamnamesi bile; “...havzayı idari, teknik ve iktisadi bakımdan düzene sokması, randımanı yükseltmesi..” amacıyla getirilmiştir. Roman’da, 1839’da kurulan Mekteb-i Tıbbiye-i Şahane’nin ilk mezunlarından Dr.Hüsnü Beyin havzada görev yaptığı aktarılırken, işçi sağlığıyla ilgili durum da gözler önüne serilmektedir. Yeterli ilaç ve donanımı bulunmayan Doktor, örneğin kırık-çıkıklar için hastayı sınıkçıya göndermekten başka umar bulamamaktadır. İş kazaları ve meslek hastalıklarında, üretime ve işçi sayısına bağlı olarak yaşanan yoğunlaşma, bölgeye bir hastane kurulmasını gerektirecek düzeye ulaşmış, ancak hastane için işçilerden “yevmiye” kesintisi yapılmak yoluna gidilmiştir. Madenlerde iş kazası tehlikesi altında işçileri çalıştırmak için kullanılan yollardan birisi de “dinsel inançlar” olmaktadır -ki bu yol işçileri çalışma sürecinin tüm olumsuzluklarını kabullenmeleri için de genel olarak kullanılmaktadır-. Ocak direklerine asılan Kuran-ı Kerim ve boyunlar takılan muskalara karşın yine de engellenemeyen yangın, göçük ve grizu patlamaları meydana geldiğinde de, işçiler şöyle bir söylemle karşılaşırlar: “Her madenkeş, Peygamber efendimizin gözünde ak donlu bir kâbe güvercinidir. Çıkardığınız her kömür parçasının, sevap hanenize altın harflerle yazıldığından haberiniz var mı? Hal böyleyken, işin içine fesat girerse, fiskü fücur girerse ne olur? Kömür tozu patlaması olur, göçük olur, körnefes olur, olur da olur.” Memduh Çavuş, yanmış tahkimat direkleri değiştirilmeden, göçük olabileceği çekincesiyle çalışmak istemeyen madenkeşler karşısında şöyle sürdürür: “Cennetin mübarek altın kapısı, itaat ve hizmet ibadetiyle açılır. Ocaklar sizin mihrabınızdır. Dualarınızı çalışan kazmalarınızla okursunuz. Bu ocaklar ki, Peygamber efendimizin nurlu nazarı altındadır. O nazar en büyük emniyettir. Direk olsun olmasın, orda emniyet vardır…” Oruçoğlu, Grizu’da yalnızca emek-sermaye çelişkilerini anlatmaz; kadın ve erkek çelişkisi de, insanlığın ezeli çelişkisi olarak işlenir. Yazar, romanda güçlü kadın kişiliklerine yer verirken, kadın-erkek ilişkilerinde erkek-egemen kültüre karşı çıkış sergiler ve “sevgi”yle yoğrulmuş birlikteliklerin gelişmesine yönelik bir yaklaşım geliştirir. Bu yaklaşımların, romanda özellikle “Zehra”nın kişiliğinde ve ilişkilerinde yoğunlaştığını görüyoruz. Köyün yoksul ve dul kadını Zehra güzel ve çekicidir; kendisini isteyen onca erkeği geri çevirirken, Kör Cemal’le evlenmeyi kabul eder: “Bu dünyada her kadına, duyduğu her sesi, karısının gözlerinin içine bakmanın vesilesi haline getiren, ayazda gömleğini veren, mum olup aydınlatan bir koca gerekiyordu.” beklentisiyle… Ama, “Kadının avaz avaz bağıran ihtiyacına koşmayan erkek, onun sevgisini kaybediyordu.”; Cemal’den umduğunu bulamayan Zehra, bir arayış içerisindedir: “Seven, geberesiye seven, arayan, soran, kovalayan, yakalayınca sımsıkı kucaklayıp ezen, ısıran, korkusuz, aşık erkek yok muydu bu dünyada?” Zehra bu sevgi arayışıyla, “Bu köyün erkekleri davar, ne varsa bende var” diyerek dolaşan ve aslında sevgi bekleyen köyün ‘delisi’ Davut’a yönelir (ki, yazarımız için ‘deliler’ öteden beri önemlidir, özellikle Filozof romanında bunu gösterir. Grizu’da da, ‘deliler’e özel olarak yerverir, ikinci ciltin delisi, madende çalışırken meydan gelen grizu patlaması sonucu ‘aklını yitiren’ Tapbasan Şükrü