GRİZU Dörtlemesi Üzerine/ Öztürk POLAT


Muzaffer Oruçoğlu’nun Türkiye işçi sınıfının gelişimini ve Osmanlı’nın son dönemleri ile birlikte Anadolu’da gelişen sanayi toplumunu anlattığı GRİZU dörtlemesi, her ne kadar tarihsel roman olarak algılansa da küçük bir köy iken büyük bir kente dönüşen Zonguldak’ın sosyolojik ve demografik değişimini de incelikle işleyen bir çalışmadır.

Anadolu tarım toplumu iken sanayi toplumuna ilk olarak Zonguldak, Bartın, Kozlu, Amasra havzasında ki kömür madeni yataklarının işletilmeye başlanmasıyla geçer. İlginçtir ki maden ocakları Osmanlı toprakları içinde yer alsa bile işletenler Fransız ve İngiliz gibi emperyalist devletlerdir, ancak maden ocaklarında çalışan ve emeği sömürülen Anadolu’nun yoksul köylüleridir. Osmanlı’nın üretim kaynaklarının sömürgeci devletler tarafından işletilmesi üzerine Osmanlı’nın madenlerde çalışan işçilerden aldığı ağır vergiler ile devleti ayakta tutmaya çalışması romanda dikkat çeken vahim bir durum gibi gözükse de, roman bir biçimiyle Kapitalizmin vahşetine tanıklık ediyor.

Yaşar Kemal’in “Bir Ada Hikâyesi” dörtlemesinde titizlikle işlediği mübadele sürecini Grizu’da bir kere daha okurla buluşturan Oruçoğlu, mübadele süreciyle başlayan zorunlu göçleri ve bu göçlerin sonuçlarının toplumlar üzerinde bıraktığı tahribatı da okurla paylaşmaktan kendini alıkoymaz. Anadolu üzerinde kısa bir tarihi gezintiye çıkan yazar, romanda; İttihat ve Terakki hükümetinin bölgede ki varlığını “Tekilat-ı Mahsusa”nın çalışmalarıyla aktarır.

Oruçoğlu roman da yüzlerce kahraman ve çok geniş bir mekân kullanarak romanın derinliğini zenginleştirmiştir. Grizu dörtlemesinde; 4 kuşak boyunca bir ailenin maden ocaklarında ki serüvenleri, ölümleri, yıkımları, yitirdikleri üzerine kurgulanan bir yaşam hikâyesi anlatılmaya çalışılsa da, yazar ailenin dışına çıkarak bir coğrafyanın 4 kuşak hikâyesini anlatmış. Anlatımda sade ve lirik bir yazı dili kullanan Oruçoğlu; yerel dilden kopmadan yörenin folklorik zenginliğini, mutfak kültürünü, sevdalarını, acılarını, ağıtlarını, manilerini büyük bir ustalıkla eserine yansıtmış.
İnsanların en büyük korkulardan biri olan ölüm korkusu Oruçoğlu’nun kalemiyle aşılmaya çalışılmış. Yazarın toplumun korkularından arınması için ölümü tanımlaması ölüm olgusuna farklı bir bakış geliştirmiş ve ölüm; yaşayan her canlı için normal bir olgu haline gelmiş. Yazar satır aralarında ölümlerin yıkım olmadığı doğanın kanunu olduğu ve her kesin bu gerçekle yaşaması gerektiğini anlatılmış bu yönüyle de Grizu dörtlemesine Tarihsel, sosyolojik ve psikolojik bir roman kimliği kazandırmıştır.

Muzaffer Oruçoğlu; delileri filozof olarak tanımlar ve delilerin sağduyusu ile bilincinin berraklığına inanır. Toplumsal çözülmenin çok yoğun yaşandığı süreçlerde delilerin çözülmenin dışında kalacağını savunur. Yazar Grizu dörtlemesinde de tarzının dışına çıkmamış derin metaforları, girdapları, imgeleri kimi zaman Cebeli Bey isimli bile kahramanlarla kimi zaman da Tapbasan Şükrü, deli Davut, deli Dürdane kendi filozoflarının ağzıyla romanda aktarmış.