ATATÜRK’ÜN ELBİSESİNİ GİYMEYENE GÖRÜŞ MÖRÜŞ YOK! Nadire Oruçoğlu

TATÜRK’ÜN ELBİSESİNİ GİYMEYENE
GÖRÜŞ MÖRÜŞ YOK!
Nadire Oruçoğlu
Muzaffer iki aylıktı, babam bir koyun kesti, anneme yemek yaptırdı,
sonra köyün ileri gelen adamlarını misafir etti burada,
amaç Muzaffer’e isim koymaktı.
Davet edilenler Kulubey, Veli Dayı, Cihangir, Süleyman ve on
kadar insandı.
Davet sırasında Muzaffer salıncakta yatıyor. Misafirler yemeklerini
yedikten sonra babam bir defter ve kalem getirdi. Herkese birer
parça kâğıt verdi. Misafirler kâğıtlara birer isim yazdıktan sonra
kâğıtları katlayıp bir torbaya attılar.
Sonra Veli Dayı isim çekilişini benim yapmamı istedi. O sırada
ben on yaşlarındayım.
Torbadaki kâğıtları karıştırdıktan sonra bir kâğıt çektim Muzaffer
ismi çıktı.
Bu ismi Veli dayı yazmış. Misafirler bebeğin ismini alkışlayıp
babama “hayırlı uğurlu olsun” dediler. Veli dayı yerinden kalkıp Bebeği
gözlerinden öptü. Muzaffer çok uslu, kilolu, güzel bir bebekti.
Sonra çaylar içildi.
Bebekliği nasılsa büyüdüğünde de aynı oldu, kimseyi incitmedi,
çok sakindi.
Çalışanlarımızın hepsini sevdi, hepsine hürmet etti, resimlerini
çizdi.
Kimi görse karakalem resmini çizerdi. Bir gün beni de çizdi,
ama ben itiraz ettim; “Benim resmimi güzel yapamadın,” dedim.

“Neden?” diye sordu, “Yüzümdeki çizgileri çizmişsin.” “Bu hoşuma
gitmedi” dedim. “Tamam işte senin yüzünde de çizgiler var
aynı sen” dedi, güldük.
Yıllar geçti Muzo büyüdü. Muzaffer’in başına toplanır sorular
sorardık; “Senin istediğin komünizm sistemi gelirse bize ne olacak?”
Uzun uzun anlatırdı ama söyledikleri hoşumuza gitmezdi.
Çünkü Muzaffer’in anlattığına göre komünist sistemde de çalışmak
zorunda olacaktık. Muzaffer’e çalışmaktan bıktığımızı, köyden
kurtulup şehre yerleşmek, oralarda çok rahat yaşamak istediğimizi
söyler gülerdik.
Muzaffer bize, “Böyle bir şey yok, herkes bildiği işi yapacak,
hayvanlar ve toprak devletin malı olacak, sadece yoksullar değil
herkes devlete çalışacak, zengin fakir ayrımı ortadan kalkacak!”
derdi.
Muzo’da tarlada çalışırdı, tırmık kullanır ot toplardı.
Bizim yanımızda çalışan nöker çocukları on yaşlarına geldiğinde
hayvan otlatmaya giderek çalışmaya başlardı. Nökerlerin kız
çocukları ise evde çalışırdı. Asıl işi nökerler yapardı, biz daha çok
onlara yardım ederdik.
Çamaşır elde yıkanırdı, nökerlerin kadınları bizim küçük çocukları
banyo yaptırır, çamaşır yıkar, sobayı yakardı.
Muzaffer ilkokul beşinci sınıfı bitirdikten sonra bu düzenden
rahatsız olmaya başladı.
Muzo, ortaokulu Kars’da, liseyi Rize’de okudu. Genelde diğer
çocuklarla oyun oynamazdı, daha çok tek başına yazar çizerdi. Nöker
karılarını, çocuklarını konuşturur, onlara sorular sorar dinler
yemeğini paylaşırdı. Arkadaşlarıyla bir araya geldiğinde onlara sosyalizmi
anlatırdı.
Lenin’in Mao’nun kitaplarını okurdu.
Muzo, İstanbul’a okumaya gittiğinde ben evliydim. Yazları
okullar tatil olunca köye gelirdi, geldiğinde hep dergi ve kitaplar
getirirdi.
Babam en çok Muzaffer’i severdi, babamız okuyan çocuğa çok
değer verirdi.

