Selanik’ten Paris’e bir göçebenin resimleri- Cihan Erdoğan

Selanik’ten Paris’e bir göçebenin resimleri
22 mayıs 2019 - 15:16

Muzaffer Oruçoğlu, Paris'teki sergisiyle uğruna acılar çekilen özgürlüğün öyküsünü ışık ve renk dolu tablolarıyla anlatacak.

Cihan ERDOĞAN


Bülbül
Kapıma geldiğinde bakmadım yüzüne
Gittiğinde yüreğim de gitti peşinden
O kara gözler, o pembe yanaklar nerede
O rayiha, o yüzdeki renk nerede
Seslendi bana sevdiğim: ey çılgın bülbül
Niçin ağlayıp figan edersin
Ovaları ve dağları kokusuyla güzelleştiren
Sevdiğin burada işte, gözün önünde
Ey bülbül artık biliyorsun kim olduğumu
Özgürsün hep, tutsağım ben
Çıktım dinden imandan, yurtsuzum, yuvasızım,
Adım Cegerxwîn, bir Kürt genciyim.
 
                                                        Cegerxwîn


27 Nisan gecesi uçaktan Selanik’i seyrediyordum. Yüzlerce küçücük adadan yükselen ışık mahşeri ve denizin şöleni beni alıp bambaşka bir dünyaya götürmüştü. Elimdeki Carlos Fuentes’in ‘Deri Değiştirmek' romanını kapatıp Yunan denizlerinin gökyüzüne tuttuğu aynaya bakar olmuştum.

Makedonya havaalanından eve vardığımızda çocukluk, gençlik yıllarımızda yaşadığımız atmosferin içerisine girmiştik. Avrupa’nın, Türkiye’nin değişik yerlerinden gelen Muzaffer Oruçoğlu’nun akrabaları, arkadaşları, dostları evi doldurmuştu. Oruçoğlu’nun 57 yıllık arkadaşı Beysefa Tarhan  biraz durulduktan sonra tekrar hüngür hüngür ağlamaya başlıyordu...

Kolay değil, 57 yıla neler sığdırılmamış ki... Okul, öğrencilik, politikleşme, barikat, dağ, zindan ve yitirilen onlarca arkadaş, yoldaş...

Bir köşeye kıvrılıp gözyaşlarımı yüreğime akıtarak olanı-biteni seyrediyorum. Yitik ve yetim zamanlar içerisinde yolculuğa çıkarken, Oruçoğlu’nun romanları ve resimleri gözümün önünden Yunan Denizleri gibi akıp gidiyor.

Thomas Mann, “İnsan sanatçı olursa, ruhu zaten göçebedir” derken, sanki az biraz eksikle Oruçoğlu’nu anlatmış. Onun ruhu gibi hayatı da göçebelikle geçmiş. Ailesi Gürcistan göçmeni Terekeme. Çocukluğu Rum, Ermeni, Gürcü, Malakan, Kürt ve Terekeme karışımı bir göçebe köyü olan Zavot’ta geçmiş.

Selanik’teki ‘Galeri Eneken’de ‘Dünya Benim Evim’ sergisinin açılış konuşmasını yapan yazar Yorgo Giannopoulos, Lascaux mağarası örneğinden yola çıkıp insanlık tarihinin sekiz yüz yıllık emek ve sömürü cephesinin sanatsal alandaki kavgasını anlattı ve sözü Oruçoğlu’na getirdi. Ardından Oruçoğlu söz aldı, bir çelebi sessizliğiyle kendi mağaralarını anlatmaya başladı: “Öğrenci hareketlerinin yükselişiyle birlikte Urfa üzerinden Rojava’ya, Ser Zori’ye geçtim. Filistin dönüşü Urfa Siverek’te küçük mağaralara benzeyen bağ evlerinde kaldım. Daha sonra  kendimi Kürecik’te Nurhaklar’da buldum. Oradan Dersim’e geçip Dersim’in dağlarında, mağaralarında kaldım. Tutuklandıktan sonra Selimiye zindanın alt katında bulunan katır ahırlarından bozma koğuşlara konulduk. Bartın Zindanı eski bir maden ocağıydı. Bu mağaradaki mücadelemiz, ışık ve karanlık arasında çetin geçti. 13 yıllık zindan yaşamımdan sonra askere alındım. ‘Benden her şey olur, ama asker olmaz’ diyerek soluğu komşu Yunanistan’ın mağaralarında aldım. Kendi iç mağaralarıma çekildim. İnsanın kendi iç mağaraları en derin mağaralardır... Bu mağaralardan çıkıp karanlığa doğru yürümek daha zordur. Bugün Selanik’te, Yorgo’nun Eneken adlı mağarasından dünyaya, insana bir şeyler anlatma derdindeyiz.”