iken, üçüncü ciltte ise Dürdane’yi tanırız): “Bizim sevgiye ihtiyacımız var. Kimse sevmedi bizi. Kapı aralığından, pencere kırığından hep sevgiyi bekledik. Belki bir gün çıkar gelir, dedik. Gelmedi.” Ama Davut’la ilişkisi toplumsal ikiyüzlülüğün saldırısına uğrayan Zehra, dağa çıkan Devrekli Bayram’a sığınır. Madende haksızlıklara karşı çıktığı sürekli olarak idarenin baskısına uğrayan Bayram, maden çavuşlarından yediği dayak sonucu bir gözü kör edilip kolu kırılınca, iyileşir iyileşmez intikam peşine düşmüş ve dağa çıkmıştır. “Köksüzüm. Bir kar kürtüğünden bir başka kar kürtüğüne savrulan bir kuru yaprağım.” diyen Zehra, Bayram’ın yüreğinde köklenir, aradığı sevgiyi orada bulur, mert ve dürüst Bayram’ın insanlık kavgasında yoldaşı olur… Yazarın diğer yapıtlarında da, “kadın” ve “kadın-erkek ilişkileri” özel bir yer tutar; öyle ki, kadın-erkek ilişkilerini aktarırken cinselliği -özellikle de kadın cinselliğini- işlemesi, bir çok yönden eleştiri ve hatta bazan da tepki toplamıştır. Oysa ki, kadın-erkek ilişkilerinde cinselliği -özellikle de kadın cinselliğini- yok saymak, taşıdığı politik etiket ne olursa olsun, gerici bir anlayıştır; özellikle de kadın cinselliğinin işlenmesine, “kadınların aşağılanması” olarak bakmak, erkek-egemen bakış açısının bir türevi olmaktan öte geçmemektedir. Cinselliğin insancıl bir biçim ve içerikle güzellenmesi, sanatın yaşama sunabileceği en önemli katkılardan birisi olarak görülmelidir; özellikle de kadın cinselliğinin işlenmesi, kadın özgürlüğü açısından ayrıca önem taşımaktadır. Kadının cinselliğini yoksaymak, kadının cinselliğini yalnızca erkeğin gereksinimlerini gidermek ve çocuk doğuramakla sınırlamak, kadını erkeğin cinsel kölesi olarak görmektir. Toplumcu düşüncede pek fazla ilgi uyandırmayan ‘tembellik hakkı’-ki, aslında çalışma özgürlüğüdür-6, romanda madenci köyü Elvan’ın ileri gelenlerinden Cebeli Bey ve oğlu Yakup kişiliklerinde ortaya konulur. Varsıl bir aileden gelen Cebeli Bey, mektep-medrese görmüş kültürlü bir insandır. Doygun bir insan olarak, bölgede madenciliğin gelişmesi sürecinde, “Kazanacak kadar düşmem ben.” diyerek başkaları gibi ‘yükünü tutmak’ yoluna gitmemiştir. Ancak, Serdar Bey gibi türedi zenginler karşısında, bölgede saygınlığını yalnızca yoksul madenci ve köylülerin gözünde koruyabilmiştir; bu yönde karısının suçlamaları karşısında şöyle konuşur Cebeli Bey: “Aç kalırım, aç köpeklerin minnet etmediği çürümüş kemikleri yalarım, ocak sahibi olmam. Köye ölü göndermem. Ölü yaratan işe, beni her ölüyle öldüren işe uçkur çözmem. Yanından geçtiğim her ağaca, içimden selam veren bir mahlukum ben. Her yeşil ağaç bir fikirdir. Kuşundan karıncasına kadar gözümüzün görmediği bir mahlukat mahşeridir. Kesme hakkım var mı?”. “Çalışmak, insanın hayatı ihmal etmesidir.” Diyen Cebeli Beyin uğradığı varsıllık ve saygınlık yitimi üzerine, maden mükellefiyetine tabi tutulan oğlu Yakup ta, “Ben insanım, çalışmam. Yüzümü karartmam. Senin yüzünü de karartmam. Ben Zonguldak’a kendi ölümü getirtmem, başkalarının ölüsünü de getirtmem. Ben köstebek değilim, toprağın üstünde doğdum.” Diyerek firar eder. Oruçoğlu’nun romanı, dilsel bakımdan da dağarcığımızı zenginleştirmektedir. Özellikle belirtilmeli; halk deyişleri ve atasözlerinin özgün örnekleri, halkın bilgeliğinin kanıtları olarak, yerli yerinde kullanıma kavuşur