Sonra Muzo, İbrahim Kaypakkayalarla beraber okuldan atılınca
ortadan kayboldu; tabii babam deliye döndü. İşte o zaman farkına
varıldı ki Muzo bu yolun yolcusu. Babam “Bu çocuk komünist
olduğu için okuldan atıldı; görün bakın ileride daha neler olacak!”
demeye başladı.
Muzo’nun düşüncelerinin ne olduğunu öğrenmiştik, bizim
derdimiz bu işin sonunun nereye varacağıydı. Babam sosyalizmin
ne olduğunu Rusya’dan iyi bilirdi.
Olay köyde duyulunca, bizim ahırların kapısına “Burada komünistler
var,” gibi yazılar yazılmaya başlandı.
Köylü ile aramız kötü değildi ama Muzo çocuklarını yoldan çıkaracak
diye korkuyordular.
Zaman içinde köylülerin korktukları başlarına geldi, gençlerin
çoğu devrimci oldu.
Muzo ile uzun süre görüşemedik, ne mektup ne haber. Bu dönem
kaçak yaşadığı dönem. Bir gün askelerin köyde arama yapmaya
geleceği söylendi. Babam Muzo’nun iki bavul dolusu kitabını,
yazısını, resimlerini bir ahırın zeminini kazıp gömmek istedi ama
zemin taş çıkınca başarılı olamadı.
Sonra köpeklerimizin yattıkları yerin altını kazıp oraya gömdü.
Ama nökerlerden biri bu durumu fark edince, evlerimizin damındaki
toprak yığınına gömmek istedi, bunda da başarılı olamayınca
kitapları yakmaya karar verdi.
Babama “Yazık bu kitaplara, resimlere, defterlere zaten yakmakla
bitmez çoktur, gel vazgeç bu işten, köylü çıkan dumandan
şüphelenir,” dedim ama dinlemedi.
O gece babam yatmaya gittikten sonra sobanın yanında oturup
malzemeleri yakmaya başladım ama yaktıkça içim eriyor.
Bu yakma işi iki, üç gece sürdü. Kalın kalın kitaplar tek tek
yırtılıp ufalanmazsa yanmıyordu.
Yakma işi bitince babam bir oh çekti, “Şimdi rahat uyuyabiliriz,
o da biz de kurtulduk” dedi.
Sonraları Deniz Gezmişler idam edilince bizi bir korku sardı.
Çünkü Muzo hâlâ firariydi.

“Muzo Yakalandıktan Sonraki Süreç”
Muzo kaç yılında yakalandı hatırlamıyorum ama, eşim Cemal’le
beraber Niğde Cezaevi’ne gitmek için önce Kars’tan Ankara’ya
ablama gittik. Bir gece ablamda kalıp Niğde’ye geçtik.
Cezaevine yakın bir kahvehane vardı, çay içmek için orada
oturduk. Sohbet sırasında kahvehane sahibi Muzo’yu ziyaret için
geldiğimizi duyunca çok sevindi, bize çok hürmet etti.
Cezaevi görüş saati gelince kalkıp zindana gittik. Kış aylarıydı,
elimizde bir kaz, bir hindi, bir de hamur işi yemekler vardı.
Arama tarama faslından sonra içeri girdik.
Mahkûmlar birer ikişer görüş kabinlerine geldi, tabii arada
cam var.
Bazı mahkûmlar arada cam olmadan yüz yüze açık görüş yapıyordu.
Muzo’ya “Biz neden yüz yüze görüşemiyoruz” diye sordum.
“Bizi yüz yüze görüştürmezler” diye cevap verdi.
“Yarın gene görüş var gelin” dedi. Konuşmamızda aileyi, köyü
sordu.
Sohbet sırasında Muzo’ya yirmi gün İstanbul’da kardeşlerimizde
kalacağımızı söyledik.
Sohbet espri ve şakalarla geçti, laf arasında bana, “İstanbul’da
misafirlikte muz ikram ederlerse mutlaka kabuğunu soyup yiyin,”
dedi.
Ben hayatımda muz görmemişim, “O nedir Muzo?” dedim.
“Uzun sarı, tatlı bir meyvedir,” dedi.
“Nerden çıktı bu meyve muhabbeti Muzo?” diye sordum. Anlattı:
“Ben İstanbul’da yüksek öğretmen okulunda okurken, bir öğretmenim
vardı, sağ olsun beni çok severdi. Öğretmenim bir gün
memleketine gidiyordu, vakti olmadığı için benden bavulunu hazırlamamı
istedi. Bu arada, “Muzaffer odamda iki tane muz var onları
da sen ye” diye tembih etti.
Ben hayatımda muz meyvesini hiç görmediğim için meyveleri
kabuklarıyla yedim, doğal olarak da zor yuttum, üstelik tadını da