Muzaffer Oruçoğlu’nun eserleri dikkatli incelenince, çoğunda kendi ayak izlerini görmek mümkündür. Onun uzun soluklu yürüyüşünü kendisiyle röportaj yapan İbrahim Ekinci, 'Muzaffer Oruçoğlu Anlatıyor, Zavot’tan Vartinik’e’ adlı kitabının önsözünde güzel özetlemiş:

“Röportaj yaptığım adam, bundan 45 yıl önce, tırnağı bozuk bir tüfek ve el yapımı birkaç bombayla devrim yapmaya girişen beş on kişilik grubun içindeydi. Cüret ve cesaretten ibaret gibi görünebilir, ama bence daha çok vicdandır. Muzaffer Oruçoğlu’nun hâlâ o vicdanın pusulasına göre eylediğini; bugünkü farkın sadece sömürü ve zulme karşı değil, sınıflı toplumun bütün tezahürlerine karşı geniş ve kapsamlı bir alan savunmasına geçmesinden kaynaklandığını düşünüyorum. Söylemeye çalıştığım şu: O şimdi pek çok şeyin yanı sıra, ‘mücadele’den aynı zamanda küresel ısınmaya karşı mücadeleyi de anlıyor.’’

O, romanlarında olduğu gibi resimlerinde de kendine has bir üslup, bir tarz geliştirdi. Bir söyleşisinde etkilendiği ressamları Diego Rivera, Picaso, Sidney Nolan, Albert Tucker, Arthur Boyd, Dali olarak sıralamış. Bense onunla hep bir köylü ressam olan Brueghel arasında bir akrabalık kurmuşumdur. Brueghel’in resimlerindeki çığlığı, Oruçoğlu’nun romanlarından resimlerine taşıdığı çığlığa benzetiyorum. Tabi yine eksik.

Muzo’nun romanlarını okuyup resimlerine baktıkça, bir şeyin ayrımına varıyorum. Aslında Muzo tüm resim ustalarının tatlarına açık. Resmin serüvenini gerçek anlamda çözümlemiş. Eskimezliğin kaynaklarını, nedenlerini iyi biliyor. Kendini, zaman içinde yetişen tuzaklardan bu edinim ile korumaya özen gösteriyor...
Muzo’nun ışık ve renk dolu tabloları Selanik sokaklarını, Olimpos Dağı’nın zirvelerini, o tanrılar  dağının eteklerindeki yılkı atlarını sessiz ve mütevazi gülümseyişiyle selamladıktan sonra, Paris’e doğru yola çıkıyor.

Selanik’te ‘Dünya Benim Evim’ sergisinin organizatörlüğünü yapan Yasemin Umutlu şimdi Oruçoğlu’nun Paris’te açılacak olan  ‘Metaforlar' sergisinin organizasyonunu da üstlenmiş.

İki güzel, iki büyük işi üstlenmek kolay değil.

Anadolu’nun pencerelerinin dünyaya açıldığı Selanik’ten aydınlanmanın, ayaklanmanın, özgürleşmenin beşiği Paris’e getirilen konuları birbirinden farklı bu resimler sanatseverlere çok şey anlatacaktır.

Nikos Kazanacakis, Yannis Ritsos, Theo Angelo Poulos, Costa Gavras’ın ülkesini ziyaret eden bu resimler düşünüp, üretip, yaratan Paris’e, Honore de Balzac’ın, Emile Zola’nın, Victor Hugo’nun, Voltaire’in,  Jean-Paul Sartre’ın, Albert Camus’un, Simone de Beauvoir’ın, Louis Aragon’nun ülkesine geliyor.

Muzaffer Oruçoğlu, Paris Kürt Enstitüsü’ne, Qamişlo’da ziyaret ettiği büyük ozan Cegerxwîn’in Paris’teki evine konuk  olacak. Ehmedê Xanî’ye, Feqiye Teyran’a, , Melâyê Cizîrî’ye, Dr. Abdulrehman Qasimlo’ya, Egîdê Cimo’ya, Yılmaz Güney’e, Ahmet Kaya’ya ve  eski arkadaşı olan Mehmed Uzun’a, hayatın kısa öyküsünü, uğruna acılar çekilen özgürlüğün öyküsünü ışık ve renk dolu tablolarıyla anlatacak.

Şimdiden yolları açık olsun...