ve sözsellikten yazınsallığa çıkarak kalıcılaşma olanağına kavuşturulur: “Ne günlere kaldık ey gazi hünkar, eşek silahtar oldu, kadı mühürdar”, “Kadını kökten, pekmezi küpten al.”, “Kösemeni usta olan sürünün çobanı zengin olur.”, “Kara kışta kara serçe baharı bulmaz.”, “…cilve yap dedi, çifte attım.”, “Ganşak köpek çepik olur…”, “İlme ar olmaz, ar eden berhudar olmaz.”, “Serkeş öküz belasını bulurmuş; hem de yivsetinden tuzlu kan yaladığı hançerle.”, “..ya gel bilgimin rahvan atına bin, insanlığa açıl ya da şalvarımı sıyır, kıçımın kılından gül devşir.”, “Her sakaldan bir kıl çekersek, köseyi hep beraber sakal sahibi yaparız.”, “Garip çingenenin nesine gerek gümüş zurna.”, “Kaz kazla, daz dazla, kel tavuk kel horozla”, vd… Madenciler, Oruçoğlu için yalnızca Grizu romanın kahramanları olarak kalmazlar, “Sevdalı Kız” öykülerininde de yer aldıkları gibi; sanatçının resim ve heykellerinde de canlandırılırlar.7 Oruçoğlu’nun, resimleri ve edebiyatı arasındaki ilişkiyi şu sözleriyle açıklamaktadır: “Her ikisinde de ruh ve mizaç bakımından ortak noktalar vardır. Figürlerin ya da kahramanların çoğu, gözleriyle değil, hisleriyle düşünen insanlara daha yakınlar ve gerçeği tüm yönleriyle kavrama ya da yansıtma çabası içinde değiller; bunu yapmaları durumunda, gerçeğin kendini alttan alta hissettiren tatlı büyüsünü yitireceğinden korkar gibiler. Resimlerdeki ve romanlardaki yaşam, aynı şeyi fısıldıyor: Herkesin herkese yardım ettiğinin sanıldığı bu dünyada, herkes aslında kendini düşünüyor ve hiç kimse hiç kimseye, kendini bir başkasının yerine, derinlikli bir şekilde koyarak yardım etmiyor. İlk romanlarımda, okuyucuya, bazı kahramanlar aracılığıyla, mevcut ahlakı özgürce yıkma ve kendi iç kıyametini tüm ayrıntılarıyla izleme aşkından kaynaklanan, ideal bir kişilik sunma eğilimi vardı. Bu eğilim, ilk resimlerime de şu veya bu ölçüde yansıdı. İnsan merkezli ideolojilerden kaynaklanan bu eğilimi, daha sonraları aşma çabası içine girdim ve insanı, ayırım yapmaksızın daha çok eleştirmeye başladım. Romanda ve resimde bu çaba daha berrak bir şekilde görülür hale geldi.”8Romanın en önemli konularından birisi de, “sınıf savaşımında şiddet” konusuna ilişkin ortaya konulan yaklaşımdır. Devletin kolluk güçleri, madende çalışma mükellefiyetinden kaçanların peşine düşer ve bu kaçaklar cezalandırılır. Bunun dışında, yevmiyeleri ödenmeyen madenkeşler çalışmayı reddettiklerinde karşılarında, maden idaresinin çavuşları etkili olamayınca, kolluk güçlerini bulurlar ve usulünce(!) haklarından gelinir. Kolluk güçleri, Ereğli Maden Şirketi’ni bastıklarında da işçilerin karşısına çıkar, ancak işçilerin gösterdiği kitlesel kararlılık üzerine geri çekilir. Bunun dışında maden idaresinin işçilere yoğun bir biçimde baskı ve şiddet uyguladığına tanık oluyoruz. Dayaktan adam sakatlamaya ve öldürmeye kadar varan bir şiddettir bu. Bu şiddet karşısında işçiler, önceleri tepki bile gösterememekte ya da bireysel çıkışların ötesine geçememektedirler. Birinci ciltte, yukarda da sözettiğimiz Devrekli Bayram uğradığı haksızlığın ve kendisine uygulanan şiddetin karşısında intikamını almaya yönelir ve Çavuş Cabbar’ı öldürür. Yıllarca Sinop cezaevinde kalan Bayram firar ettikten sonra, Zehra’la birlikte yeniden dağa çıkar. Dağa ilk çıktığında silah haline getirdiği kazması ve bıçağı bulunan Bayram, o