hiç beğenmedim.
Öğretmenin yanına gittiğimde bana, “Muzaffer bavulu hazırladın
mı? Muzları yedin mi?” diye sorunca, “Bavul hazır ama meyvede
kabuk yoktu, tadı da pek iyi değildi, üstelik zor yuttum,” diye
cevap verdim.
Muzo sonra bize, “Bu gece sizi bir yere göndersem orada kalır
mısınız?” diye sordu. Zaten kalmaya yer arıyorduk sevindik.
“Sizi öyle bir yere göndereceğim ki mutlaka beğeneceksiniz.
Bizimkiler köyde kendilerini çok zengin zannediyor, gidin ve görün
zenginlik neymiş.”
Bize adres verip yoldaşı Arslan Kılıç’ın ailesinin evine yolladı.
Bu konuşmalar olurken Arslan Kılıç da Muzo’nun yanında.
Köye akşam hava kararırken vardık. Işıkları yanan bir evin camını
tıklattık, bir kadın çıktı.
Arslan Kılıç’ın evini sorduk, kadın yanlış köye geldiğimizi Arslan
Kılıç’ın köyüne birazdan bir traktörün gideceğini o traktörle
köye gidebileceğimizi söyledi.
Traktörü bulduk, şoför Muzaffer Oruçoğlu’nun yakınları olduğumuzu
duyunca çok sevindi, bizi Arslan Kılıç’ın babasına götürdü.
Adam bizi görünce çok sevindi, hemen içeri buyur etti, odun
sobasını yaktı.
Hemen yemek hazırlattı. Benim Muzo’nun ablası olduğumu
duyan birkaç adam hemen eve geldi çok misafirperver davrandılar.
Ailede akşamları bizdeki gibi çay içme adeti yokmuş, genelde
yoğurt yerlermiş. “Çay içer misiniz?” diye sordular. Eşim Cemal,
“Biz çay içmeden duramayız iyi olur,” dedi.
Odun sobası üzerinde çay yapıldı sohbetler edildi.
Aile çok zengin bir aileydi kapılarında iki traktörleri, ahırlarında
büyük baş hayvanları vardı.
Sonra yatakları açtık uyuduk. Sabah kalktık ki kuş sütü eksik
bir sofra kurulmuş.
Kahvaltıdan sonra Arslan Kılıç’ın babası bir taksi çağırıp bizi
cezaevine gönderdi.

Taksici cezaevine gideceğimizi duyunca bize çok iyi davrandı.
Taksici hemen hemen her gün cezaevine süt, yumurta, yoğurt götürüyormuş.
Para vermek istedik ama bizden para da almadı.
Cezaevinde, misafirlikten memnun kaldığımızı anlattık. Bizle
yine şakalar yaptılar.
Yanındaki arkadaşları da Muzaffer’den farklı değillerdi... Arkadaşlarıyla
fotoğraf çektirdik.
Cemal Oruçoğlu, Süleyman Yeşil, Nadire Oruçoğlu, Muzaffer Oruçoğlu.
Niğde Cezaevi
Görüşten sonra İstanbul’a gitmek için otobüse binmek istedik
ama yer yoktu, mecburen otobüs koridoruna konulan taburelere
oturduk. Ne gençler ne de yaşlılar bize yer vermedi. Tabii biz, “Keşke
burada da Muzo’yu tanıyan birileri çıkaydı,” diyerek güldük.
Sonraki görüşmeyi yine Niğde Cezaevi’nde yaptık. O sıra İstanbul’a
taşınmıştık. Üçüncü görüşme de Niğde zindanında oldu.
Bu görüşmede Süleyman Yeşil’in de olduğu bir fotoğraf çektirdik.
Annem, Atilla, Ergüder, Fatma ablam ve ben gittik.
Akşam yemeğini Ergüder’de yedikten sonra otobüse bindik,
sabaha doğru Bartın’a vardık.
NADİRE ORUÇOĞLU 17
Cezaevine vardığımızda rütbeli bir asker bize “Görüş yok!”
dedi.
“Neden?” diye sorduk.
Komutan bize “Mahkûmlar Atatürk’ün elbisesini giymiyorlar,
Atatürk’ün elbisesini giymeyene görüş mörüş yok, yakınınızı ikna
edin, bu elbiseleri giymeyi kabul ederlerse sizinle görüştürürüz,”
dedi.
Atilla (Muzo’nun ağabeyi) komutanla tartışmaya başladı. Komutan,
Atilla’ya, “Mahkûmları örgütleyen Muzaffer’dir, mahkûmlar
hep onun ağzına bakıyor, o ne derse o oluyor, ona söyleyin bu
giysileri giysin, su testisi su yolunda kırılır, yazık günahtır gençtir,
fidan gibi çocuktur acıyorum,” dedi.
Atilla, “Su testisi nasıl su yolunda kırılırmış? Hele kırın da görelim,
Muzaffer’in saçının teline bile dokunamazsınız,” diyerek komutana
kızdı.
Komutan hiç cevap vermedi.
Daha sonra tüm mahkûm yakınları ile beraber bahçede beklemeye
başladık, bahçede çok mahkûm yakını vardı.
Bazı mahkûm yakınları bile bize “Muzaffer yüzünden çocuklarımız
tek tip elbise giymiyor, söyleyin giysinler zulüm görmesinler,”
diyordu.
Sonra ne oldu ne bitti bilmiyorum askerler bizi çağırdılar.
Komutan tepemizde dolanıyor.
Şehirin dışında, dağın eteğinde, taştan bir zindan sanki köy
evi. Baktım Muzaffer ve beş on arkadaşı geliyor, hepsi aslan gibi.
Sarıldık öpüştük. Fotoğraf bile çekildik.
Ağlaya ağlaya dönüş otobüsüne bindik, İstanbul’a döndük.
Aradan bir iki gün geçmedi bir haber geldi.
Gece Muzaffer’in gözlerini bağlayıp uçağa bindirip Gaziantep
Cezaevi’ne yollamışlar.
Ondan sonra bir daha zindandan çıkana dek görüşemedik