dönemde maden idaresiyle işbirliği yapan Serdar’a verilen tüfeğe de el koyar. Cezaevinden kaçtıktan sonra ise Zehra’nın tüm ısrarlarına karşın savunma amacıyla bile silah taşımayı reddeder. Sonradan türedi zenginler arasına katılan Serdar ve adamlarının baskınında, Zehra’yla birlikte kurşunlanarak öldürülürler. Üçüncü ciltte, işçilerin hak arama savaşımını giderek örgütlülüğe dönüştürmeye başlaması karşısında, maden sahipleri işçi önderlerine yönelik şiddet uygulayarak yıldırmaya çalışırlar. Dikran ve Tayyar Çavuş, Bıçkıcı Bekir’in adamları tarafından pusuya düşürülerek dövüldüklerinde, eski küfeci kazmakeş Hurşit’in kazmakeş oğlu Cemal de -dedesi Kör Cemal’in adını taşımakla birlikte, O’nun tersine isyankardır, “Ben Cemal’in değil, Zehra’nın torunuyum” der-, bu saldırıları karşılıksız bırakmamaya karar verir ve aynı yöntemi saldırganlara uygular. Bunlara karşın, kitabın birçok bakımdan daha eleştirel bir biçimde ve ayrıntılı olarak irdelenmesine gerek olduğu ortadadır. Hemencecik, iyi bir redaksiyonla düzeltilebilecek hatalar ve kopukluklar bulunduğunu belirtmek yararlı olacaktır. Örneğin, birinci ciltte Bayram dağa çıktığında tanıştığı ve daha sonra Bayram’a aşık olan Esma, madenci ailemizle aynı köyden de olmakla birlikte, bilinmezliklere karışıp gidiyor. Olaylar örgüsünde bir başka kopukluk ta, birinci cildin"Önümüz Tuzak, Arkamız Ölüm" bölümünde: "12 numaralı ocakta patlama..." oluyor (s.217), bu bölümün sonunda da, Elvan köylülerin çalıştığı ocakta da "..kuş ölmüş..", "kazmakeşler" ocağı terkediyorlar, "..koşanlar arasında Hurşit yok.." (s.224). Ancak, daha sonraki bölümlerde bu olayın devamı bulunmuyor. Kuşun ölmesi grizudan değil miymiş, patlama olmuş mu olmamış mı, kısacası sonrasında ne olmuş..? Bilemiyoruz, romanda yer almıyor. 3.ciltte yine bu tür kopukluklarla karşılaşmaktayız; tarihsel sürecin yoğunlaştığı bir dönemi kapsayan 3.ciltte olayların üst üste bindiği, kesik kesik işlendiği görülmektedir. Romanda tarihi anlatılan Zonguldak madenkeşleri, ülkemiz işçi sınıfı tarihinin en önemli kesitlerinden birisini oluşturuyor; 1990-91 döneminde gerçekleştirdikleri Ankara yürüyüşü, ülkemiz işçi sınıf hareketinde en ileri eylemlerden birisi olarak tarihe geçmiştir. O şanlı yürüyüşün geçmişidir romanda anlatılanlar ve o geçmişin bir de geleceği olacaktır. Enerji politikalarında gerçekleştirilen köklü dönüşümler ve özelleştirmelerin yanı sıra yozlaşmış sendikal bürokrasi ile madenkeşlerin etkisizleştirilmesi, şimdilik başarılmış görünmektedir. Buna karşın tarihsel süreç, sınıf savaşımlarının dönemsel dalgalanmalara dayandığını, işçi sınıfı hareketinde zaman zaman duraksamalar ve gerilemelerin ortaya çıkabileceğini ortaya koymaktadır. Örneğin, 12 Eylül darbesinde kapsamlı bir saldırıya uğrayan ve bastırılan işçi sınıfı hareketi, çok geçmeden sınıf savaşımına yeniden koyulmuş -12 Eylül sonrası ilk grev 1986’da Netaş’ta yapılmıştır-, ’88 Bahar Eylemleriyle doruğa ulaşmıştır. İşçi sınıfı yazını temel işlevlerinden birisi de, sınıf savaşımı deneyimlerinin kalıcılaşarak birikime dönüşebilmesine olanak sağlamaktır. Muzaffer Oruçoğlu, Grizu romanıyla bu yönde önemli bir yapıt ortaya koymaktadır. Geride yapılacak daha çok iş bulunmaktadır; emek araştırmalarının çok-yönlü bir biçimde yaygınlaştırılması ve yazınsallığa dönüştürülmesi gerekliliği bulunmaktadır.